Son yıllarda Osmanlılar’ın “lâik” oldukları yolunda bir “safsata” bilinçli olarak gündeme getirilerek, yeni bir tartışmaya kapı açılmıştı. Alevi toplumu, bugünkü sözde “lâiklik” uygulamasından rahatsızken; kimi İslami çevreler, gerçek lâiklik uygulamasının Osmanlı’da varolduğunu söylemeye başladılar.
Bu savı ortaya atan İslâmcı sağ, kanıma göre lâisizmi gerçek özünden soyutlayarak, yozlaştırarak, içini boşaltarak, kendine yeni bir kitle tabanı bulma amacında. Buna karşı çıkan sol kesim ise, lâikliği daha çok kuramsal düzlemde ele almakta, konunun maddi ve ideolojik temellerini yansıtmamaktadır. Oysa, düşünceyi temellendirebilmek için, konuyu maddi ve ideolojik temelleri üzerine oturtmak ve örneklemek gerekiyor. Sorunun genel bir çerçevesini çizdikten sonra, Osmanlı toplumundan vereceğimiz bazı somut örnekler, bu toplumun lâikliği savının bir safsata olduğunu kendiliğinden gösterecektir.
Osmanlı toplum yapısının feodal ilişkiler üzerine kurulduğunu kabul etmeyen aydın artık yok gibidir. (Bazı aydınların, bu toplum düzenini Asyatipi Üretim Tarzı ya da despotizm olarak adlandırması, konumuz açısından bir şey değiştirmez).
Bilindiği gibi, feodal toplum yaşamında dinsel ideolojiler egemendir. Nitekim Osmanlı feodalizminin ideolojisi “ümmetçilik”ti ve ümmetçi düşünce toplum yapısının ideolojik-kültürel dokusunu biçimlendiriyordu. Başka türlü de olamaz, çünkü bu tür toplumlarda bireysel ve sosyal düşünce dinsel bir form içinde gelişir. Özel ve kamu hukukunda dinci dünya görüşü ve dinsel kurallar egemendir. Bu, Osmanlı toplumunda da böyledir, feodal Avrupa toplumlarında da...
Osmanlı İmparatorluğu’nda “islâmi devlet” olmanın zorunlu sonucu olarak, “en büyük kanunun, Tanrı’nın kanunu yani Şeriat” olduğu görüşü geçerliydi. (1) Bundan ötürü de, Osmanlı dönemindeki kanunların ve uygulamaların temelini, Tanrı’nın kanunu kabul edilen Kuran ve ondan kaynaklanan -sağılan da denebilir- Şeriat oluşturuyordu. Şeriatın Osmanlılar’daki kurumlaşmış biçimi ise Sünnilikti. Yavuz Sultan Selim döneminde Halifeliğin alınmasıyla, Sünniliğin egemen-resmi ideoloji olarak Osmanlı tahtına oturduğunu bilmeyen yoktur.
Yavuz’un Halifeliği silah zoruyla almasının kuşkusuz nedenleri vardı. Herşeyden önce Halifelik gibi dinsel ve kutsal bir zırh giymenin, silah kuşanmanın bir yöneticiye ve temsil ettiği egemen sınıfa büyük bir güç sağlayacağı açıktır. Nitekim, Osmanlı Padişahları, din görevlileri ve dinsel kurumlar, bu zırhı ve silahı alabildiğine kullanmışlardır.
Osmanlı İmparatorluğu’nda egemen-resmi ideoloji olan Sünnilik Saray çevresi ile taşradaki egemen katmanlar arasında, Mevlevilik daha çok şehir çevrelerinde, Bektaşilik kasaba çevrelerinde, Alevilik ve türevleri ise (Kızılbaşlık, Rafızilik, Babailik, Bedreddinilik gibi heterodoks öğretiler) daha çok kırsal kesimlerde ve İslamlığı seçmek durumunda kalan gayr-ı müslim unsurlar arasında örgütlenmişti. Anadolu’daki değişik sınıflar, sözkonusu düşünce akımlarını kendilerinin sınıfsal çıkarlarına uyarlamışlar ve tüm eylemlerini dinsel parolalarla yürütmüşlerdir.
