Yıllarını Demokrat Parti döneminde tutuklulukla geçiren, ilk kez 1973 yılında ünlü romancı Yaşar Kemal’ in evinde tanıdığım ve 1980 yılı başlarında Ankara- Seyranbağları Huzurevi’ndeki son günlerinde, kendisiyle en son röportajı (Bkz. Demokrat gaz. 6 Ocak 1980) yapma mutluluğuna kavuştuğum toplumcu ozan Enver Gökçe; „Keban yöresinin bir destan denemesi“ olarak nitelendirdiği, tek kelimelik dizeler halindeki bir şiirinde Türkiye toplumunun en çok ezilen ve horlanan üç unsurunu şu sözlerle anlatır:
(…)
Ve
Kürtler
Aleviler
Çingeneler
Yaşar
Toprak
Damlar
Ve
Çadırlarda
Dünyadan
Habersiz
Gaz
Lambasının
Işığında
Bakarlar
Birbirinin
Gözlerinin
İçine
İşkili
Gülerek
Ve
Korka
Korka
Külli
Topraksız
Külli
Arkasız
Ve
Horlanmış.
Görüldüğü gibi; kendisi Kürt, Alevi veya Çingene olmayan Erzincan kökenli toplumcu ozan Enver Gökçe, doğrudan yaşadıklarından ve gözlemlerinden yola çıkarak, toplumun en çok
ezilen ve horlanan üç unsurunu dillendiriyor. Bunlar; halk olarak Kürtler, bir dinsel topluluk olarak Aleviler ve bir zümre olarak Çingeneler’dir… Sözkonusu destan-şiirin yazıldığı döneme göre önemli değişiklikler gösterse de, her üç kesimin hâlâ toplumun en ezilen ve horlanan kesimleri olduğu bir gerçektir.
Gerek İslamiyetin örgütlenmeye başladığı Selçuklu döneminde, gerekse kurumlaşmaya geçtiği Osmanlı dönemlerinde Kızılbaşlar’a karşı çıkarılan fetvalara ve buyruklara yazılarımızda zaman zaman yer veriyoruz. Bu fetva ve buyruklar; daha önce Arap/İslam halifeleri tarafından verilirken, Selçuklular döneminde bizzat Sultan Alpaslan’ın Veziriazamı Nizamülmülk gibi yöneticiler; Osmanlı döneminde Kadılar ve Şeyhülislamlar ile Halife- Padişahlar tarafından veriliyor ve uygulanıyordu.
Konuyu çağdaş Türk edebiyatı açısından irdeleyen Hüseyin Şimşek; Yakup Kadri, Reşat Nuri, Muhsin Ertuğurul, Ömer Seyfettin, Niyazi Ahmet Banoğlu, Haldun Taner gibi tümü Kemalist olan yazarların eserlerinden yola çıkarak; „Alevileri, taşralı Sünniler değil, asıl muktedirler aşağıladı“ hükmüne varıyor. (Bkz. Alevilerin Sesi, Sayı:203/2007).
Bu eserlerde, Aleviler kötülenmekte ve inançlarından, kültürlerinden utandırılmaya çalışılmaktadır. Aynı şey Kürtler için de geçerlidir. Yine Esat Mahmut Karakurt, Halide Edip Adıvar, Kemal Bilbaşar gibi Kemalist yazarların romanlarında da; „Kürt erkeği vahşi, kıllı, ucube bir yaratık olarak sunulur; Kürt kadını ise kimliksiz ama kurtarılması gereken bir mağdure olarak algılanır“.
Lozan ve Aleviler
Kuşkusuz, Cumhuriyet dönemi Türk romanında yansımasını bulan bu olumsuz yaklaşımın, birtakım tarihsel ve ideolojik temelleri vardır. „Tek millet- tek din“ anlayışını hayata geçirmeye çalışan İttihadçılar bunun ideolojik temellerini atarken; bunun devamı niteliğindeki Kemalist yönetim de, kalınan noktadan işe devam ediyordu. Bu organizasyonun gerek Meşrutiyet, gerekse Cumhuriyet dönemindeki öncülerinden biri de uluslararası delegelikler ve Sağlık Bakanlığı yapmış Arnavut kökenli Dr. Rıza Nur’ dur. Rıza Nur, Lozan Antlaşması görüşmeleri döneminde Kürtler’in ve Aleviler’in demokratik haklarını engellemek ve bu kesimleri asimile etmek (Arapça söyleyişiyle Temsil) için yoğun bir çaba içerisinde olur.
Buna rağmen, Lozan Antlaşması’nda Alevileri de doğrudan ilgilendiren kimi maddeler yer alır. Üstelik bu maddeler, kimilerinin iddia ettikleri ve saptırdıkları gibi salt Ermeni, Rum ve Yahudi gibi azınlıkları değil; Aleviler’i de doğrudan kapsamaktadır. Tersi yorumlar; Lozan Antlaşması’nın 38 ve 39. maddelerine açıkça aykırıdır. Sözkonusu Antlaşmanın 38. maddesinin 1. parağrafı şöyledir:
„Türk hükümeti; menşe, ulus,dil, ırk ve din farkı gözetmeksizin tüm Türkiye vatandaşlarının hayat ve özgürlüklerinin güvence altına alınmasını yükümlenir.“
Antlaşmanın 39. maddesinin ilk üç parağrafı ise şöyledir:
„- Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk vatandaşları da, Müslümanlar’la aynı yurttaşlık ve politik haklardan yararlanacaklardır.
- Din farkı gözetmeksizin Türkiye’de ikamet eden herkes yasa karşısında eşit olacaktır.
