"Modern Türk Edebiyatında Köy ve Köylü" konusunda
yapılan ilk incelemede (1); Tanzimattan sonra Anadolu köylüsünün
ilkin 1890'da yayımlanan Nabizâde Nâzım'ın "Karabibik" hikayesi ve Ebubekir Hazım
Tepeyran'ın 1909'da yayımlanan "Küçük Paşa" adlı küçük romanıyla edebiyata girdiği
savunuluyordu.
Daha sonra Dr. Cahit Kavcar, "Karabibik"in Türk Edebiyatında köyü ve köylüyü işleyen
ilk hikaye olmadığını; daha önce Ahmet Mithat'ın
1877'de "Bir Gerçek
Hikâye" ve 1886'da "Bahtiyarlık" gibi
hikayeleriyle; Mizancı Murad'ın ise 1892'de
"Turfanda mı
Yoksa Turfa mı" romanıyla köyü işlediğini
ortaya koydu. (2)
Ahmet Mithat'ın "Letâyif-i Rivâyât" dizisinin 6. Bölümü de "Köy Düğünü" adını
taşıyordu. (İst.1302/1886 )
Bundan 15 yıl kadar sonra Hüseyin Cahit Yalçın'ın da "Köy Düğünü" adıyla bir küçük hikâye yazdığı
görülüyordu. (Hayat-ı
Muhayyel içinde, 1899) (3)
Ancak bunların ve daha sonra çıkan çalışmaların
hiçbirinde, (4) ilk örneklerden biri olmasına rağmen
Abdülahad Nuri'nin
1890 tarihli "Kürd
Düğünü" adlı hikayesine yer verilmiyor ve
değinilmiyordu. (5)
Abdülahad Nuri Kimdir?
Bu isim ilk defa "Kürd Düğünü" kitapçığı dolayısıyla
dikkatimi çekti. (6) Uzun aramalardan sonra adı geçen kitapçığı
bulup çevrim yazısını yaptım. Ancak bu kez
de yazarı hakkında bilgilenmek gerekiyordu. Başvurduğum
kaynakların tümünde bu kişiye değil aynı
adı taşıyan ve 16-17. yüzyıllarda yaşamış
Sivaslı mutasavuf Abdülahad Nuri'ye rastlıyordum.
Oysa yaptığım incelemeler sonucu adı
geçenin değişik dallarda 20'yi aşkın eserine
rastlıyordum. (7) Bunların kimi tarihi, kimi edebi,
kimiyse hukuki çalışmalardı. Çalışmaları
arasında Divanü Lugati't-Türk'ü değerlendiren
Atalar Sözü (1329/1913)
gibi dil çalışmaları ile Arapça ve Farsça'dan
çevirileri vardı. Buna rağmen kaynaklarda hemen hiç
yer verilmemesi ilginçti. Sınırlı yerlerdeki
bilgiler de hep birbirinin tekrarı niteliğindeydi.
(8)
Bu kaynaklardan şu bilgiler veriliyor:
"Abdülahad Nuri. Yazar, dilci. (Boyabat ?-İstanbul 1927) Zamanın
yaygın fikir hareketlerine katıldı. Abdülhamid
devrinde sürgüne gönderildi. Türkçülük akımını
benimsedi. Mütarekede Kürt Mustafa Divan-ı Harbi tarafından
mahkûm edildi. Hapisten kaçıp Anadolu'ya geçti (1922).
Milli Mücadele sırasında Kastamonu'da ilmi çalışmalar
ve gazetecilik yaptı. Bir süre bu ilde yayımlanan
Açıksöz gazetesinin başmakalelerini yazdı (1922).
Milli Mücadele sona erdikten sonra, eskiden de çalıştığı
Seyrûsefain (Denizyolları) idaresindeki işine döndü.
Arapça ve Farsça bilen Abdülahad
Nuri, tarih ve edebiyata dair yirmiden fazla eser meydana
getirdi. Divanü Lûgat-it Türk'deki savları (atasözleri)
ilk defa toplayıp izahlarla yayımladı.
Eserleri: Atalarsözü-Eski
savlar (Divanü Lûgat-it Türk'den alınan 251 sav'ın
günün Türkçesine çevrilmiş şekli ve İstanbul
lehçesinde bulunabilen karşılıkları ile
münasebetleri açıklanarak, basımına 1917'de,
İstanbul'da başlamış 1923'te, Kastamonu'da
tamamlamıştır.
Diğer eserleri: İsfendiyar
Oğulları Meskûkatı, Halep Kitabeleri, Edirne
Tarihi Sakiname-i Nurî (Farsça), Kürd
Düğünü (hikâye), Sâdi
ve Gülistan, Nidayı Intikam, Yunan Harbi Destanı."