Feodalizmin ideolojisi ümmetçiliğin Anadolu’daki yansıması olan Sünnilik, kurumlaşmış düşünce olarak egemen kesimin sömürü ve baskı öğretisi haline dönüşürken; ezilen düşünce olarak Alevilik ve türevleri de (heterodoks inançlar) köylülüğün öğretisine dönüştü.
Engels’in, “Feodalizme karşı devrimci muhalefet tüm Ortaçağ boyunca devam etti. Bu muhalefet kendini, koşullara göre kimi zaman mistik, kimi zaman açık mezhep sapkınlığı, kimi zaman da silahlı ayaklanma biçiminde gösteriyordu “ (2) yolundaki sözleri, bu tür olgulardan kaynaklanıyor ve Osmanlı toplumu uçun da bütünüyle geçerlidir.
Egemenlerin Dinden Yararlanması
Tarih boyunca feodalizme ve despotizme kitle tabanı yaratılmaya ve karabaskı yönetimlerine sağlam temeller bulunmaya çalışılırken, en çok kullanılan araçlardan biri de mezhepler, dinler, daha geniş bir söyleyişle inanç sistemleri olmuştur.
Sınıflı toplumlarda dinsel inançlara damgalarını vuran ve dinsel inançlara kendi çıkarları doğrultusunda bir içerik kazandıran egemen çevreler, hemen her çağda ve dünyanın her yerinde bu kurumları kendi sınıfsal çıkarları için kullanmışlardır. Kitleleri koşullandırmada büyük bir yeri ve etkinliği bulunan bu kurumlar, yine her dönemde egemen üretim ilişkilerine ve mülkiyet biçimlerine uyarlanmış ve devletin politikasına uydurulmuştur.
Çağdaş düşünce sistemlerinin ve değer yargılarının yerleşmediği dönemlerde, bu kurumların önemi daha da büyüktü. Çünkü yönetici kesimlerin başlıca sömürü ve baskı aracıydı o dönemlerde din.
Egemenlerin yedeğindeki din kurumlarının temel göreviyse, karşıt düşünceleri ve akımları bastırmak, mevcut toplum düzenlerinin, buna bağlı mülkiyet ilişkilerinin, zengin-yoksul, efendi-köle ayırımının değişmezliği, kaçınılmazlığı inancını yaymak, yerleştirmek, benimsetmektir. Batı feodalizminde bu işlevi yüklenen, Hıristiyan din görevlileri ve kilise, Doğu feodalizminde ve despotizmindeyse islâmi din adamları ve cami olmuş. Bu kurumlar ve güçler, “feodal düzeni, tanrının istediği bir düzenmiş gibi gösterip korumaya ve onu haklı çıkarmaya”(3) çalışmıştır.
Bu temel ilkeyi iyi bilen ve bu stratejinin önemini algılayan Anadolu egemenleri, Osmanlı döneminde bu araca alabildiğine başvurdular. Osmanlı tarihleriyle, Mühimme Defterleri ve Şeriyye Mahkemeleri Sicilleri, bunun sayısız örnekleriyle doludur.
