Ankara 13-14 Ocak 2007 tarihlerinde bir ilke tanıklık etti. Kürt-Türk, alevi-sünni, sağcı-solcu, yaşlı-genç, kadın-erkek, işçi-emekçi, bilimadamı-sendikacı, politikacı-insan hakları savunucusu 600’ü aşkın insan 380 kişi için öngörülmüş bir konferans salonunda biraraya geldi. Bu biraraya geliş öncekilerinden farklıydı.
Farklıydı çünkü iki eksiğiyle sorunun taraflarının en geniş kesimleri ilk kez biraraya gelmeyi becerebilmişti. Eksiklerden biri ve en önemlisi Kürt cephesinde yer alanlardan bazıları konferansa katılmamıştı. Ben, konferans esnasında her halde davet edilmediler, bu nedenle de katılmamayı yeğlediler diye düşündüm. Ne var ki daha sonra yapılan ve kimi internet sitelerinde yer alan açıklamalardan bunların son anda davet edildikleri, bu nedenle de katılmadıkları ortaya çıktı. Bu eksiklerden biriydi ve bana göre en önemlisiydi. Bir diğeri ise Türk devlet katında yer alanlar davet edildikleri halde icab etmemişlerdi. Bunda bir terslik yoktu ve alışılagelmiş tutumun davamı niteliğindeydi. Kaldı ki bu kesim örneğin mahkeme kararıyla toplantıyı kameraya alma ve gözleme gereği duymuştu. Oysa Kürt tarafında yer alanların gözlemci bile göndermemesi daha da olumsuz bir durumdu.
Sanırım ileride Kürt ve Türk barış hareketi tarihi yazıldığında “Türkiye barışını arıyor” konferansı bir dönüm noktası olarak adlandırılacak ve bir ilk olduğunun altı çizilecektir.
Son 15-20 yıl içinde Avrupa’da barışa ve Kürt sorununa ilişkin yapılan konferans ve toplantıların bir çoğuna katıldım. Bunlar şüphesiz ki önemliydi ve belli bir rol de oynadılar. Böyle olmasına rağmen iki yakamızın biraraya gelmesini ne yazık ki sağlayamadılar. Hep aksayan, eksik kalan bir yan vardı ve konferanslar istenen etkiyi gösteremiyorlardı.
Almanya’dan konferans için yola çıktığımda ikircikliydim. Acaba bu da öncekilere mi benzeyecek, adları davetiyede sıralanan 60 konuşmacıdan kaçı katılacak, basın ve özellikle de Türk kesimi istenen oranda ilgi gösterecek mi, Kürt ve Türk kesimi halaya birbirine zıt iki yönde mi girecekler? gibi sorular salona gidişe kadar kafamda uçuşuyordu.
Ancak endişelerimin yersiz olduğunu konferans salonuna girdikten kısa bir süre sonra anladım. Kürdistan ve Türkiye’nin dört bir yanından farklı kesimden insanlar aynı amaçlar uğruna akın akın salona geliyordu. Türk-Kürt düşmanlığının tırmanmasında, savaşın tüm boyutlarıyla Türk toplumuna yansıtılmamasında birinci derecede rol oynayan Türk basını bir etkinliğe ilk kez bu ölçekte bir ilgi gösteriyordu.
Bu ilgi bir yönüyle koca çınar ve Kürt ve Türk toplumlarının yüzakı Yaşar Kemal’e idi. Ama sadece ona olmadığı kısa zamanda anlaşıldı. Aralarında Türk televizyonlarının en irilerinin de bulunduğu onu aşkın kamera konferansı haber bültenlerinde aktardı, günlük gazetelerin Hürriyet dışındakilerinden bir çoğu -Radikal, Milliyet, Yeni Şafak- iki-üç gün boyunca konferansı tam sayfa olarak vererek, bu ilkin oluşmasında ve duyurulmasında önemli bir işlev gördüler. Bu gazeteler bu yönlü haber, yorum ve ropörtajlara aradan bir hafta geçmesine rağmen devam ediyorlar. Bu yeni ve sevindirici bir gelişme.
