Her kes gibi ben de bazen iş gereği bazen de özel ve kişisel ilgiden dolayı değişik toplantılara katılırım. Bunda her hangi bir anormalık yada bir gariplik yoktur elbette. Ama bazı toplantılarda yapılan konuşmaların içerikleri, sitili, seçilen kelimeler, konuşmanın sunuluş biçimi vs. de değişiklikler ve anlatım farklılıkları olur. Ben de sizin gibi bu tür toplantıların bir çoğuna şahid olduğ için, onlardan bahsetmek istiyorum.
Konuşmaların değişik basamakları vardır:
En alt basamaklı konuşma; bu basamakdaki konuşmacı ne söylediğini hem kendisi anlar hemde dinleyeicileri onu anlarlar. Bunun bir basamak üstü olan konuşmada ise, konuşmacı ne söylediğini kendisi anlar ama dinleyiciler onun ne söylediğini anlamazlar. Bunun bir üst basamağı olan konuşmada ise ne konuşmacı ne söylediğini anlar, ne de dinleyiciler konuşmacının ne söylemek istediğiğni anlarlar. En üst basamaklı konuşmada ise konuşmacı ne söylediğini kendisi de bilmez ve anlamaz, ama dinleyiciler onun söylediklerini anlamış olduklarına inanırlar.
Bazen de bir konuşmacı çıkar anlaması yada anlaşılması çok zor olan bir şeyi öyle heyecanlı ve candan, yani retorik olarak anlatır ki, her dinleyici yanındakinin her şeyi anladığını ama kendisinin söylenenleri anlamaktan zorluk çektiğini düşünür. Bunu başkasına çaktırmamak için ise o da hepsini anlıyormuş gibi yapar.
Çağımızda artık anlaşılmak için konuşulmuyor. Aksine birisi entektüel olarak görünmek istiyorsa, bilerek konuşmalarını öyle bir şekilde yapar ki kimse anlamasın. Söyledikleri ne kadar anlaşılmasa eleştirisi o kadar az olur. İnsanın anlamağı bir şeyi eleştirmesi kolay değildir.
Bir politikacı için bir şeyden anlamamak yada bir şeyi bilmemek onun o şey hakkında konuşmasına engel değildir. Bunu yapmak ise çok basittir. Sadece bilimsel konuşmak gerekir. Bilimsel konuşmak demek, bir politikacı için anlaşılması çok zor olan konunun bir şekilde etrafından dönüp dolanmaktır.
Söylenenler eğer doğru ise gerçeğin yada doğrunun iki aşırı ucun arasında olduğunu ilk defa Aristotales söylemiş.
Bir de büyüklerimizden duyduğumuz, yanlış değilse eğer kendini aptallığa vuranlar, gerçekten aptal olanlardan daha tehlikeliymişler.
Son bir kaç aydır Türk devletinin bazı yetkilileri Kürt sorununu çözmek istediğini ve bu doğrultuda bir kaç olumlu gibi görünen söylemlerde bulunulduğu yazıldı, çizildi. Türkiye Cumhuriyeti bu meselenin başka yollardan haledilmesi daha karlı olur anlayışın daha başındadır. Daha çok şeyler söylenecek, sözler verlilecek ve arkasında durulmayacak. İsrail Filistin örneğinde olduğu gibi. Bence çözüme, anlaşmaya yada mutabakata yanaşmak istemeyenler, mümkün olmayanı isteyenlerdir. Mümkün olmyanı isteyenler, mümkün olanı kaçırırlar.
Hegel der ki: tarihten tek bir şey öğrenilir, o da tarihten hiç bir şeyin öğrenilmediği öğrenilir. Amerikalıların da buna benzer bir deyimleri vardır, onlar da der ki: Tarihten hiç bir şey öğrenmeyenin cezası, onu tekrarlamaktır.
Bence tarihten ders almamız yada onu öğrenmemiz şüphesiz gereklidir. Ama soru şudur; Tarihten neyi öğrenelim?
Siyasette bir söz vardır sık sık tekrarlanır. Mümkün olmayanı mümkün kılmak, gibi. Ama insanlar mümkün olmayanı mümkünleştirmeye çalıştıklarında, mümkün olanı da mümkünsüzleştirmekteler bunu da belirtmekte fada var sanırım. Siyasetin bilim olmadığını, onun bir sanat olduğunu da bilmek lazım.
Polonyalı bir siyasetçi sorunlarla ilgili şöyle bir tavsiyede bulunur: Büyük sorunlarla uğraşınız, ama onlar daha küçük iken.
Demokrasi eleştiriyi organize eder ama sadece ondan beslenemez, yaşayamaz. Onun da vatandaşların olumlu angajmanlarına ihtiyacı vardır.
Tek tek istemler arasında mutabakat sağlayıp mantıklı bir bütün oluştura bilmek için istemlerden indirim yapmak gerekir.
Sözü bir fıkra ile bağlayalım. Bir gün bir politikacı gazetede kendisinin öldüğü haberini okur. Politikacı kendisinin ölümünü haber yapan gazeteyi arar ve redaktöre kendisinin ölmediğini ve hayatta olduğunu söyler. Gazetedeki haberin yanlış olduğunu belirtir. Gazeteci ise haberin bir yanlışlıktan kaynaklanmadığını, memlekette basın özgürlüğünün olduğunu söyler.
Haziran 2009 |