İttihad ve Terakki Partisi Lideri Talat Paşa, Sadrazam (Başbakan) olduğu ilk günlerde, Parti Meclisi’ni toplayarak; Anadolu ve Mezopotamya’daki ulusal ve inançsal azınlıklar üzerinde araştırma raporları hazırlanarak, Parti'nin yeni ilkeleri doğrultusunda politikalar üretilmesi direktifini veriyor.
Bunun üzerine, İttihad ve Terakki Partisi Genel Merkez Hocası (Danışmanı) Ziya Gökalp, Talat Paşa'dan aldığı direktif doğrultusunda yeni politikalarını şöyle açıklıyor:
“Biz, siyasi bir inkılâp (devrim) yaptık. Yani meşruti bir yönetim oluşturmakla kalıp değiştirdik. Oysa en büyük devrim, toplumsal devrimdir. Sosyal yapımızda, kültür alanında yapabileceğimiz devrimler, en büyüğü ve en verimlisi olacaktır. Bu da, ancak Türk toplumunun morfolojik ve sosyolojik yapısını tanımakla olur. Bunların başında Anadolu’nun çeşitli dinsel inançları, tarikatlar, sekt’ler ve Türkmen aşiretleri gelir. Bu kurumları incelemek üzere bilim gücü tam olan arkadaşları, bu kutuyu açmaları için gönderelim.” (Bkz. Enver Behnan Şapolyo: Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi’nden aktarılarak, N. Birdoğan: İttihad ve Terakki’nin Alevilik-Bektaşilik Araştırması (Baha Said Bey), Berfin Yay. İst. 1994)
Alınan karar üzerine Parti Genel Merkezi, Kürtler’i incelemek üzere daha çok Habil Adem olarak bilinen Naci İsmail (Pelister)’i, Kızılbaş ve Bektaşiler’i incelemek üzere Baha Said’i, Ahiler’i incelemek üzere Bursalı Mehmed Tahir (Olgun)’u ve Hasan Fehmi (Turgal)’ı, Ermeniler’i incelemek üzere Esat Uras’ı görevlendiriyor.
1001 Adlı Milli Emniyetçi Etno-Politika Uzmanı
Bunlardan özellikle Naci İsmail Pelister'in (Habil Adem) çalışmaları büyük bir gizlilik içinde, daha çok Alman bilimadamlarının adıyla yürütülüyor. Kendisi de; 1929 yılında “Doğu Anadolu Şarkı ve Oyunları” adıyla bir kitap yayımlayan Prof. Mahmut Ragıp Gazimihal’e yaptığı açıklamada; ileri sürülen tezlerin ciddiye alınması için böyle bir yolun izlendiğini söylüyor. Abidin Nesimi gibi kendisini tanıyan zamanın solcu aydınları bile, bu kitapların gerçekte Batı dillerinden çevrildiğini sanmaktadırlar. Sözgelimi şöyle diyor Abidin Nesimi:
“Osmanlı Devleti’nin Emniyet’i, özellikle Türkmen ve Kürt halklarının o dönemdeki durumlarını saptamak üzere Batı’dan, Almanya’dan uzmanlar getirtmişti. Ayrıca Habil Adem’e birçok kitapların da Türkçeye çevrilmesini vermişti.” (Bkz. A. Nesimi: Yılların İçinden; Gözlem yay. İst. 1977, s. 111)
Oysa, İttahadçıların bu “Kürt” uzmanı, birçok Batılı takma isim kullanan Arnavut kökenli Naci İsmail (Pelister)’den başkası değildi. Münih'te felsefe eğitimi yapan bu kişi, Talat ve Enver Paşalar'ın yakın arkadaşıdır. Bunun içindir ki, yönetimin, 1912'de yapılan Selanik Kongresi'yle bütünüyle Balkanlı kadroların eline geçmesiyle birlikte bu kişi çağrılarak, yeni oluşuturulan Milli Emniyet Teşkilatı'nda uzman olarak görevlendiriliyor. Türkler ve Müslümanlar dışında kalan diğer etnik toplulukların yanısıra, demografik yapıyı değiştirme, mecburi iskân ve asimilasyon gibi kritik konularda Devlet adına raporlar hazırlayan bu kişi, çalışmalarının tümünde Dr. Friç, Dr.Frayliç, Prof.Bukert, Prof.Libah gibi düzmece isimler kullanıyor… Bu şahıs, daha sonra Aşiretler ve Göçmenler Genel Müdürlüğü'nde görevini sürdürüyor ve yayınlar yapıyor.