- Konferans öncekilerden farklıydı, çünkü İHD, TİHV ve Mazlum-Der’liler kolkolalardı,
- Konferans öncekilerden farklıydı, çünkü KESK, HAK-İŞ ve DİSK Genel Başkanlar düzeyinde yanyanalardı,
- Konferans öncekilerden farklıydı, çünkü Ahmet Türk (DTP), Altan Öymen (eski CHP Genel Başkanı), Celal Doğan (Antep eski Büyükşehir Belediye Başkanı), Fehmi Işıklar (SHP), Galip Ensarioğlu (DYP), Veysi Sarisözen (SDP), Hayri Kozanoğlu (ÖDP), Levent Tüzel (EMEP) aynı sarıları paylaştılar,
- Konferans öncekilerden farklıydı, çünkü Yaşar Kemal, Vedat Türkali, Mehmed Uzun (katılamadı) farkı vardı,
- Konferans öncekilerden farklıydı, çünkü Ece Temelkuran, Mustafa Karaalioğlu, Seydi Fırat, Altan Tan, Berat Günçıkan, Kazım Genç, Doğan Tılıç, Ragıp Duran aynı podyumda yer aldılar,
- Konferans öncekilerden farklıydı, çünkü M. Cengiz Güleç, Gençay Gürsoy, Fuat Keyman, İbrahim Kaboğlu, Mithat Sancar, Mümtaz’er Türköne, Doğu Ergil, Mesut Yeğen, Cengiz Aktar, Erol Katırcıoğlu, İşaya Üşür, Nazan Üstündağ, Büşra Ersanlı, Serpil Sancar, Melek Göregenli, Yusuf Zeren gibi bilimkadını ve adamları oradaydı,
- Konferans öncekilerden farklıydı, çünkü Akın Birdal, Metin Bakkalcı, Aydın Çubukçu, Yusuf Alataş, Ayhan Bilgen, Yavuz Önen, Orhan Doğan, Selim Sadak ve Orhan Miroğlu yılların birikim ve yükünü oraya taşımışlardı,
- Konferans öncekilerden farklıydı, çünkü Osman Baydemir ile Ahmet Öcal -biri belediye başkanı, diğeri bir iş adamı- savaşın yoksukluk ve açlık boyutunu rakamlarla gözler önüne serdiler,
- Konferans öncekilerden farklıydı, çünkü yedi bölgeden gelen Kürt ve Türk delegeler barışın ne kadar elzem olduğunu kendi bölgelerindeki yakıcı örneklerle salona ve tüm Türkiye ve Kürdistan’a yansıttılar,
- Konferans öncekilerden farklıydı, çünkü aralarında Yargıtay eski başkanı Sami Selçuk, eski Bakanlardan Salih Yıldırım, eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, TESEV’den Osman Kavala ve daha pekçok tanınmış insan, “sıradan” insanlarla iki gün boyunca aynı sıraları paylaştılar,
- Konferans öncekilerden farklıydı, çünkü savaşın kurbanı Kürtler ve Türkler başlarını birbirlerine dayayarak ağladılar.
Ve iki gün boyunca yoğun bir tartışma sonucu yayınlanan sonuç bildirgesinde bugüne değin Kürtlerle Türklerin ortak duruşlarının önündeki en büyük engel de aşılarak şunlara yer verildi: “Kürtlerin siyasal alanın aktif özneleri olabilmesinin önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır. Bunun için;
- Bugünkü yüksek seçim barajı, adil temsilin önünde bir engel olmaktan çıkarılmalıdır. Siyasi partilerin faaliyetlerini kısıtlayıcı ve yasaklayıcı tüm yasal engeller kaldırılmalı, demokrasinin ve siyasal alanın tesisinde bağımsız ve etkin bir rol oynamalarının yolunu açacak yeni bir siyasi partiler yasası çıkarılmalıdır. Yerinden yönetimin yolu açılmalı, böylelikle temsil ve katılımın önündeki engeller kaldırılmalıdır. Toplumun, tüm unsurlarıyla müzakerelere katılabileceği ve çeşitli çözüm önerileri geliştirebileceği özgürlükçü ve barışçıl bir siyasal iklimin oluşturulmasına çalışılmalıdır. Kürtlerin siyasal temsilcileri ve partileri, barışın tesisi sürecinde her düzeyde meşru ve gerçek muhataplar olarak kabul görmelidir,
- Birlikte yaşama iradesinin bir ifadesi olarak; dışlayıcı tanımlardan ayıklanmış bir ortak siyasal kimliğin oluşmasını sağlayacak şekilde bütün yurttaşların hukuksal eşitliğini ve özgürlüğünü güvence altına alan ve onları eşit haklar ve sorumluluklar ile donatan yeni bir anayasa hazırlanmalıdır,
- Kamusal alanda Kürtçenin serbestçe kullanılabilmesi için yasal ve hukuki düzenlemeler yapılmalı, çok dilli resmi hizmet ve siyasi faaliyet serbestliği sağlanmalıdır.”