Osmanlı’nın lâik ve inançlara karşı hoşgörülü oluşunu (!) gösteren en çarpıcı olaylardan biri, 1514’te Anadolu’da gerçekleştirilen Alevi katliamıdır. Osmanlı Padişahı Yavuz Selim, bir üleşim-paylaşım ve genişleme kavgasından başka bir şey olmayan Çaldıran Savaşı’ndan önce, emekçi kitleleri yanına alamayacağını anlayınca kamuyu kırbaçlayıp harekete geçirmek ve egemenlerin çıkar savaşına araç edebilmek için, Anadolu’ya gönderdiği memurları aracılığıyla aktif Kızılbaşları “yediden yetmişe defter ettirmiş” ve “Müftü Hamza Efendi, Şeyhülislâm İbn-i Kemal gibi din adamlarına hazırlattığı fetva ve risalelere dayanarak; -sözde din adına ama gerçekte kendi çıkarları için- 50 binden fazla kişinin yokedilmesi ve binlerce evin tahrip edilmesiyle sonuçlanan kitle katliamına girişmişti.
Yavuz’un Kızılbaşlara Dönük Fetvası
Bu fetva ve risalelerde, Kızılbaşlar; a- Şeriat ve Muhammed’in sünnetine hakaret; b- İslam dini ve Kuran’ın tahrifi; c- Şeriatın yasakladıklarını mübah kabul etmek; ç- Kuran ve öteki Şeriat kitaplarına hakaret ve saygısızlık; d- Osmanlı ulemasını aşağılama ve küçültme; e- Camileri tahribetme; f- Ebubekir ve Ömer’in halifeliklerini inkâr etme; g- Muhammed’in karısı Ayşe’ye iftira etmek, sövmek ve islamiyetin öteki kurallarına uymamakla suçlanıyor ve fetvaya şöyle devam ediliyordu:
“...bu zikr olunan ve dahi bunlarun emsâl-i şer’e muhalif kavilleri ve fiilleri (onların burada sözüedilen ve bunlara benzeyen öteki kötü sözleri ve eylemleri) bu fakir katında ve bâki ulemâ-i din-i islâm katlarında (tevâtürle) malûm ve zâhir olduğu sebebden (Benim ve öteki bütün islam dininin alimleri tarafından açıkça bilindiği için) biz şeriatün hükmi ve kitâblarımuzun nakli ile fetva virduk ki (şeriat hükmünün ve kitaplarımızın verdiği haklarla fetva verdik ki) ol zikr olınan tâife kâfirler ve mülhidlerdür (onlar kâfirler ve dinsizler topluluğudur) ve dahi her kimse ki ânlara meyil idüb ol bâtıl dinlerine râzı ve muâvin olalar, (onlara sempati gösteren, bâtıl dinlerini kabul eden ve yardımcı olanlar) ânlar dahi kâfirler ve mülhidlerdür (onlar da kâfir ve dinsizdir), bunları kırub cemâtlerin dağıtmak (cem’i müslimanlara) vâcib ve farzdur (bunları kırıp topluluklarını dağıtmak bütün müslümanların görevidir), müslimanlardan ölen said ve şehid cennet-i a’lâdadur ve ânlardan ölen hor ve hakir cehennemün dibindedür (müslümanlardan ölen kutsal şehitlerin yeri cennetin en yüce katıdır, o kâfirlerden ölenler ise hakir olup cehennem dibinde yer tutacaklardır), bunların hâli kâfirler hâlinden eşedd ve ekbahdur (bunların durumu kâfirlerin -kitap sahibi Hıristiyan ve Yahudilerin- durumundan daha kötüdür), zirâ bunlarun boğazladukları ve dahi saydları gerekse doğanla ve gerekse ok ile ve gerekse kelb ile olsun murdardur (bu topluluğun kestiği ya da gerek şahinle, gerek okla, gerekse köpekle avladığı hayvanlar murdardır), ve dahi nikâhları gerekse kendülerden ve gerekse gayrden alsunlar bâtıldur (onların gerek kendi aralarında, gerekse başka topluluklarla yaptıkları evlenmeler muteber değildir) ve dahi bunlar kimseden mirâs yemek yoktur (bunlara