İsa’dan sonra 5. yüzyılda Mazdek’le başlatılıp, karısı Hurreme ile devam eden ve literatürde „kaba kamulcu devrim“ olarak nitelendirilen rejim, yaklaşık beşyüz yıl sürmüştür.
Kürtler’in de önemli katkılarıyla,Bizans İmparatorluğu’nu yenerek Anadolu’nun kapılarını Türkler’e açan Sultan Alpaslan’ın softa veziri Nizamülmülk, Siyasetnâme adlı eserinde, suçlayıcı bir tavırla Mazdekçi öğretiyi şöyle özetliyordu: „Mal insanlar arasında ortaktır, diyordu. Çünkü insanlar, Tanrı’nın kulları ve Adem’in çocuklarıdır. Her biri ihtiyacına göre ötekinin malını kullanmalı, hiç kimse bu haktan yoksun kalmamalıdır. Herkes malca eşit olmalıdır. Mazdek’in bu sözleri üzerine herkes, malını ortalığa kaymuştu.. „ (O. Hançerlioğlu: İnanç Sözlüğü, Mazdekçilik maddesi, İst. 1975,s.386).
Koyu bir Müslüman olan Nizamülmülk ve benzeri tarihçiler, Mazdekçilik ve Hurremilik’te savunulan kadın- erkek eşitliğini ise, kadınların da bütün insanlarca eşitçe paylaşılması olarak değerlendiriyorlardı. Oysa, hayvanların öldürülmesine bile karşı çıkan bir öğretinin, kadına iddia edildiği gibi bir meta olarak bakması sözkonusu olamazdı. Aslolan, egemen/ tutucu inançların bir özel mülk olarak gördüğü ve hareme soktuğu kadınları özgürleştirmek ve kadın üzerinden yürütülen kavgayı engellemekti. İlginçtir ki, kadın- erkek eşitliğini öngören ve doğrudan bir kadının da katkısıyla geliştirilen bir anlayış, İslami kafalarca yukardaki gibi suçlanmakta ve aynı yaklaşım bugün de Aleviler’e yönelik olarak sürdürülmektedir…
Kimi sosyologlarca Marksizmin temeli olarak da kabul edilen Mazdekçilik, Batı literatüründe „Şark Sosyalizmi“ veya „Mazdekçi Komünizm“ olarak nitelendiriliyor.
Alman bilimadamı Prof. Dr. Theodor Nöldeke, daha 1879’da yayımladığı „Şark Sosyalizmi“ konulu bir incelemesinde özetle şunları söylüyor: „Beşinci yüzyılın sonunda ve altıncı yüzyılın başlarında İran ülkesini sarsan bu dinsel- politik akım, modern anlamda Sosyalist bir görüntüye sahipti. (…) Bu öğretiye göre, tüm insanlar eşit idi ve bu nedenle yoksul ve zengin arasında bir fark olmamalıydı. Tanrı insanı eşit yaratmıştı; mülkiyetteki eşitsizlik ise haksız paylaşıma dayanmaktaydı. Bir malın o an mülkiyetimizde olması, bizi gerçek hak sahibi yapmıyordu. Bu nedenle, zenginlerin fazlasını alıp yoksullara vermek gerekiyordu. (…) Bu ise özel mülkiyetin, miras hakkının ve buna bağlı olarak özel mülkiyet edinme hırsının ortadan kalkması demekti. Mazdek, bu sonucun bilincinde olmalıydı; çünkü zenginlerin hazineleri kadar zengin donanımlı haremlerinin de ihtiyacı olanlar arasında paylaştırılmasını istiyordu. Mazdek, ancak her türlü mülkiyetin paylaşımı ile gerçek kardeşlik duygularının
gelişebileceğini ve bunun da Tanrı’nın hoşuna gideceğini ileri sürmekteydi. (…) Tanrı’nın, sadece iyi beslenen din adamları sınıfının ve zengin asilzadelerin yanında olmadığını, herkesin eşit bir konumda olduğunu duyan yoksul halk, elbette bu öğretiyi kendine yakın bulacaktı.“ (Bkz. M. Bayrak: Alevilik ve Kürtler, Özge yay. 1997,s. 762-763).