- Din, mezhep ve inanç farklılıkları dolayısıyla herhangi bir Türk vatandaşına karşı, medeni ve politik haklardan, örneğin kamu görevlerinden, işlev ve ünvanlarından yararlanmak veya herhangi bir meslek veya sanat icra etmek konusunda önyargılı davranılmayacaktır.“
Bu paragrafların devamında ise; dinsel yaşamda herkesin ana dilini özgürce kullanması hükme bağlanıyor…
Lozan’a Rağmen Alevilik Yasaklanıyor
Bilindiği gibi; Meşrutiyet döneminde İttihadçı liderlerin birçoğu yararlanmak amacıyla siyaseten Bektaşiliği kullanırken; Milli Mücadele döneminde Kemalist liderlerin birçoğu Anadolu’ya geçmekve mücadeleyi örgütlemek için İstanbul’daki Bektaşi ve Mevlevi dergâhlarından yararlanırlar. Buna karşın, Hilafetin kaldırılmasından sonra „laiklik“ adına ilk kapatılan kurumlar da, gerçekte birer sivil toplum örgütü olan bu kurumlar olur.
1925 yılında bu ibadet yerlerinin kapatılması şu gerekçeye bağlanır: „Bu tekkeler ve zaviyeler, kurucuları tarafından ancak ibadet amacıyla açılmış birer mahalli ibadet yeri iken, bugün bu gerçeklikten uzaklaşarak birer siyasi, birer ilmi-siyasi örgüte dönüşmüş ve gizli bir siyasi merkez haline gelmiştir.“ (Bkz. M. Bayrak: Kürtler ve Ulusal- Demokratik Mücadeleleri, Ank. 1993,s. 365).
Açıktır ki, asıl amaç tek tip bir toplum yaratmaktır. İttihadçılar’ın altyapısını hazırladığı bu Plan, Lozan Antlaşması’nın açık hükümlerine rağmen, ne yazık ki tam da hilafetin kaldırılmasından ve laiklik ilanından sonra yürürlüğe konmuştur.
Osmanlı’dan kalma Evkaf ve Şer’iye Nezareti lağvedilmiş, onun yerine Vakıflar Genel Müdürlüğü ile Diyanet İşleri Riyaseti kurulmuştur. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in Diyanet İşlerine yaptırdığı ilk iş, Müslümanların dinlerini öğreneceği ve rehber edineceği bir Kur’an Tefsiri’ dir. Ancak, nasıl bir Kur’an Tefsiri yapılacağını ise, bizzat Cumhurbaşkanı bir direktifle Diyanet’e bildirir.
Bu direktif, Diyanet’le tefsiri yapacak olan Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır arasında yapılan protokolde de yer alır. Atatürk, Diyanete gönderdiği yazıda özellikle iki maddenin üzerinde durur: „Yeni tefsir ehl-i Sünnet itikadına (Sünnilik inancına) ve Hanefi mezhebinin görüşlerine göre hazırlanacaktır. Atatürk, başta Alevilik olmak üzere ehl-i Sünnet (Sünnilik) dışındaki görüşlere ve Hanefilik dışındaki diğer Sünni mezheplerin görüşlerine tefsirde yer verilmesini istemiyordu. Atatürk, hüküm içeren âyetlerin de Türk- İslâm geleneği gözönünde bulundurularak yorumlanmasını arzu ediyordu.“ (Hür. 19 Kasım 1997)
Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasına ilişkin bir yasayla, Alevilik resmen yasaklanırken, bununla da yetinilmeyerek; İttihadçılar döneminde Dağıstanlı Çerkez kökenli Baha Said’e yaptırılan ve Aleviliği „Türk- Müslümanlığı“ olarak yansıtmaya çalışan Rapor da, 1927 yılında Türk Yurdu mecmuasında yazı dizisi olarak yayımlanır.
Bununla da yetinilmez. Aynı yıl, rejimin yarı-resmi yayın organı niteliğindeki Cumhuriyet gazetesinin haftalık dergisi Haftada Bir Gün’ de, Dersim Kızılbaşları üstüne bir yazı-dizisi bu yeni politikaya eşlik eder. Bu yazı-dizisinde; Kızılbaşların kendi pirleri, mürşidleri, ocakları ve giderek inançlarından nefret ederek, Hanefi- Müslümanlığına geçmeleri için ne gerekiyorsa o yapılır…(Zafer Sihmu takma imzalı bir yazar tarafından hazırlanan bu güdümlü yazı-dizisi için bak. M. Bayrak: Ortaçağ’dan Modern Çağa Alevilik, Özge yay. Ank. 2004).
Rejim, bu yazı-dizileriyle de yetinmez; sözgelimi 1930’lu yılların başlarında Valiliklere gönderdiği bir gizli genelgede, „Türklük topluluğunun genel özelliklerine aykırı olan herhangi bir yabancı hissin zararını ve fenalığını kendilerine her vesileyle anlatarak eski alışkanlıklarından soğutmayı; eski gelenek-görenek ve inançlarını fena ve zararlı görüp göstermeyi, kötüleyip- ayıplamayı ve böylece onları değiştirmeyi“ açıkça ifade ve talep etmektedir.
Atatürk’ün danışmanı Prof. Hasan Reşit Tankut, çeşitli dönemlerde yönetime verdiği gizlilik dereceli etno-politik inceleme raporlarında bu gerçekliği ifade ettiği gibi; AKP Maraş Milletvekili Avni Doğan’ın, Kültür Bakanlığı bütçesi dolayısıyla söylediği, „Türkiye’de tek kültür vardır; o da Türk- İslâm kültürüdür“ yolundaki sözleri de aynı yaklamışın yeni bir versiyonudur...(Bkz. 8.12.2007 tarihli gazeteler).
|