Tarih boyunca feodalizme ve despotizme kitle tabanı yaratılmaya ve karabaskı yönetimlerine sağlam temeller bulunmaya çalışılırken, en çok kullanılan araçlardan biri mezhepler ve dinler, daha geniş bir söyleyişle inanç sistemleri olmuştur.
Sınıflı toplumlarda dinsel inançlara damgalarını vuran ve dinsel inançlara kendi çıkarları doğrultusunda bir içerik kazandıran egemen çevreler; hemen her çağda ve dünyanın her yerinde bu kurumları kendi sınıfsal ve zümresel çıkarları için kullanmışlardır. Kitleleri koşullandırmada büyük bir yeri ve etkinliği bulunan bu kurumlar, yine her dönemde egemen üretim ilişkilerine ve mülkiyet biçimlerine uyarlanmış ve devletin politikasına uydurulmuştur.
Çağdaş düşünce sistemlerinin ve değer yargılarının yerleşmediği dönemlerde, bu kurumların önemi daha da büyüktü. Çünkü yönetici kesimlerin başlıca sömürü ve baskı aracıydı o dönemlerde din.
Egemenlerin yedeğindeki din kurumlarının temel göreviyse, karşıt düşünceleri ve akımları bastırmak, mevcut toplum düzenlerinin, buna bağlı mülkiyet ilişkilerinin, zengin- yoksul, efendi- köle ayrımının değişmezliği, kaçınılmazlığı inancını yaymak, benimsetmek, yerleştirmektir.
Batı feodalizminde bu işlevi yüklenen, Hıristiyan din görevlileri ve kilise; Doğu feodalizminde ve despotizmindeyse İslamî din adamları ve cami olmuş. Bu kurumlar ve güçler, feodal düzeni, tanrının istediği bir düzen gibi gösterip korumaya ve onu haklı çıkarmaya çalışmıştır.
Bu temel ilkeyi iyi bilen ve bu stratejinin önemini algılayan egemenler; gerek İslam Halifeliği döneminde, gerek Selçuklular’da, gerekse Osmanlı döneminde bu araca alabildiğine başvurarak, sayısız bireysel ve toplumsal katliama imza attılar… Geçmiş Arap, Pers ve Osmanlı tarihleriyle, Mühimme Defterleri ve Şeriyye Mahkemeleri Sicilleri, bunun sayısız örnekleriyle doludur…
Şiire ve Şaire Düşmanlık
Bir „İlahi“ güce maledilen Peygamber sözü (!) Kur’an ile doğrudan Muhammed’e maledilen hadislerde; o zaman Mezopotamya ile Anadolu’da egemen olup, daha sonra Aleviliğe temel oluşturan din, inanç ve kültürlere açıkça düşmanlık yapıldığı gibi; insanlığın olmazsa olmaz değerlerinden şair ve şiire de açıkça saldırıda bulunuluyordu.
7. Yüzyılda Halife Ömer döneminde, Aleviliğin inanç ve kültür kaynaklarından biri olan Zerdüştiliğe ve Mazdekçiliğe karşı yürütülen yıkım ve katliam, aynı yüzyıla ait (M. 669) bir Kürtçe şiirde şöyle yansımasını buluyordu:
Kutsal yerler yıkıldı,kutsal ateşler söndü
Büyüklerin en büyüğü (Ahuramazda MB) kendini gizledi
Arap zulmü Şehrizor’a kadar tüm köyleri harabetti
Kadınlar ve kızlar esir alındı
Erkekler kendi kanlarında boğuldular
Zerdüşt inancı yalnız bırakıldı
Hürmüz’ün (Ahuramazda MB) hiç biri için
Bağışlaması olmayacak…
Bu saldırılar yüzündendir ki, daha önce Arabistan yarımadasında bile „Seb’a-yı Muallaka“ (Yedi Askı) adıyla panayırlara konu olup önemli bir düzeye ulaşan şiir ve şair, saygınlığını yitiriyor ve bunun yerini anlatı eserleri alıyordu. Osmanlı, Fars ve Arap edebiyatlarının en büyük şairlerinden biri kabul edilen Fuzuli, Kur’an’daki bu hükme atıfta bulunarak, tevriyeli ve kinâyeli olarak; „İnanma ki şair sözü elbette yalandır“ diyordu… Yine bu saldırılar dolayısıyladır ki, kültürde ve felsefede de belli bir gerileme yaşanıyor; İbn-i Rüşd, İbn-i Arabi, İbn-i Sina gibi kimi önemli filozoflar da ancak, bazı İslami sembol ve parolaları kullanarak, düşüncelerini bilince çıkarabiliyorlardı. Zaten, tasavvuf akımı da ancak bu yolla yaşarlık kazanabiliyordu.