miras bırakılmaz), ve bir nahiye ehli ki bunlardan ola Sultan-ı İslâm e’zze’l-lahu ensârehu içün vardur ki bunların (ricâllerin katl idüb) mallarını ve nisâlarını guzât-ı İslâm arasında kısmet ide (sadece İslamın Sultanının, onlara ait kasaba varsa, o kasabanın bütün insanlarını öldürüp, mallarını, miraslarını, evlatlarını alma hakkı vardır) ve bunların ba’de’l-ahz tevbelerine ve nedâmetlerine iltifât ve i’tibâr olınmayub katl olına (ancak bu toplamadan sonra onların tövbe ve pişmanlıklarına inanmamalı ve hepsi öldürülmelidir) ve dahi bir kimse ki bu vilâyetde olub ânlardan idüği biline ve yahud ânlara giderken tutula katl oluna (kim ki onlardan olduğu bilinir ya da onlara giderken yakalanırsa öldürülmelidir) ve bilcümle bu tâyife hem kâfirler ve mülhidlerdür ve hem ehl-i fesaddur, iki cihetden katilleri vâcibdür (ve bu topluluk hem kâfir ve imansız, hem de kötülük yapıcı olduğundan, iki nedenle de öldürülmeleri vaciptir), Allahümme ensur men nasared-dine ve ahzel men hazale’l-müslimine, (dine yardım edenlere Allah yardım eder, Müslümana kötülük yapanlara Allah da kötülük eder.)(4)
Yavuz Selim tarafından Şeyhülislâm İbn-i Kemal’e yazdırılan “Fî Tekfiri’r-Revâfız: Rafızilerin suçlanması, yok edilmesi” konulu risalede de (Risâle li’l-Mevlâ içinde), şiiliğin, râfıziliğin sünni mezhebince ve şeriatça reddedildiği ve şiilerin öldürülmesinin caiz olduğu kamuya duyuruluyordu.
Osmanlı egemenleri, burada sözde Tanrı ve din adına, ama gerçekte kendi çıkarları için dini ve dinsel kurumları kullanarak 50 binden fazla emekçi Aleviyi katlediyorlardı.
Şeyhülislamlar ve öteki din görevlileri, aynı zamanda Halife de olan Osmanlı Padişahlarının emir ve fermanlarına dinsel kılıflar uydurmuşlardır. Yavuz Selim’in ünlü Şeyhülislamı İbn-i Kemal ve Kanuni Süleyman’ın ünlü Şeyhülislamı Ebussuûd Efendi dönemleri, bunun tipik örnekleriyle doludur. Ebussuûd Efendi’nin İbn-i Kemal’den ders aldığı biliniyor. Tarihler, İbn-i Kemal’i (muallim-i evvel), Ebussuûd Efendi’yi (muallim-i sâni) olarak nitelendiriyorlar.
Sözde, cinlerin de çeşitli sorunlar karşısında danışmanlığını yapan İbn-i Kemal’in günde bin kadar şer’i sorunu cevaplandırdığı belirtilir. Böylece, “hem inlerin hem de cinlerin müftisi” olduğu için “Müfti-s-Sakaleyn” olarak adlandırılan İbn-i Kemal, yukarda sözünü ettiğimiz risaleyi yayımladığı gibi, Kanuni döneminde daha pekçok konuda etkili ve yönlendirici olmuştur. Şerafettin Turan şöyle diyor: “İbn Kemal, şii propagandasının tesiriyle büyük bir sarsıntı geçirmekte olan Osmanlı ehl-i sünnet tefekkürünü bütün gayreti ile müdafâ etmiş ve Kanuni Süleyman’ı Safevilere karşı mücadeleye teşvik etmiştir.”(5)
Osmanlı ulemasının burada sözünü ettiğimiz yaklaşımını ve dinsel kışkırtmalarını hemen her dönemde görmek mümkündür. Sözgelimi, yine günde bin dolayında fetva ve hüküm vermesiyle ünlü Kanuni’nin dinsel danışmanı Ebussûd Efendi, “Kızılbaş tâifesinin şer’an kıtâli helâl olup, katleden gâzi ve Kızılbaş tâifesinin ellerinde maktûl olanlar şehid olurlar mış” yolundaki bir soruyu şöyle cevaplandırıyor: “Olur, gazâ-i ekber ve şehâdet-i azimedir.”(6)