Bu aşamada, Aşair ve Muhacirin Umum Müdürlüğü’nde yani Aşiretler ve Göçmenler Genel Müdürlüğü’nde görev yapanlardan biri de, 1940'larda İstanbul'da matbaası yakılacak ve sonradan sürgün hayatı yaşayacak olan Zekeriya Sertel’dir. Genel Müdür ise, sonradan Cumhuriyet döneminde birçok önemli görevler yapan ve "ırkçı" kimliğiyle tanınan Şükrü Kaya’dır: “Şükrü Kaya, bana aşiretler hakkında önce bilimsel bir çalışma yapmak gerektiğini söyledi. Memlekette aşiretlerin sayısı ne idi? Gelenekleri, adetleri nasıldı? Önce, bunları bilmek ve ona göre işe girişmek gerekti. Bu kuruluşta kaldığım iki yıl içerisinde, biri aşiretler, biri tarikatlar konusunda iki etraflı dosya hazırladım. Aşiretlerin çoğu Alevi idi. bu bakımdan Aleviliği ve tarikatları öğrenmek gerekti. Böylece iki koldan araştırmalar yaptım.” (Bkz. Z. Sertel: Hatırladıklarım)
Güdümlü Alevilik- Bektaşilik Araştırması
Yine Ziya Gökalp’nın yönlendirmesi ve İttihad yönetiminin görevlendirmesiyle harekete geçerek bir “Alevilik Bektaşilik Araştırması” hazırlayan Baha Said de aynı ekip içinde yer alıyordu. Baha Said, “Milli Mücadele” yıllarında da bizzat Mustafa Kemal tarafından halk desteğini sağlamak üzere İrşad Heyeti’nde görevlendiriliyor; Cumhuriyet’in ilanından sonraysa 1925’te Tayyare Müfettişliğine atanıyor. Baha Said, bu kez Cumhuriyet yönetimi adına “Anadolu’yu karış karış dolaşıyor, Türk kabilelerinin ve özellikle Doğu illerindeki dağlık bölgelerde yaşayan ahali ve aşiretlerin soy, mezhep ve geleneklerini inceleyen” bir çalışma yapıyor (Bkz. İsmail Görkem: Türk Folklor Araştırmaları Tarihinde Milli Talim ve Terbiye Cemiyeti ve Baha Said Bey’in Yeri )
Öyle görünüyor ki, Ziya Gökalp, İttihadçılar döneminde başlattıkları Aşiretlerin iskânı ve asimilasyonu sürecine Kemalist yönetim döneminde kendisi de bizzat katılarak, son görevini yerine getirmek istemiştir. Nitekim damadı Ali Nüzhet Göksel, bir yazısında konuyla ilgili şu bilgileri vermektedir:
“Şark vilayetlerindeki aşiretlerin iskânı meselesini, Rıza Nur benimsedi. Ve ilmi şekilde resmen işe başlamak üzere Ziya Gökalp’tan bir tetkik eseri istedi. Gökalp da Diyarbakır ve havalisinden başlayarak, aşiretler arasında bulunan ve Türklüklerini muhafaza edenlerle iktisadi sebepler yüzünden Kürtleşen Türklerin, dillerini, tarihlerini, ırk ve âdetlerini göz önüne alarak bunları Türkleştirmek hususunda bazı etnografik tetkiklerle işe başlaması metodlarını yüz sayfalık bir deftere yazıp, Rıza Nur’a gönderdi.
Bu tetkik (inceleme), Vekiller Heyeti’nce (Bakanlar Kurulu’nca) çok beğenildi. Atatürk takdir etti. Gökalp’a üçyüz lira gönderdiler ve ayrıca bütün vilayetlerde bir tetkik seyahatına (inceleme gezisine) çıkması için arzularını sordular. Gökalp, o zaman hastaydı. Elinde çalışacak seçkin gençler yoktu. Bu seyahatı, sulh (barış) zamanına bıraktılar. Gökalp öldü.” (Bkz. Doğu Dergisi, sayı: 12)
Aslında, Ziya Gökalp’ın bu önerisinin yeni bir şey olmadığı, daha İttihad ve Terakki yönetimi döneminde Devlet eliyle bu tür yayınlar yapıldığı bilinmektedir. Nitekim “Kürt Uzmanı” Arnavut kökenli Naci İsmail (Pelister)’e yabancı bilim adamları adıyla Kürdler (İst. 1918) konusunda kitap hazırlatan Türkçü İttihad ve Terakki Yönetimi’nin; Aşiretler konusunda da aynı kişiye raporlar ve kitaplar hazırlattığı biliniyor. Örneğin bu kişi, 1334/1918’de “Dr. Frayliç ve Mühendis Ravlig” adlarıyla Türkmen Aşiretleri adlı bir kitap yayımlıyor. Aynı kişinin “Kürd Aşiretlerinin Usul-ü İskanları, “Arab Aşiretlerinin Usul-ü İskânları, “İran Türkmenleri” ve “Türkistan Türkmenleri” konulu, bugün ulaşamadığımız kitapları da yazdığı biliniyor.