Düşüncelerini daha açık biçimde ortaya koyup, halkla bütünleşen Mezopotamya kökenli Ebu’l- Wefa, Hallac-ı Mansur, Şihabuddin Fazlullah, Seyyid Nesimi; Anadolu kökenli Şeyh Bedreddin, Temennayi, Pir Sultan Abdal gibi mutasavvıf veya şairler ise, düşüncelerini hayatlarıyla ödüyorlardı…
1340 Yılında doğan ve 54 yaşındayken idam edilen İranlı mutasavvıf Şihabüddin Fazlullah tarafından kurulan Hurufilik, Anadolu ve Mezopotamya’da daha çok Kalenderilik- Hayderilik formunda ortaya çıkmış ve çok sayıda mutasavvıf- şair yetiştirmiştir.
Hurufilik, başlangıçta aşırı bir mezhep gibi görülürken, sonraları İslamiyetin dışında bir din ama „kâfirlik“ olarak kabul ediliyordu. Hurufiler, Fazlullah’ın idamından sonra sıkı bir takibe uğruyor, buna rağmen sayıları ve güçleri hızla artıyordu.
15. Yüzyılın başlarında Osmanlı topraklarında da faaliyet göstermeye ve güçlenmeye başlayan Hurufilik mensubu yüzlerce şair ve derviş, özellikle Fatih’in din âlimlerinden Fahreddin-i Acemî’ nin fetvasıyla Edirne’de diri diri yakılarak katlediliyordu. ( M. Bardakçı: Eskiden Kapatmaz, Diri Diri Yakarlardı, Hür. 24.6.2001)
Bu ekolden gelen ve Alevi Edebiyatının en büyük isimlerinden kabul edilen Seyyid Nesimi de, kâfir olduğu gerekçesiyle 1417’de derisi diri diri yüzülerek Halep’te katlediliyordu. Memluk hükümdarı Müeyyed, İslam din âlimlerinin hazırladığı fetvayı onaylıyor ve Türkçe/ Osmanlıca şiirin en büyük mutasavvıf şairlerinden biri olan Seyyid Nesimi’ nin yaşamı noktalanıyordu…
Seyyid Nesimi, ölürken bile tasavvuf şiirinin en doygun beyitlerinden birini söylemekten geri durmuyordu:
Sırr-ı selhinden Nesimi’ye sual ettim dedi
Reh- neverd-i Kâbe-i ışkız budur ihrâmımız
Yani, (Nesimi’ye derisinin yüzülmesindeki sırrı sordum/ Dedi ki; Aşk kâbesinin yolcularıyız, kâbeyi tavaf ederken ihram niyetine derimizi giyeriz..)
Nesimi’ye atfedilen şu ünlü beyit de, unutulmaz örneklerdendir:
Zâhidin bir parmağın kessen, dönüp Haktan kaçar
Gör bu miskin âşığı ser- pa soyarlar ağlamaz!..