Batıni düşüncelere şiddetle karşı olan aynı kişi, bazı sorular üzerine Hallac-ı Mansur ve Bedreddin gibi mutasavvıfları da, ölümlerinden nice yıllar sonra yeniden şer’i ahkâma göre mahkûm ediyor. Aynı kişi, Kızılbaşlara ilişkin başka bir fetvasında da, Müftü Hamza Efendi ve İbn-i Kemal’in suçlamalarını aynen yineler ve “bu tâifenin kıtâli sâir kefere kıtâlinden ehemdir” yani “bu topluluğun katledilmesi öteki kâfirlerin katledilmesinden daha önemlidir” der. (a.g.e., s. 111)
Başta Şeyhülislâm olmak üzere Osmanlı ulemasının yönetim mekanizmasındaki etkisi kuşkusuz bu kadarla bitmez. Onlar, bireyin bireyle ilişkilerini düzenleyen özel hukuktan, devletin bireyle ilişkilerini düzenleyen kamu hukukuna kadar hemen her alanda etkili ve yönlendirici olmuşlardır. Nitekim Ebussûd Efendi’nin, Kanuni döneminde devlet kanunlarını şeriat hükümleriyle “te’lif” ettiği, timar ve zeametlerle arazi rejimine ait esasların bu kişi tarafından verilen fetvalara dayandırıldığı hemen bütün araştırmacıların üzerinde birleştikleri noktalardandır. “Kanuni Sultan Süleyman, eskiden mevcut veya yeni mevzu kanunlar hakkında her türlü itirazın önüne geçmek için Ebussûd Efendi’den fetva almış ve birçok meselelerde olduğu gibi, arazi kanunlarının da şeriatle tezat teşkil etmediğini ilân sadedinde bu büyük fıkıh âliminin salâhiyetine dayanmak istemiş olmalıdır.”(7) Güçlü Padişahların yanında `destekçi’ ve `emirlere şer’i kılıf hazırlayıcı’ işlevi yüklenirken, zayıf Padişahlar üzerinde oldukça etkili ve nüfuzlu olmuşlardır.(8)
Sünnileştirme Politikası
Osmanlı yönetiminde önemli bir konuma sahip olan ulemanın ve din görevlilerinin önayak ve destekçi oldukları konulardan biri de “sünnileştirme” politikasıdır.
I. Ahmed üzerinde büyük nüfûzu bulunan Şeyh Aziz Mahmud Hüdai Efendi adında bir din adamının, “... ve her köye bir sünni imam nasboluna...” diyerek Saraya “sünnileştirme” politikası önermesi de konumuz açısından ilginçtir.(9) Aynı kişi, “içlerinde şeriat ve sünnet eseri” olmayan ve “südd-i şeriatı” yıkmak isteyen muhaliflerin yola getirilmesini de ister.
Osmanlı yönetiminin, esnaf zümresini camiye çekmek için çarşıyı, esnaf dükkanlarını ve arastaları camilerin çevresinde kurmaları da, ayrıca bilinçli bir `sünnileştirme’ politikası izlediklerini gösterir. H. Sadi Selen, şunları söylüyor: “İlk zamanlar esnaf zümresi daha ziyade tekke hayatına bağlı kaldığı halde, Osmanlılar bu zümreyi de camiye çekmek için yalnız çarşıyı değil, esnaf dükkanlarını, arastaları da Ulucami etrafında kurmuşlardır.”(10)
Bu arada üzerinde durulması ve aydınlatılması gereken noktalardan biri de, Osmanlıların gayr-ı müslim halklara karşı izlediği politikadır. Bazıları, Osmanlıların gayr-ı müslim halkları asimile etmedikleri, tersine onlara karşı son derece hoşgörülü davrandıklarını söylerler. Osmanlıların, egemenlik ve etkinlik alanlarını genişletebilmek için, duruma göre kimi zaman oldukça hoşgörülü davrandıkları doğrudur. Ancak bu, onların başka düşüncelere saygılı olmalarından kaynaklanmıyordu. Başka düşüncelere ne ölçüde saygılı oldukları yukardaki örneklerden bellidir...