Abdülahad Nuri'nin eserlerinin çoğu İstanbul'da
basılmış ve İstanbul kütüphanelerinde bulunuyor.
Ancak İçki, Sâkinâme ve Yunan Harbi Destanı gibi kimi kitaplarını
ise memleketi Kastamonu'da bastığı görülüyor.
(9)
Buradaki bilgilere şu hususları da eklememiz gerekiyor:
Abdülahad Nuri, 1860-70 yılları arasında Boyabat'ta
doğuyor. Bazı sözlü kaynaklar onun Cidde'li olduğunu
söylüyorlar. Ancak bu konuda yazılı bir kaynak yok.
"İçki" adlı manzum kitabına yazdığı
önsözde, Sakinâme
adlı Farsça kitabını Cidde'de sürgünde iken yazdığını
söylüyor. (9)
Türkçe dışında Arapça ve Farsça bilen yazarın
öğrenim durumu konusunda yeterli bilgi bulunmuyor. Ancak
onun politik mücadelesi ve yaşamı dışında
Sinop'ta Bidayet Mahkemesi Başkâtipliği, uzun yıllar
İstanbul'da Seyr-i Sefayin İdaresinde (Denizyolları)
Evrak Müdürlüğü ve 1920'li yıllarda Kastamonu'da avukatlık
ve Baro yöneticiliği yaptığı biliniyor.
1927 yılı Ağustos ayında ölüyor ve Beşiktaş'taki
Maçka Mezarlığına gömülüyor.
Abdülahad Nuri'nin yaşamının önemli bir bölümü,
önce İttihadçı sonra Kemalist çizgide politik mücadele
ile geçiyor. Mütareke yıllarında görevi başındayken
tutuklanarak Kürt Mustafa Divan-ı Harbi'ne veriliyor. İdam
edilmek üzereyken arkadaşlarınca Anadolu'ya kaçırılıyor
ve Kastamonu'ya geliyor. Orada Açıksöz
Gazetesi'nde başmakaleler, şiirler, destanlar
ve tarihi konularda makaleler yazıyor. Özellikle tarihi
incelemeleri, eski eserler ve paralar konusundaki yazıları
büyük bir ilgi ile izleniyor. (11)
A.Nuri, 1922 yılındaysa "Doğu" adıyla 15 günlük
bir dergiyi 8 sayı çıkarıyor. Derginin Sahibi
ve Başyazarı Abdülahad
Nuri, Yazıişleri Müdürü ise hemşehrisi İsmail Hakkı (Uzunçarşılı)dır.
Aslında A.Nuri, Açıkgöz Gazetesi içinde de sonradan
ünlenecek birçok kişi ile çalışır. Bunlardan
bazıları şunlardır: Hasan
Fehmi (Turgal), Dr. Fazıl Berki, İsmail Habib (Sevük),
Ahmet Hamdi Çelen, Hüsnü (Açıksöz), İsmail Hakkı
(Uzunçarşılı), eski Eğitim Bakanlarından
Necati Bey, Arif Nihat (Asya), Orhan Şaik (Gökyay), Talat
Mümtaz (Yaman) ve
Musa Kâzım vb.
Abdülahad Nuri'nin yaşamında gözden kaçırılmaması
gereken ayrıntılardan biri de, onun, Atatürk'ün Dışişleri
Bakanlarından Yusuf Kemal Tengirşek'in ağabeyisi olmasıdır.
Bu ayrıntı şu açıdan önemlidir. Bu sınırlı
bilgi kaynaklarında bulamadığımız kimi
ilginç ve önemli ayrıntıları, kardeşi Tengirşek'in
anılarında buluyoruz.
Tengirşek'in "Vatan Hizmeti"nde adıyla yayımlanan anılarında
(12), A. Nuri'nin yaşamı konusunda da ilginç hususlar
ve anekdotlar görüyoruz. Hatta "Kürd Düğünü" ve "Ölen Kızım" gibi kitapları başta olmak üzere
kimi eserlerinin yazılış nedenlerini ve öykülerini
de buradan öğreniyoruz.
Sözgelimi bir yerde ağabeyisi A. Nuri'nin Kastamonu'daki
sürgün yaşamını şu canlı gözlemlerle
veriyor: "Tatilde
Kastamonu'da sürgün olan ağabeyim Nuri Bey'in yanına
gittim. Annem büyük ağabeyimle beraber Boyabat'ta idi.