Demem o ki, Ziya Gökalp’ın önerdiği bu proje yeni bir proje değil; tersine İttihad ve Terakki Yönetimi’nin başlattığı bir plan. İşin ilginç yanı, bu rapor ve kitapların tamamının, doğrudan devlet tarafından yayımlanmış olması. “Habil Adem (H.A.)” takma adını da kullanan, ancak çalışmalarını başta Almanlar olmak üzere Batılı bilimadamlarının adıyla yayımlayan Naci İsmail (Pelister), bu kez Ankara Hükümeti’ne yanaşarak 1923’de yayımladığı “Ankara ve Avrupa Siyaseti” adlı kitabında, eski eserlerinin tamamının eski Hükümet hesabına yazıldığını şöylece açıklıyor:
“Bu âsârın kâffesi (bu eserlerin bütünü) hükümet hesabına yazılmış olup, bir kısmı mülga Emniyet-i Umumiye (şimdi dağıtılmış Emniyet Genel Müdürlüğü), bir kısmı Aşair ve Muhacirin Müdüriyet-i Umumiyesi (Aşiretler ve Göçmenler Genel Müdürlüğü) ve bir kısmı da Nüfus ve İdare-i Umur Vilâyât Müdüriyetlerimizin (Nüfus ve İl Genel İdare Müdürlüklerinin) mühimmeleridir (uğraşlarındandır, etkinliklerindendir)” (Bkz. M. Şahin-Y. Akyol: “Habil Adem ya da Nam-ı Diğer Naci İsmail (Pelister) Hakkında”, Toplumsal Tarih Dergisi, sayı: 12/1994, s. 22)
İttihadçıların yönetimi ele almalarıyla birlikte Almanya’dan getirtilen Naci İsmail (Habil Adem), yukarda da vurguladığımız gibi, önce Osmanlı Milli Emniyet Teşkilatı’nda, ardından da 1913 yılında İçişleri Bakanlığı’na bağlı olarak kurulan Aşair ve Muhacirin Müdüriyet-i Umumiyesi’nde yani “Aşiretler ve Göçmenler Genel Müdürlüğü”nde uzman olarak görevlendiriliyor. Bu aşamada, yukarıda andığımız çalışmalara ek olarak “Beynelmilel Usulü’t-Temsil/İskan-ı Muhacirin” (İst. 1918) gibi göçmenlerin yerleştirilmesine ve uluslararası asimilasyon yöntemlerine ilişkin çalışmalar da yapıyor. Aynı kişinin, devlet adına elattığı konulardan biri de Alevilik, Bektaşilik gibi Anadolu’daki
ve Mezopotamya’daki muhalif öğretilerdir. Bu konularda da, “Anadolu’da Gayr-i Sünni Cemaatler”, “Bektaşi Tarikatı” ve “Anadolu’da Türk Dinleri” türünden çalışmalar yaptığı biliniyor.
Bu nedenle, Ziya Gökalp gibi gayr-i Türk kökenli “Türkçü”ler, bir bakıma Cumhuriyet döneminde, İttihadçıların başlatıp yarım bıraktığı bir planı hayata geçirmeye çalışıyorlar... Ziya Gökalp, gönüllü olarak, para karşılığı tamamen güdümlü bir çabanın içine girerek, çalışmasını üç ayda tamamlıyor. Tümü 99 sayfa tutan ve iki rapordan oluşan bu inceleme, toplam dört nüsha olarak hazırlanıyor. (Diyarbekirli Kürt aydınlarından Ahmed Cemil (Asena)’nın da “Aşiretler” adıyla henüz yayımlanmamış 239 sayfalık bir çalışmasının Türk İnkılap Tarihi Enstitisünde bulunduğu biliniyor. Bunun, Ziya Gökalp’ın çalışmasından önce mi, sonra mı olduğunu bilmiyorum. (Bkz. Ş. Beysanoğlu: Diyarbakırlı Fikir ve Sanat Adamları’ndan aktarılarak, Malmisanıj: Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti ve Gazetesi; Apec yay. 1998, s. 88).