Danimarkalı bilimadamı Prof. Dr. Arthur Christensen de, daha 1925’te Kopenhag’da yayımladığı bir eserde; Zerdüştilik ve Mani kaynaklı Mazdekçiliği ve onun devamı niteliğindeki Hurremiliği, „Mazdekçi Komünizm“ olarak nitelendirmekte ve birinci elden Arap kaynaklarından yararlanarak, Mazdek taraftarlarının , „kırmızı/ kızıl giyinmiş insanlar“ anlamında Arapça „Muhammira“ kavramıyla anıldığını belirtmekte ve Mazdekçiliğin sosyal teorisini şöyle özetlemektedir:
„Tanrı, dünyaya insanların kandi aralarında eşitçe paylaşmaları için gerekli maddeleri indirdi. Öyle ki, hiç kimse bir diğerinden daha fazla şeye sahip olmasın. Eşitsizlik, şiddet kullanılarak gerçekleştirildi. Her bir insan, kardeşinin zararına da olsa istediklerini elde etmeye çalıştı. Oysa hiç kimsenin başkasından daha fazla zenginliğe, daha çok kadına ve mala sahip olma hakkı yoktur. O halde, yoksullara vermek üzere fazla mallar zenginlerden alınmalıydı. Böylelikle tam bir eşitlik sağlanabilirdi. Bu eylem, Tanrı’nın da istediği ve en güzel ödüllerle ödüllendireceği bir davranıştır. (…) Sonuçta, Zerdüşt ve Mazdek, ahlaki ve insani düşüncelerden yola çıkarak toplumsal bir devrim kuramını
yaymaya başlamışlardı. „ (M. Bayrak: Alevilik ve Kürtler, Özge yay. Ank. 1997, s. 775- 776).
Aleviliğin , dönem- dönem ismi değişmekle birlikte, bir süreklilik gösterdiği açıktır. Aleviliğin, 15. yüzyıldaki konaklarından ve türevlerinden biri de Bedreddinilik’ tir. Şeyh Bedreddin’in kendi eserlerinden, torununun eserlerinden ve Dukas gibi çağdaşı tarihçilerden yola çıkarak, Bedreddin’in „sosyalist“ bir düzen önerdiğini söyleyebiliriz. Nazım Hikmet, bunu „Ortaçağ Sosyalizmi“ (Kurun-u vusta sosyalizmi) olarak nitelendirmektedir.
Gerçekten de, Şeyh Bedreddin’in şu düşünceleri, 5. yüzyılda Mazdek’in ileri sürdüğü sosyal teorinin, bin yıl sonra 15. yüzyıldaki bir yansımasından başka nedir ki:
„Tanrı dünyayı yarattı, insanlara bağışladı. Erzak, giyim-kuşam, sürüler, arazi ve bütün toprak, ürünleriyle insanların ortak malıdır. İnsanlar yaradılış ve yaşayışta eşittirler. Birinin servet toplayıp biriktirmesiyle, diğerlerinin ekmeğe
muhtaç kalması ilahi maksada aykırıdır. Nikahlı kadınlar dışında herşey insanların ortak malıdır. Ben senin evinde kendi evim gibi oturabilmeliyim. Sen benim eşyamı kendi eşyan gibi kullanabilmelisin.
Tanrı, koyduğu kanunların hakkıyla kullanılması için insana akıl ve fikir vermiştir. Herkes, kendi aklının aldığı ölçüde Tanrı’nın emirlerini kabul eder. Müslüman, Hıristiyan, Musevi, Mecusi (Zerdüşti MB) hep tanrının kuludur, birdir, kardeştir, aralarında sevgi ve kardeşlik olmalıdır.“ (M. Bayrak: Ortaçağ’dan Modern Çağ’a Alevilik, Özge yay. Ank. 2004,s. 155-156).
Aleviliğin, hümanist ve toplumcu bir dünya görüşüyle çakışması, yalnızca Doğulu eski tarihçilerin veya Batılı bilimadamlarının değil; Türkiyeli politikacıların gizli raporlarında da yansımasını bulmaktadır.
Nitekim, Atatürk’ün danışmanlarından Prof. Dr. Hasan Reşit Tankut, Türkiye’de sol hareketlerin daha hiç de bir varlık gösteremediği 1949 yılında, Cumhuriyet Halk Partisi’ne verdiği bir gizli raporda; „Aleviliğin, bir çeşit Tekke Sosyalizmi“ olduğunu belirtiyor ve bu topluma sahip çıkılmazsa, „komünizmin bu zümreye bu yolla kolayca girebileceğini“ vurguluyor. (Bkz. M. Bayrak: Kürdoloji Belgeleri-I, Özge yay. Ank. 1994, s. 298).
1960’lı yıllardan sonra „Sol“ siyasi hareketlerle tanışan Alevi toplumunun ve özellikle gençlik kesiminin, bu akımlarla nasıl kolayca buluştuğunu ve
kaynaştığını; başka bir söyleyişle „Sol“ düşüncenin Alevi toplumunda nasıl boyverdiğini sanırım şimdi daha iyi kavrayabilir ve değerlendirebiliriz… |