Konferans öncekilerden farklıydı, çünkü yukarca dile getirilenler bir ilki oluşturuyordu. Zira barış ve Kürt sorununun sivil çözümünden bahsetseler de birçok Türk yerinden yönetime, Kürtçe’nin kamusal alanda kullanılmasına, yani resmi bir sıfata kavuşmasına karşıydılar.
Konferans öncekilerden farklıydı, çünkü konferansı izleyenlerden biri basına şu görüşleri açıklamaktan sakınmıyordu: “Adına ister Kürt sorunu, ister Güneydoğu sorunu deyin, ne derseniz deyin; bir sorunumuz var, ama çözemiyoruz... Ve bu sorunu Cumhuriyet tarihi içerisinde incelersek, 80 yıllık bir sorun var olduğuna ve tartışıldığına göre ve bu sorun bizim sınırlarımızı aşarak uluslararası bir boyut kazandığına göre, demek ki çözülmemiş ve bugüne kadar uygulanan politikalar başarısız olmuştur...
Bu durumda devletin yeni politikalara ihtiyacının olmadığını söylemek mümkün değil. Kürt sorunu, ...Milli Güvenlik Kurullarında daima birinci mesele olarak karşımıza çıktı. Her günümüzü aldı; gecemizi, gündüzümüzü, rüyalarımızı aldı... Şimdi istediğiniz kadar başka adlar takın, sorun ortada. Kendini Kürt kimlikli kabul eden geniş bir kitle ortada...
Bir defa ölen askerimiz bizim vatandaşımız, ölen dağdaki PKK'lı bizim vatandaşımız, bizim kardeşimiz. Kimliği ne olursa olsun, -kendisine terörist diyelim, başka şekilde adlandıralım- bizim Türkiye Cumhuriyeti vatandaşımız...
PKK Türkiye'nin realitesi... Tarihsel Kürt sorununun yarattığı bir sonuç... Bu ideolojinin dayandığı bir kitlesel taban var. PKK, Irak'taki 3 bin militandan ibaret değil. Türkiye dağlarında sayıları azalmasına rağmen, binlerle ifade edebileceğimiz militandan ibaret değil PKK.
22 senelik bir mücadele nesilleri değiştirdi. Ve bu insanlar bugün Türk siyasetinde etkili olabilecek bir yaşa geldi, oy hakkına sahip oldu. Onların siyasal talepleri var ve bu örgütün etkilediği legal, hukuki, meşru olarak muhatap aldığımız yapılar var. Bunlar belediyelerinden sivil toplum kuruluşlarına kadar yayılıyor.
Irak'taki silahlı gücü ortadan kaldırdığın zaman PKK sorunu bitmiyor. Olay, silahlı gücün ortadan kalkmasından sonra da devam edecek olan sorunları da ortadan kaldırabilmek, çözümleyebilmek ve demokratik hayatın meşru, hukuki zeminleri içerisine çekebilmek. Bütün olay bu...
Demokrasinin temel kuralı temsil hakkıdır. Temsil hakkında adaletin sağlanması olayıdır. Olaya böyle bakınca Kürt vatandaşlarının temsil hakkı vardır, olmalıdır. Bu eşit ve adil bir şekilde sandığa yansımalıdır. Siyasi mücadelede yerini alabilmelidir.
Konferans süresince eleştirilebilecek, eleştiri getirilmesi gereken hususların varlığına rağmen, büyük fotoğrafa bakıldığında; ...tüm etnik, inanç-mezhep ve kültür farklılıklarının yarattığı çiçek bahçesinin gücü ve zenginliğini görebilmekten mutlu oldum ve konferansı sonuna kadar ara vermeden heyecanla takip ettim. Bu duygularımı İHD Başkanı avukat Yusuf Alataş ile de paylaştım.”
Bu değerlendirmeyi yapan bir Kürt yurtseveri değil, bir PKK’lı hiç değil. Bu değerlendirmeye imza atan 2005’e kadar MİT Müsteşar yardımcılığı görevinde bulunan 41 yıllık MİT’çi Cevat Öneş.
Konferansa katıldığım, orada yaşanan havayı kokladığım için mutluyum. Konferansı büyük bir sabır ve titizlikle hazırlayanlara, bölgelerinde aylarca koşturarak Yaşar Kemal’in Çiçek Bahçesi’ni renklendirenlere, budak ve dikenlere takılmadan gülleri koklama becerisi gösterenlere, Kürtler, isterlerse, el birliği ederlerse iyi işler de yapabilirlermiş tezini güçlendirenlere binlerce kez teşekkürler.
(19 Ocak 2007) |