İttihad yönetiminin ve Ziya Gökalp’ın Aşiretlere ilişkin önerisi, Cumhuriyet döneminde Kürt illerinde hüküm süren Umumi Müfettişlikler’ce de benimsenmiş ve Kürt aşiretlerinin dökümlerinin çıkarılması çalışmaları yürütülegelmiştir.
Ziya Gökalp’ın, sadece dört nüsha olarak hazırlanan “Kürt Aşiretleri Hakkında İçtimai (Sosyolojik) Tetkikler” çalışmasının dağıtımı da ilginçtir:
- Bir nüsha, doğrudan Atatürk’e gönderiliyor. Ve daha sonra Atatürk tarafından, 1925 yılından sonra Şark İlleri Asayiş Müşavirliği’ne ve Türk Ocakları Genel Koordinatörlüğü’ne atanan Hasan Reşit Tankut’a, yararlanması için veriliyor.
- İkinci nüsha, Hükümet adına bu çalışmaya aracılık eden Dr. Rıza Nur’a veriliyor. Bu nüsha, şimdi Sinop’taki Rıza Nur Kütüphanesi’ndedir.
- Üçüncü nüsha, Ziya Gökalp’ın varisleri tarafından Türk Tarih Kurumu’na satılıyor.
- Dördüncü nüshanın verildiği kişi de ilginç bir kişiliktir. Evet, dördüncü nüsha önce İttihadçılar, sonra Kemalistler adına Bektaşilik ve Alevi Aşiretleri üzerine çalışmalar yapan Çerkez kökenli İttihadçı Baha Said’e veriliyor. Bu nüsha, daha sonra Urfa eski milletvekillerinden ve Kürt Grameri yazarlarından Kemal Badıllı’ya, ondan da Şevket Beysanoğlu’na geçiyor.
Baha Said’in kimliğine gelince. Baha Said, Dağıstanlı bir Çerkez’dir. 1882’de Biga’da doğuyor. Yüzbaşı rütbesinde iken ordudan ayrılarak İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin militan kadrosu içinde yeralıyor. “Karakol Cemiyeti” adlı gizli direniş örgütünün kurucularındandır. 1939 yılında ölen bu eski İttihadçı, Rusça dahil beş dil biliyordu. (Bkz. Sefer E. Berzeg: Türkiye Kurtuluş Savaşı’nda Çerkes Göçmenleri).
Bilindiği gibi, Ziya Gökalp’ın çalışmasının dördüncü nüshasının verildiği Baha Said Bey, İttihadçıların ve Cumhuriyetçilerin Alevi-Bektaşi Politikası’nın temellerini atan İttihadçı ideologlardan biridir. Bu kişi, İttihad-Terakki iktidarı döneminde 1914-1915 yılları arasında Devlet adına bir “Alevilik Bektaşilik Araşıtırması” hazırlıyor (Bkz. Nejat Birdoğan: İttihad-Terakki’nin Alevilik Bektaşilik Araştırması (Baha Said Bey), Berfin yay. İst. 1994).
Baha Said’in, İttihad ve Terakki Partisi Genel Merkez Hocası (Danışmanı) Ziya Gökalp’ın önerisi üzerine hazırladığı bu rapor, gizli politikalar halinde değerlendirilirken; Cumhuriyet döneminde 1926-27 yıllarında bilince çıkarılarak Türk Yurdu adlı Türkçü dergide yayımlanıyordu. Bu da, her iki dönemdeki politikaların devamlılığının bir başka göstergesiydi...
Meşrutiyet döneminde hazırlanan ancak bütünüyle uygulamaya konulamayan bu rapor, Cumhuriyet döneminde yayımlandığı gibi; gerek Kemalist olarak bilinen ünlü yazarlar, gerekse gazeteciler, Kızılbaşlığı ve Kızılbaşları aşağılayan yazılar ve yazı dizileriyle bu politikaya eşlik ederler. Öyle ki, yönetimin yarı-resmi gazetesi Cumhuriyet'in haftalık ekinde tefrika edilen "Dersim Kızılbaşları" konulu bir yazı dizisi, Kızılbaşları pirlerinden, rehberlerinden, mürşidlerinden, ocaklarından ve dinlerinden nefret ettirmek için sayısız iftiralara ve suçlamalara yer verir… (Bkz. M. Bayrak: Ortaçağ'dan Modern Çağa Alevilik, Özge yay. Ank. 2004).