Cezalandırma Yöntemleri
Osmanlı döneminde Şer’i düşünceye aykırı hareket edenlerin cezalandırılma yöntemleri oldukça ilginçtir. Bu durumda olanların; a-küreğe konulmak, b-çoluk-çocuğuyla Kıbrıs’a ya da başka yörelere sürülmek, c-aşırı bulunanları hırsızlık, kâtillik, eşkiyalık gibi suçlamalarla öldürtmek, ç-dini önderleri suda boğdurmak ya da ateşe atmak yoluyla cezalandırıldıklarını biliyoruz.(11)
İran’la ilişkide bulundukları savıyla Kızılbaşların, ya aileleriyle birlikte Kıbrıs, Modon, Koron gibi adalara sürülerek soyutlandıkları ya da hırsızlık, eşkıyalık ve başka suçlar yüklenerek idam edildikleri biliniyor.
Ahmet Refik (Altınay), Rafızilik ve benzeri düşüncedekilere karşı uygulanan yoğun kıyım ve kırımı anlatırken şöyle diyor: “Rafızilerin (defter idilüb) öldürülmeleri, bazılarının (Kızılırmağa ilka) -yani Kızılırmak’ta boğdurulmaları-, bazılarının (ihrak-ı binnar) edilmeleri -yani ateşe atılmaları- muntazam bir sistem dahilinde tatbik edilmiştir. Rafızileri bulup ortaya çıkarmak için casuslar tayin olunduğu gibi, Bektaşi zaviyeleri de, edilen ihbar üzerine, teftiş altında bulundurulmuştur.”(12)
Osmanlı kaynaklarında, Alevi, Kızılbaş, Rafızi, Bektaşi, Simavi (Bedreddiniler), Işık (Babailer) öğretilerine bağlı insanların izlendiğine, cezalandırıldığına ve kitaplarının yakıldığına ilişkin sayısız bilgi ve belge vardır. Bu tür izleme, kovuşturma ve cezalandırmaların, Halifeliğin alınmasıyla iyice arttığını, Pir Sultan’ın yaşadığı dönemde alabildiğine yoğunluk kazandığını da vurgulayalım. (Sadece 1558-1591 yıllarına ilişkin belgeler için A. Refik’in Osmanlı Devrinde Rafızilik ve Bektaşilik adlı kitabına bakmak, bu konuda bilgi vermeye yeterlidir.)
Osmanlı resmi belgelerinde, bugün olduğu gibi, emekçiler arasında yaygınlaşan düşüncelerin yanısıra çeşitli kitapların izlenmesi, kovuşturulması konusunda da sayısız buyruk vardır. Bu konudaki buyruklarda genellikle, bu kitapların “şeriata aykırı rafızi kitapları” olduğu belirtilir ve “zikrolunan kitaplar her kande ise ele getürüb, mezkûrları habsedüb, vukûu üzre yazub arzedesin” denir.
Onsekizinci yüzyılda Karahisar Mutasarrıfı Kanyiyici Bekir Paşa’nın, Emre köyü halkını yukardaki gerekçelerle suçlayarak, köyün tekkesine doldurup yakması da bu ilginç örneklerden biridir.(13)
Sonuç
Lâikliği, çoğu kez söylendiği gibi salt “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” olarak algılamak açıktır ki yanlıştır. Laiklik, dinsel kurumların toplum yaşamındaki etkilerini , izlerini kaldırmayı ve bu etkilerden arındırılmış, bilimsel düşünen kafalardan oluşmuş bir toplumsal yapılanmayı gerektirir.
