Hatırlanacağı gibi 2006’nin yazında Israil ve Hizbullah Lübnan’da savaştılar. Bu savaşın taraftarlar arası bir savaş olduğuna herkes inanıyor. Yani Iran Hizbullahı Israile karşı kışkırtıp savaşa soktu. Yalnız onu savaşa sokmakla da kalmadı, kendilerine silah, danışman ve teknik eleman da gönderdi. Zaten bunun etkisi de hemen belli oldu. Israilin kuzeyine raketler yağmur gibi yağdı. Israil askerlerinde ölen ve yaralanalrın sayısı bu kez daha yüksek oldu. Israilin gururu sayılan Merkeva Tipli panzerlerin 50’si tanksavarlarla hasara uğradı. Israil’in limandaki bir gemisi büyük yara alıp batmaktan zor kurtuldu vs.
Bence Israil bu savaşta herhalde Hizbullahı ve onun isbirlikçi devletlerin elindeki silahları ve kalitesini denedi. Yani bunların elinde hangi silahlar var. Var olan silahlahların hepsini mi yoksa bir kısmını mı bize karşı kulanacaklar vb.
Evet Hizbullahın ellindeki yani daha dogrusu Irandan alınan bu teknolojinin kaynağı gerçekten neresidir? Israilli generallere göre bu kaynak Rusya ve Çini gösteriyor. Çünkü Tahran’ın Hizbullaha verdiği raketler Rusya’da geliştirilip yapılan AT-13 Metis-M tipli raketlerdir.Israil gemisini vuran Iran yapımı C-802 raket ise Çin’de geliştirilmiş Ying-Ji 802 raketin aynısıdır.
Soğuk savaş döneminde olduğu gibi Rusya ve Çin Israil karşıtı güçleri silahlandırıyor. Lübnan’daki denenen silahları onların daha fazla silah satmalrına yol açacak. Hatta Rusya bundan aşağı yukarı bir yıl önce Hizbullaha direk yardım sözü bile vermişti.
Putin kendi ülkesini Islam ülkerinin koruyucusuymuş gibi gösteriyor. Bu şekilde dünya siyasetinde Sovyetler Birliği’nin kayıp ettiği etkinliğini yakalamak istiyor. Putin Münih’teki Güvenlik Konferası’ndan sonra Ortadogu ülkelerinin ziyaretine çıkacak.
Şimdilik Rusya’nın ve Iran’ın Hizbullaha verdiği silahların acısını en fazla direk olarak Israil çekiyor.
Buna Iran’ın nükleer bombasınıdurdurmaması ise ABD’yi rahatsız edip kızdırıyor. Bu atom bombasının önlenmesi lazım. Önlenemez ise en azından Mollalarin eline geçmemesi lazım. ABD Mollaları izole etmeye çalışıyor.
Her nekadar ABD ve Birleşmiş Millerlerin zorlaması sonucu 2006’nın Aralık ayında Irana karşı ambargo kararı, eğer Iran 60 gün içerisinde uranyumu zenginleştirmeyi durdurmaması durumunda, ki bu süre 21Şubat 2007’de doluyor, alındıysa da, Rusya ve Çin, Güvenlik Konseyi’nde Irana karşı atılacak ser adımların atılmasına karşı veto hakkını kullanacaktır.
Rusya ile Iran ABD ye karşı stratejik bir anlaşma yapmışlar. Çünkü Rusya kendisinin etrafını saran ABD’li güçlerden rahatsız oluyor. ABD’yi Hazar Denizine yaklaştırmamaya çalışıyor. Orada enerji reservleri vardır. Onları Rusya ve Iran yalnız kullanmak istiyor.
ABD’nin Orta Doğu’daki ve Orta Asya’daki etkinliğini önlemenin anahtarı olarak Iranı görüyor. Rusya ve Iran „Gaz – Opec“ gibi bir birlik kurup Batililara karsi isbirligi yapmak istiyorlar. Rusya dünyadaki Gaz reservlerin en büyük kısmına Iran ise ondan sonra olan ikinci kısmına sahiptir.
Bu durum karşısında ABD ve Rusya arasında jeopolitik ayrılıklar doğuyor. Rusya’nın Irana verdiği teknik personel ve işçiler, atom bombasının yapımında yıllardan beridir kullanılıyorlar. Aynı şekilde yüzlerce Iranlı teknisyen Rusyada eğitim görüyor. Rusya’nın ve Çin’in yardımı olmadan Iran’ın kendi başına atom bombasını tamamlaması imkanı yoktur. Rusların bir kısmı Iran atom bombasını sadece batıllı ülkelere karşı kulanacağını tahmin ediyor. Rusya için bir tehlike arz etmeyeceğinden hareket ediyorlar.
Iran kendi Atom bombasının ABD ve Israil tarafından yapılacak saldırıdan korumak için ise Rusya ile yapılan anlaşmaya göre, yeni raketler alacak. Bu şekli ile Iran, Hindistan ve Çin’den sonra Rusya’dan silah alan üçüncü sıradaki ülke konumundadır. Rusya’nın Suriye ile ilişkileri eskisi kadar olamasa da sürmektedir.
Rusya, Çin, Kuzey Kore, Libya, Hindistan, Pakistan, Iran, Suriye ilişkileri göz önüne alınırsa, Puti’nin BU HAFATA SONU Münih’teki Güvenlik Konferasi’nda ADB ye karşı tavır takınmaya çalışması da biraz da olsa anlaşıilıyor.
Türkiye ise iki arada bir derede deki söylem gibi, ortalarda gidip gelmektedir. Bazen AB ülkererine, bazen ABD’ye vs sözde „kafa tutarak“ „büyük devlet olmayı“ göstermeye çalışsada, aslında kendi rotasını tam olarak belirleyememiş, balans ayarı bozuk araba gibi bir sağa bir sola ve de bir türlü gercekleri kabul ederek güneyinde oluşmuş olguları kabulenmeyi kendisine yidirememektedir. Ama koşullar, insan istese de istemese de yemek ve yutmak istemedigini yutmak zorunda bırakabilir.
Biz Kürtlerin ise şuandaki tek mütefiki olan ABD’nin ve kendi öz gücü sayesinde yukarıda adı geçen irili ufaklı devletlerin ülkemize müdahaleleri durumunda kendimizi savunacağımıza kimsenin şübhesi olmamalıdır.
Büyük Kürt Şaıri rahmetli Cegerxwîn’in dediği gibi „Em dijminê dijmin dostê aştîxwaz in“
12.02.2007 |