Nuri ağabeyim Kastamonu'da oturuyordu. Ağabeyim İstanbul'da
iken elini kolunu bağlayan istibdattan bezmiş hürriyet
için çalışmak üzere Cemiyete girmişti ve onun
için de Kastamonu'ya sürülmüştü."(age, s. 58)
Abdülahad Nuri'nin Kastamonu'dan Cide'ye sürülmesi ise kardeşi
Tengirşek'in anılarına şöyle yansır:
"Efkâr-ı fesedesinden
(sakıncalı düşüncelerinden) dolayı Kastamonu'ya
sürülmüş olan ağabeyim, orada yine halkı ifsat
ediyormuş. Vali Enis Paşa bunu haber almış;
ağabeyimi o zaman dünya ile münasebeti pek nadir olan Cide'ye
sürmeye karar vermiş." (age, s.73)
Yine anılardan öğreniyoruz ki, A. Nuri'nin babası
uzun yıllar Şeriye Mahkemesi Kadısı ve Bidayet
Mahkemesi Reisi olarak Harput/Elazığ, Peri, Palu ve
Çapakçur gibi Kürt yoğunluklu il ve ilçelerde görev yapmış
ve buralardaki izlenim ve gözlemler de onun kimi eserlerine
yansımış. Sözgelimi "Kürd
Düğünü" hikayesinin böyle bir izlenimin ürünü
olduğu anlaşılıyor.
Tengirşek'in şu anlatımlarının da
A. Nuri'nin "Ölen
Kızım" adlı manzum destanını
çağrıştırmaması mümkün değil:
"Ağabeylerimin
hiçbiri evli değildi. Büyük ağabeyimi babam Koçgiri'de
(13) kadı iken bir kızla nişanlamışlar,
ikisinin de yaşları küçük olduğundan yedi yıl
nişanlı durmuşlar. Bu arada kız ölmüş.
Ağabeyim kızın sevgisinden deli gibi olmuş;
yalnız başına yaşamış; kız
hakkında büyük bir divan teşkil edecek şiirler
yazmakla vakit geçirmişti. Kendini içkiye verdiğinden
bazen çok sarhoş olurdu. Ben o zaman hiç sesimi çıkarmadan
bir köşeye siner otururdum." (age, s. 9)
A. Nuri'nin destanlarından birini "ölen bir kıza"
yazması, diğerini de sonradan bıraktığı
"içki"
üzerine düzmesi bir tesadüf olmasa gerek. Burada "ölen
kız", "sevgili ve yavru" biçimlerinde tevriyeli
olarak da kullanılmış olabilir.
Söz konusu destanın "Önsöz"ünü ve giriş bölümüyle son dörtlüklerini birlikte
izleyelim:
"Bu kitabı
"ölen kızım" için yazdım. Hayatın
en tatlı, en kıymetli yadigarı olan mini mini
yavrucuklarını hâk-i siyah içinde ganûde-i sükûn olmuş
gören pederleri tefekküre mecbur edecek hazin bir makberdir
dense sezâdır.
Öyle bir
makber ki üzerinde acı bir hakikatı tefsir eden bu
kelimeler görülür: Ben üçbuçuk yaşında bir yavruyum!
Bahar-ı ömrümde açılan bir şükûfe-i saadetin
nihayet son yaprağının da düştüğünü
gördüm!
Ben neyleyim baharı o nâzik
nihâlsiz
Gelmezse gelmesin gelecek nevbaharlar"
Alemde en rengîn, en safalı çiçeklerin pâymâl-ı
hazân olduğunu gören, bir zavallı kuş şitanın.
itisaf-ı serdine karşı nasıl feryad ederse,
ben de koynumda istediğim bir mahsûl-u ömrün, mevtin dest-i
bâridiyle kapanan gözlerini yâd ede ede öyle âh etmek istedim!
O kuşun tefsir etmek istediği hakâyık-ı
müdhişe ihtimal ki anlaşılmaz bir vaveyladır!
Yine ihtimal ki benim bu nâlelerimden de-bazı zevat-bir
şey anlamazlar!
Ben erbâb-ı hissiyatın insafına müracaat ederim:
Bir nâlenin, bir gözyaşının, bir iğbirarın
ifade ettiği mana anlaşılınca bedbaht olduğum
da teslim edilir.
Hep öleceğiz, bundan dolayı te'sir, zaaf-ı
kalbden mi neş'et ediyor diyelim? Görünmeyen bir vücûdun
arkasısıra ağlamak muvafık-ı akl değildir,
diye mi hükm edelim?..
Olsun, bu hüküm pek ehemmiyetsizdir: Bana her gece yavrucuğumu
gösteren o hazin rüyalar, evin içinde gezip dolaştığı,
güldüğü, ağladığı yerler, ondan birer
nişane değil midir?