İttihadçı bilirkişi Naci İsmail Pelister, Ermeni katliamı sonrasında Balkanlar'dan getirilecek muhacirlerle , ülke içinden göçürtülerek mecburi iskâna tabi tutulacak ve asimile edilecek aşiretlere göre ikili bir plan yapıyor. Başlıklar halinde plan şöyle:
Şube: 1- Vatan dışındaki göçmenler
1- Sömürgelerde yalnızca tek bir topluluk oluşturmak,
2- Sömürgelerdeki halkları asimile ederek, birleşik bir ulusal topluluk oluşturmak,
3- Sömürgelerdeki halkı yokederek yerleşmek,
Şube: 2- Vatan içindeki göçmenler
4- Ülke içindeki halkı ülke içinde başka bir yere yerleştirmek
5- Ülke dışından ülkeye göçmen getirmek,
6- Ekonomik kazanç için gelen ve kendikendilerine yerleşen göçmenlere karşı uygun bir yönetim izlemek.
İttihad yönetiminin Aşiretlerin asimilasyonuna ilişkin planı da 1925’ten başlayarak adım adım uygulamaya konur. 1925’te uygulamaya konan Şark Islahat Planı’nda bu konuda hükümler bulunduğu gibi, 1927’de “Bazı Kişilerin Doğu İllerinden Batıya Nakline Dair Kanun”, 1934’te “2510 Sayılı Mecburi İskân Kanunu” ve 1935’te “Tunceli Kanunu” çıkarılır. 1936’da ise, Ankara’da, İçişleri Bakanı’nın başkanlığında Genel Müfettişlikler Toplantısı düzenleniyordu. Toplantıya genel müfettişlerin yanısıra, Genelkurmay temsilcisi ve diğer yetkililer katılıyordu.
1934’te Şark İllleri Genel Müfettişi olup, Kürt sorunu ile ilgili bir rapor hazırlayan Avni Doğan, sözkonusu toplantıda ele alınan konuları şöyle özetliyor: “Toplantıda görüşülen çeşitli meseleler içinde Şark vilayetlerinde ıslahat yapılması, ırk ve din meselelerinin halli, Türk kültürünün yaygınlaştırılması ve anasırın (etnik toplulukların) temsili (asimilasyonu) belli başlı bir yer tutmuştur.” (Bkz. M. Bayrak: Kürdoloji Belgeleri, s. s. 263)
Sonuç
Türkiye Cumhuriyeti’nin temel taşlarından biri olduğu söylenen ve başta Aleviler olmak üzere heterodoks düşünce mensuplarını bir yanılsamayla “tek yanlı bir aşka” ikna eden Laiklik ilkesi de, esasen yukarıdaki amaç için kullanılageldi.
Yıllar önce “Atatürkçülük çağımıza yanıt verebilir mi?” konulu bir yazımda; TC’nin niteliklerinden “Laiklik” için şunları söylemiştim:
“Laiklik uygulamasının, batıdaki ‘laisizm’le hiç bir ilişkisi bulunmuyor. Kemalist yönetimin yaptığı şey; Padişah ailesinin kişiliğinde temsil edilen ve Evkaf ve Şer’iye Nezaretince yürütülen din işlerini kendi güdümüne almak ve bir çeşit Türkçü Devlet Müslümanlığı yaratmaktır. Yoksa başta Alevi toplumu olmak üzere, diğer inanç ve kültür toplulukları yoksanmış ve bunlar hiç bir zaman özgül ve özgür gelişimlerini sağlayamamışlardır. Bugünkü uygulama ise, bir adı Türk-İslam sentezi olan Alaturka faşizmden başka bir şey değildir.”
Bu belirlememden iki yıl sonra, Kur’anın çağdaş tefsiri dolayısıyla Hürriyet gazetesinde çıkan bir araştırma-haber, söylediklerimizi tümüyle belgeler ve doğrular nitelikteydi. Metin Yüksel imzalı araştırma-haberinde, Atatürk’ün 1926 yılında Diyanet İşleri Riyaseti aracılığıyla Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’a hazırlattığı ilk Kur’an Tefsiri’nde, Devlet eliyle nasıl bir Türkçü-Müslümanlık ve toplumsal yapılanma gerçekleştirilmek istendiği çarpıcı ifadelerle ortaya konuyor. İşte, Atatürk’ün Diyanet’e verdiği talimat: “Atatürk, başta Alevilik olmak üzere ehl-i sünnet (Sünnilik) dışındaki görüşlere ve Hanefilik dışındaki diğer Sünni mezheplerin görüşlerine tefsirde yer verilmesini istemiyordu. (...) Atatürk, hüküm içeren âyetlerin de Türk-İslam geleneği gözönünde bulundurularak yorumlanmasını arzu ediyordu.” (Bkz. Hürriyet, 19 Kasım 1997)
İşte, size kutsanan cumhuriyet ve laiklik. Fazla yoruma bilmem gerek var mı?..
|