Arapların çoğu suni mezhebindendirler ve bunlar Arap olmayan Iran’da yükselen Şiiliğin karşısında kendilerini bulmaktalar. Sadam’ın asılmasıyla birlikte Arap milliyetçiliğinin de başlayan sonu oldu. Iran’ın Lideri ise Basra Körfezi’nde tek hükümdar olmanın peşindedir.
ABD Iran’ın bir komşusu olan Afganistan’da suni Taliban’ın iktidarına son vermek ve diğer komşusu olan Irak’ta ise Sadam sonrası planların iyice yapılamayışı, aynı zamanda ABD, Iran’ı teklikeli olan bir düşmanında da -bilerek yada bilmeyerek - kurtarmış oldu. Bu durum, Körfezdeki güç dengesini de bozdu.
Irak’daki Şiiler yıllardan beri iktidarı elinde tutupta aniden iktidarı kaybeden sunilerden öc alırcasına kendilerine hadlerini bildiriyorlar.
Bundan faydalanmak isteyen Iran ise, ki kısmen de faydalanıyor, etkili bir güç, güçlü bir devlet olarak kendi bölgesinde bunun izlenimini veriyor. Bugün bölgede Iran’ın onayı ve iyi niyeti olmadan, Filistin, Lübnan ve hatta Irak’ta huzurun sağlanması kolay olmayacaktır. Bunu anlayan ABD de Iran ile doğrudan ilişki kurmaya başladı. Her iki devletin Irak’daki yetkilileri Bağdatta Irak’ın durumunu birlikte görüşmeye başladılar. Tahran’ın atom bombası konusunda takındığı tavır aynı zamanda Iran mollaların kendilerinden emin olmasından da kaynaklanıyor. Yani bugün o bölgede Iran’ın önderliğinde yükselen bir Şii çağının başlangını görüyoruz.
Bu gelişmelere karşı olarak kendisini İslam aleminin kutsal kentini içerisinde barındıran ve aynı zamanda da kendisini sunilerin hamisi olarak gören Sudi Arabistan, İran’ın hegemonyasını kabullenmek istemiyor. Ama diğer tarafta Irak’ta Şiilerin iktidarda olmaları, Hizbullah’ın 2006 yazında İsrail’e karşı sergilediği direniş de Sunilere şunu gösteriyor ki, Farslar Arap ülkelerinde de söz sahibi olmuş bir durumdalar.
Islam’ın bu heriki milletler üstü mezhebi arasında olan ihtilaf hem Arap ve Farsları ve hem de bu iki mezhebi karşı karşıya getirebilir.
Iran Irak’daki ABD’nin durumuna bakarak şimdilik kendisini güvencede his edip hem batıya hem de kendi bölgesinde, nerede ise herkese kafa tutuyor. Herhalde kendi kendisine şunu döşünüyor; eğer ABD bana saldırırsa yada başkasını bana saldırtırsa, “ben de elimde bulunan Şii kartını hem ABDye hemde ABD mütefiki olan Ülkerere karşı kulanırım. Yani Irak’daki olumsuz durumu daha da tırmandırıp ABD’nin Irak’daki huzuru sağlama planlarını alt üst ederim. Buna komşu ülkeleri de dahil etmeye çalışırım.”
Iran’ın Hizbullah üzerindeki nüfuzu, Suriye ile olan işbirliği, Filistin’e müdahale etme imkanı, ABD’nin bölgede olan gücünü olumsuz yönde etkileyebilir. Böyle bir durumda, yani ABD ve onun mütefiklerinin bölgede zayıflaması hem ABD ve militan müslümanlar arasında bir radikalleşmeyi beraberinde getirir, hem de Batı dünyası ve Islam alemi arasındaki ihtilafı da büyütecektir.
Bundan en fazla da kendilerine ‘Allahın Savaşçıları’ yada buna benzer isimler altında faliyet gösteren radikal dinci guruplar özelikle de Suni ülkelerdeki taraftarlarını artıracaktır. Çünkü bu şekilde hem İslam, Arap meselesi için batıya karşı hem de onların işbirlikçilerine karşı savaşmak isteyen yeni savaşçıları saflarına katacaktır.