Daha ne diyeyim? Yavrucuğuna
mersiye-han olmak kaydında bulunan talihsiz bir peder,
hayalini kalbinde gömdüğü bir mevcud-u ahrûy hakkındaki
muhabbetini isbat etmek için daha ne sevilsin?
Ye'sin gayeti, ifade-i meramın
da müntehasıdır... Fi 25 Teşrinievvel 1305
Abdülahad
Nûri
Ölen Kızım!
Düştün
mü hâke ey nûr-i ismet,
Toprak mı oldu mehd-i nezâket,
Makber mi şimdi, câ-yi ziyâret?
Nûr iken oldun me'lûf-u zulmet!
Sen kim, ölüm kim ey nazlı ma'sûm?
Gelmezden oldun dünyaya ma'dûm!
Annen bu zehr-i mürekkekle mesmûm,
Döktü peder de eşk-i sefalet.
Kabr üstüne mi attın ayağın?
Kutn kefeninmiş kundakta bağın!
Ölmek değildi şimdiki çağın,
Ma'sum, ma'sum ettik mi rıhlet?
Dar mıydı yavrum! Agûş-i mader;
Bilmem geniş mi müzlim bu makber;
Zulmet içinde kim ninni söyler,
Kurtulur verir mi şîr-i hamiyyet?
Altı aylık olmuş bir nevnihâlken,
Keklik gibi sektiydin kuzum sen,
Makber o pombul (?) ikdama mesken,
Taş yastık üstünde re's-i iffet!
Doğdun sekiz ay ölmezden evvel,
Ettin tekellüm gayet mükemmel,
İsterdi olsun ömrün de etvel,
Bîçare annen, hiss-i ebvet! (?)
Şirin sesin hep sem'ada bâh.
Hâlâ tahziz etmektedir âh!
Ey nûr-u nâim! Şimdi sehergâh,
Bilmem ne nağme zikr-i tıfûtet?
Eyvah ki söndü şem-i ümîdim,
Leyl-i elem oldu rûz-ı ıydım,
Doğdu dolandı bedr-i sa'îdim,
Etti pederden, mâderden uzlet!
Sen variken ben, mesut idim âh!
Nazlı sehercik şimdi sehergâh,
Annen için kim olsun dil-i âgâh?
Bîçâre baban dûçâr-ı hayret.
Ey kabr nerde, nerde o yavru,
Hâk oldu mu öyle bir melek-rû?
Zerrîn saçıyla, müşkîn
o ebrû,
Mahv etme, etme! Sende emânet!.
Kim derdi yâ Rab nûr-u zekâya!
Girsin bu sinde hâk-i fenâya,
Böyle belâ bir âciz babaya,
Ateş gibi göstermekte şiddet.
Makber seng-i minnetdar kim ben,
Zirâ: Sen oldun ol mâha mesken!
Sende yatarken ol vech-i ahsen,
Elbette vâcib hâkın ziyâret!
Bir ben miyim bu rahletle mahzûn
Döktü görenler eşk-i sehrgûn!
Kim olmamıştı ol nûra meftûn,
Bedr tamâmen etmiş de rûyet?
Ah! o tatlı, nazlı bakışlar,
Öyle çocukda neydi sihirler!
Cennet gibiydi gamhâne yekser,
Var idi: Zira hûr-u tıfûlet!...
Ey gül olurdu sofram her akşam
Cenette gûyâ bezm-i dil-ârâm
Her lokma şimdi zehr-i dil âşâm
Ömrüm hayatım bir bar-ı mihnet!..
Makber mi bilmem, ye's-i mücessem?
Zulmet içinde bir samt-ı müphem,
Güyâ tutulmuş bir mihr-i â'zam,
Bekler o yerde emr-i azîmet!..
(...)
Zulmet
esiri, ey nûr-u mevzûn!
Aksin gözümde mahzûn, mahzûn,
Fikrim, hayâl-i vechinle meşhûn!...
Gûyâ ki sönmüş şem-i saadet.
Bedriye, Bedriye! Gel a ma'sûm,
Bak yattığın yer bir sicn-i meş'ûm,
Nâzik vücûdun ey tıfl-ı mazlûm!
Tahrib eder, bî-şüphe rutûbet.
Kürd Düğünü
Yazının girişinde
de vurguladığımız gibi, A. Nuri'nin "Kürd Düğünü" hikâyesi, köy hikâyeciliğinin
bugüne kadar bilinmeyen öncellerinden ve önemli halkalarından
biridir.