Nesimi’nin cezalandırılması bununla da bitmez; derisi yüzüldükten sonra kafası kesilir, vücudu parça parça ayrılır ve her parça şehrin bir başka yerinde teşhir edilir, kokmaya başlayınca da yakılır. ( M. Bardakçı: Şairi Parça Parça Teşhir Ettiler, Hür. 27.7.2003)
Yüzyıllar sonra, kendisi de aynı akibete uğrayacak olan Pir Sultan Abdal, düşünceleri uğruna başlarını veren bu iki Alevi önderini şöyle anacaktır:
Münkirin gıdası Hak’tan kesildi
Nesimi yüzüldü, Mansur asıldı
Tüm bu kıyım ve katliamların arkasında; referansını sözkonusu âyet ve hadislerden alan ulema ve din adamlarının fetvaları vardır. Başka bir deyişle, bu âlimler (!) ve din adamları, emrinde oldukları yöneticilerin isteklerine dinî ve şer’î kılıflar hazırlamışlardır.
Arap Halife yöneticilerinden sonra, Fatih Sultan Mehmed gibi anlı- şanlı Osmanlı padişahları, insan ve kültür katliamlarını bu yolla hayata geçirdikleri gibi; hilafet makamını Osmanlıya taşıyan Halife- Padişah Yavuz Selim döneminde de aynı yönteme başvurulmuştur.
Nitekim Yavuz Selim, Anadolu’ya gönderdiği memurları aracılığıyla aktif Kızılbaşlar’ı „yediden yetmişe defter ettirmiş“ ve Müftü Hamza Efendi ile Şeyhülislam İbn-i Kemal gibi din adamlarına hazırlattığı fetvalarla, 50 binden fazla Alevi’yi katletmiş ve binlerce evi tahrib etmişti.
Bu katliamlar, sınırlı olarak şiire yansısa da, Osmanlı tarihlerinde açıkça ifadesini buluyordu. Nitekim, 16. yüzyılın ünlü Osmanlı tarihçilerinden Hoca Saadeddin, Padişah’ın katliamını haklarcasına şunları söylemektedir:
„Sultan Selim, vezirleri ve uleması ile görüştüğü sırada: Madem ki Kızılbaş serdarlarının tahrikâtı önlenip anların hakkından gelinmeye, zararları devam etmek muhakkaktır. Zira Anadolu vilayetinde olan Kızılbaşlar, Şah İsmail ile iştirak üzere olup gaibane ana iktida ve ehl ü ıyal ve mal ve menallerin yoluna feda ederler ve iktidarı olanlar birçok nezr ve hediyeler ile ziyaretine giderler ve halifeleri ile her yıl nezirler (yardım, adak MB) yollarlar.(…) Bundan akdem Padişah, Anadolu’da aram eden Kızılbaşlar’ı teftiş için hükkâm-ı memâlike (yöre yöneticilerine MB) hükümler gönderip, yedi yaşından yetmiş yaşına varınca Kızılbaş olduğu sabit olanların isimlerini deftere kayd ile kendisine gönderilmesini emretmişti. Padişahın emri üzerine tahkik ve teftiş neticesinde kırkbin kişi tevkif olunarak kimi katledilmiş ve kimisi haps olunmuştur“ (Tacü’t-tevarih, Cilt-2,s. 245. Hemen belirtelim ki, İdris-i Bidlisi, doğrudan Yavuz Selim’e ayırdığı Farsça eserinde bu sayının 50 bini aşkın olduğunu bildirmektedir.)
Üstte de vurgulandığı gibi, Şeyhülislamlar, aynı zamanda Halife de olan Osmanlı padişahlarının emir ve fermanlarına dinsel kılıflar uydurmuşlardır. Yavuz Selim’in Şeyhülislamı olan ünlü İbn-i Kemal ve Kanuni Süleyman’ın Şeyhülislamı olan ünlü Ebussuud Efendi dönemleri, bunun tipik örnekleriyle doludur.
Osmanlı ulemasının burada sözünü ettiğimiz yaklaşımını ve dinsel kışkırtmaları hemen her dönemde görmek mümkündür. Bu anlamda, din ve dinsel kurumlar, çeşitli toplum olaylarında ve devletlerarası sorunlarda sürekli olarak bir „itme“ ögesi olarak kullanılmıştır
Devam edecek |