Bundan endişelenen Sudi Arabistan 2007’nin başında resmi olarak kışkırtıcı, misyoncu çalışmalarına son vermesi için Iran’a çağrıda bulundu. Yani İran’ın Sunilerden Şii savaşçı oluşturmanın peşinin bırakması isteğinde bulunuldu. Olan korku şudur: Tahran, Bağdat ve Beyrut’u biribirine bağlayan bir hilalin oluşması ve bunun Ortaasyadan doğu Akdenize kadar uzanmasıdır.
FIrak’daki azınlıkta olan Sunilerin Şiiler üzerindeki iktidarına son verilmesinden sonra, Ortadoğunun genellinde Sunilerin var olan iktidarları da zayıflamaya başladı. Bundan en çok da Ürdün, Mısır ve Sudi Arabistan etkileniyor. Kendilerinin bu duruma düşmesinde ise ABD’yi sorumlu tutuyorlar.
arslar ise Bağdat ve Şam’da Baas Partisi’nin etkinliğinin zayıflanmasından fayda sağlamak için bu ülkelerde hakimiyeti elegeçirmek için Araplarla yarışmaktadırlar. İran Ortadoğu’da sözsahibi olmak istiyor. Atom bombasını ise amacına ulaşmak için bir araç olarak kullanıyor. Şimdiki duruma bakılırsa hem ABD ve hem de AB kısmen de olas İran’ın Suriye’de ve Lübnan’daki durumla ilgili sözsahibi olamsını kabulleneceğe benziyorlar. Bunu şu anda iktidarda olan mollalarla yapmayabilirler, ancak bunların yerine getirilecek sivil siyasetçilerle yapacaklar.
Çünkü güçlenecek bir İran’dan saddece ABD ve İsril rahatsız olmuyor, aynı zamanda komşu ülkelerde rahatsızlık duyuyorlar. Özellikle atombombasına sahip bir İran çevredeki Suni rejimleri daha da korkutacaktır.
Bunu bilen Sudi Arabistan karşı tedbirleri geliştirmeye soyunuyor. Ilımlı Arap ülkeleriyle birlikte ABD ve İsrail’in katkısıyla İran’ın daha da güçlenmesini firenlemek istiyor.
Suni ve şii karşıtlığını daha da kürüklemek için Sudi Arabistan ve İran arasında üst düzeyde görüşmeler yapıldı. Admedi Necat Rıyada gitti. Sudi Arabistan eskide siyaset ve diplomatik alanda fazla görünmezken, son dünemde Lübnan’daki Suni başbakan Fuat Siniorayı Hizbullah’a karşı destekliyor. Irak’ta ise iktidarı kaybetmiş sunilere taraf oluyor.
Filistin’de uzun sürmese de Hamas ve El Fetihi Mekke’de bir araya getirip bariştırdı, ortak hükkümet kurdurttu.
Sudi Arabistan bu çabalarıyla İran’ın etkin olduğu alanlarda etkisini kırmak istiyor. Barzan’inin ziyareti, Türkiye’nin Irak büyükelçisinin resmi olmayan 2 günlük ani ziyareti gibi görüşmelere evsahipliği yapması gibi. İrana karşı bunu başarma şansı oldukca azdır, Sudi Arabistanın.
Sonuçta bugün Ortadoğu’da şöyle bir manzarayla karşı karşıyayız: Bir tarafta Suni blokun başını çekmeye heveslenen Sudi Arabistan var. Mısır’ın zaten eskisi gibi bu tür konularda sesi ve sedası artık duyulmuyor.
Diğer tarafta ise hem Şiileri ve hem de Suni dincileri etkileyen bir İran var. Bu bölgede sadece bu sorunlar yok. Daha nice sorunlar; Filistin, İsrail, Suni, Şii, Kürt, Arap, Fars ve Türk sorunu, ABD ve AB’nin BOP projesi vs. vs. Ve bunların da daha yol açacağı nice karmaşık bağlantıları karşımıza çıkaracaktır. Bu ise başka bir yazının konusudur.
16.06.2007 |