Öyleyse, tüm bunlardan sonra “Osmanlı’nın lâikliği” savı bir “safsata”dan ileri gidebilir mi?.. Tabii, burada sorgulanması gereken temel hususlardan biri de, bugünkü Devlet yapılanmasıdır. Şeyhülislamlık makamını kaldırıp yerine Diyanet İşleri Başkanlığı’nı ikame eden; ilk iş olarak Türk- İslâm Sentezi doğrultusunda Kur’an tefsiri yapan; Aleviler’in ibaret yerlerini kapatıp âyinlerini yasaklayan, dahası cezalandıran; Koçgiri ve Dersim katliamlarına imza atan; “Alevi” ismiyle örgütlenmeyi yasaklayan; daha 20. yüzyılın sonlarında Maraş, Çorum , Sivas ve Gazi gibi birçok katliama ortak olan; askeri yönetim ve devamında Osmanlı’ya bile rahmet okutup Alevi köylere zorla vami yaptıran bir irade ve uygulama sizce lâiklik ve demokrasiyle bağdaşır mı?..
Kaynaklar
1- Muzaffer Sencer: Dinin Türk Toplumuna Etkileri; İst. 1968, s. 90
2- F. Engels: Almanya’da Köylü Savaşı; İst. 1967, s. 43
3- Manfred Buhr-Alfred Kosing: Marksçı-Leninci Felsefe Sözlüğü, Feodalizm maddesi, İst. 1976, s. 116
4- a) Prof. Dr. Şehabettin Tekindağ: „Yeni Kaynak ve Vesikaların Işığı Altında Yavuz Sultan Selim’in İran Seferi“; İst. Ün. Ed. Fak. Tarih Dergisi, sayı:22, Mart 1967
b) İsmail Beşikçi: Doğu Anadolu’nun Düzeni; İst. 1969, s.170-171
c) Dr. Ahmet Asrar: Kanuni Devrinde Osmanlıların Dini Siyaseti ve İslam Alemi, İst. 1972
ç) Mehmet Bayrak: Pir Sultan Abdal; Ank. 1986, s. 37-38
5- Prof. Dr. Şerafettin Turan: İbn Kemal’in Tevârih-i Âl-i Osman’ına yazdığı giriş; VII. Defter, TTK yay. 1957, s. XVI
6- Prof. Dr. M. Cavid Baysun: „Şeyhülislâm Ebussûd Efendi“ maddesi; İslâm Ansiklopedisi, Cilt-4
7- Mehmet Ertuğrul Düzdağ: Şeyhülislâm Ebussûd Efendi Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı; İst. 1972, s. 109
8- Ahmed Refik (Altınay): Osmanlı Devrinde Hoca Nüfûzu; İst. 1933,
9- Ahmed Refik (Altınay): Osmanlı Devrinde (On Altıncı Asırda) Rafızilik ve Bektaşilik (1558-1591); İst. 1932, s. 12
10- Prof. Dr. H. Sadi Selen: „16’ncı ve 17’nci Yüzyıllarda Anadolu’nun Köy ve Küçük Şehir Hayatı“; III. Türk, Tarih Kongresi (Bildiriler); TTK. 1948, s. 595
11-Dr. Bekir Sıdkı Kütükoğlu: Osmanlı – İran Siyasi Münasebetleri, İst. 1962, s.9
12- Ahmed Refik (Altınay): Osmanlı Devrinde Rafızilik ve Bektaşilik; s. 12
13- Edip Ali Baki: Şeriye Sicillerine Göre Afyonkarahisar’da 17-18’inci Asırlarda Meçhul Halk Tarihinden Yapraklar; 1951, s. 20-23
|