Her dilin kendine özgü bazı özellikleri vardır. Bir dilin kendine has olan özelliğini tanıyabilmek için, bence en azından başka bir dili de bilmek gerekir ki, her iki dil arasındaki fark, benzerlik veya aynılık görülebilsin.
Burada dilden kastımız konuşmak için ağzımızdaki et parçası değil elbette. O bir konuşma aracıdır ama konuşmanın kendisi değildir. Bizim burada bahs ettiğimiz, eski bir deyimle söylemek gerekirse; lisandır. Bazı dillerde dil ile lisan ayrı ayrı kelimelerle belirtilir. Mesela Almanca’da dil (ağzımızdaki et parçası) için, ‘Zunge’ denir. Ama lisan için ise ayrı bir kelime olan ‘Sprache’ denir. Bazı dillerde bir kelime ile hem dili hem de lisanı belirtmek mümkün ise de, diğer bazı dillerde bu mümkün olmayabilir. Yazı Türkçe yazıldığı için burada dil yerine eski deyimle lisan kelimesini kulanalım ki neden söz ettiğimiz bilinsin.
Hani derler ya ‘bir lisan bir insan, iki lisan iki insan’. Aynen öyledir. Benim anlatacağım olay ise önce iki insan bir lisan daha sonra ise iki lisan üç insandan ibarettir. Bu üç insan iki Kürt bir Alman, iki lisan ise Kürtçe ve Almancadır.
Ben iş icabı, yada meslek itibarıyla Almanya’da, Kürtçe, Türkçe ve Almanca olmak üzere, üç dilde yazılı ve sözlü olarak değişik yerlerde tercümanlık yapıyorum.
Bundan kısa bir süre önce, bir gün Baden Württemberg eyaleti iltica merkezindeydim. Bu eyalette ilticaya başvuran her kes ilk önce buraya gelir, işlemlerini burada başlatır.
Belli bir zaman sonra ise kendisi neden Almanya’ya gelip iltica talebinde bulunduğunu anlatabilmesi için ifade vermeye çağrılır. Esas ifadeye geçmeden önce ise 25 sorudan oluşan, kimlik bilgileri, aile durumu ve medeni hal ile ilgili sorular sorulur.
Benim burada sözünü etmek istediğim ise medeni hal ile ilgili Almanca sorulan sorular ve onlara Kürtçe verilen cevaplardır. Zaten Almanca sorulan sorulara Almanca cevap verilseydi, Almanca ile Kürtçe arasındaki farkı göremezdim. Bahs edeceğim olay 2007 yılın yaz mevsiminde Almanya’nın Karlsruhe kentinde benimle Urfalı bir Kürdün arasında geçmişti.
Soru: Sind Sie verheiratet? (Evli misiniz?) (Tu zewici yi?)
Cevap eğer Almanca velilseydi sadece ‘ja’, Türkçe cevap verilseydi yalnız ‘evet’ olurdu.
Ama gelgelelim Bizim Urfalı Kürdün verdiği cevap ise, şu olmuştu: ‘erê xalo.’ Almancası ‘ja Onkel’ Türkçesi ise ‘evet dayı’ olurdu, ki her iki dilde de abesle karşılanır. Oysa Kürtçe olarak sorulan Almanca soruya Kürtçe ‘erê xalo’ diye cevap veridiğinde; birincisi beni kendisinden daha büyük, daha yaşlı gördüğü için, beni tanımadığı halde, Kürtçeye yansıyan o saygı ve sevgisinden dolayı bana ‘xalo’, ‘dayı’ demeyi ihmal etmedi. ‘Erê’, ‘evet’ deyince de sanki evlenmenin kendisinin genç yaşında olan birisi için ayıpmış, kendisi erkeklik nefsine yenilmiş utangaç ve çekingen bir edayla, titrek bir sesle söylüyordu.
Bundan sonraki soru ise: Haben Sie Kinder? (Çocuklarınız var mı?), (Zarokên te hene?)
Cevap ise, Alamca ve Türkçede olduğu gibi ‘evet’ olurdu. Ama cevap Kürtçe olunca yine dilimizde kendisini bulan o Kürt kültürü, terbiye, eğitim, örf, adet, gelenek, çocuklara bakış açısı, yabancı ve kendisinden yaşça büyük olan bir insana karşı olan saygı, sevgi, kendisine verdiği kıymet ve değeri dile getiren bir şekilde oldu. Yani ‘kolê te bin, destên te maç kin,’. Yani ‘kölen olsunlar, ellerinden öperler’. Bunu bu şekilde Almancaya ‘sie sollen deine Sklaven sein, sie küssen deine Hände’ olarak çevirirsek, Almanlar sorulan sorunun cevabı olarak ya ‘evet’ yada ‘hayır’ı beklerken, Kürtçedeki cevapla karşılaşınca, şaşırıp kalıyorlar.
Bunun bir de diğer verziyonu olan: ‘Kuçikê te bin’, ‘köpeğin olsunlar’, ‘Sie sollen deine Hunde werden’i vardır ki daha da şaşırtıcı oluyor.
Tabii ki yabancılar için.
Kürtler için ise her gün karşılaştıkları soru cevap şeklidir bu.
Bunun içindir ki, diyoruz; Dilimiz varlığımızdır. Dilimizle konuşalım, okuyup, yazalım.
Varlığımızı ancak bu şekilde koruyabiliriz... |