Yazar, daha kitapçığının
iç kapağında; "Kürdler'in ulusal geleneklerini
ve Türkçe olarak kullandıkları sözleri kapsayan bir
roman" yazdığını söylüyor.
Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde
"hikâye" ve "roman" türleri çoğu kez
karıştırıldığından veya bir
sayıldığından yazar ürününü bazen roman,
bazen de hikaye olarak nitelendirmektedir. Yani A. Nuri de,
o dönem yazarları gibi romanla hikâyeyi birbirine karıştırmaktadır.
O, kitabın iç kapağında bir roman yazdığını
söylerken; giriş bölümünde bu anlatıyı bir "hikâye"
olarak niteler. Gerçi "hikâye" kavramı, zaman
zaman bir olayı anlatma, öyküleme anlamında da kullanılıyor.
Ancak, Ahmed Mithat, Nabizade Nazım
ve E.H. Tepeyran
gibi iki türü birbirine karıştırdığı
da açıkça görülür.
A. Nuri'nin kendisinden 13 yıl
önce "Bir Gerçek
Hikaye", yine 4 yıl önce "Bahtiyarlık"
adlı hikâye ile köyü-köylüyü işleyen Ahmed Mithat Efendi'den etkilendiği açıkça görülür. Hele
Bahtiyarlık hikayesinin 6. bölümünün
"Köy Düğünü"
adını taşıdığına bakılırsa,
bu etkilenme daha iyi anlaşılır. Aslında
Ahmed Mithat adını doğrudan yazar da anıyor.
"Eğer o roman memleketimizde romancıların tanınmışlarından,
gerçek söyleyişle başlıca erdemli yazarlardan
biri olan Ahmed Midhat Efendi hazretleri gibi bir filozof edebiyatçının
kaleminden çıkmış da... iyice zihin sardırarak
okunursa, bir halkın tavırları, düşünceleri
ve bazen özel durumlarına kadar hareket ve davranış
biçimleri bilinmiş olur." (age, s.5)
Görüldüğü gibi onun amacı
da, tıpkı üstadı A. Mithat gibi okuyucuyu bilgilendirmedir.
Bu, A.Mithat'ın en belirgin özelliklerinden biridir.
İkidebir konuya saptama yaparak açıklayıcı
bilgiler vermek onun için bir görevdir adeta. Bu tutumunu şöyle
açıklar A.Mithat:
"Roman okumaktan
maksat, yalnız masal mı dinlemektir, biz her romanımızda
karilerimizin malûmatını tevsi edecek (genişletecek
M.B.) birkaç lâkırdı söylemezsek içimiz rahat etmez."(14)
Güzin Dino, onun bu tutumunu şu sözle özetliyor: "A.
Mithat, kendine her şeyden evvel bir mürebbi (öğretici,
eğitici M.B) payesi vermiştir."(15)
Üstte de vurguladığımız gibi, A. Nuri'nin
babası "Doğu"da birçok Kürt yoğunluklu
il ve ilçelerde görev yapmış ve buralardaki gözlem
ve izlenimler mutlaka kendisini etkilemiştir. Bu nedenle
O, "Ahmet Midhatvari" bir tavırla, bir Kürt köyünün
yaşamını ve düğününü ele alır. O da
A. Midhat gibi eserini cüzler halinde vermeyi tasarlar, ancak
devamını getiremez.
Yazar, 40-50 sene önceki yani 1840'ların bir olayını,
gözlemlerine veya işittiklerine dayanarak anlatır.
O da, köye açılan diğer yazarlar gibi asıl konuya
geçmeden önce amacını açıklama ihtiyacını
duyar: "Pek uzak değil, muhterem kaarilerime kırk-elli
sene evveli vaki olmuş bir hadise nakledeceğim. Yazacağım
şu vakanın sadeliği kadar ehemmiyeti görülecektir
eminim."(age, s.5)
Hikâyede Kürt köyü ve Kürtler'in gelenek ve görenekleri konusunda
okuyucuyu bilgilendirmek ister. Bu bilgilendirme bazen doğrudan
olay kahramanlarının ağzından, bazen de
doğrudan yazar tarafından yapılır.
Eser konusunu Beydağı/Malatya Kürtleri'nden alır.
Sivas-Malatya yörelerinde yaşayan Canbeg aşiretinden
sözedilmesi de bunu gösteriyor. Hikâye kahramanları Kürtçe
adlarıyla anılır: Mamo
Bey, Fato, Sîlo, Hîso, Aliş, Maho, Ferhad gibi.
Hikâyede sanatsal, imgesel olmaktan çok, açık, yalın,
öğretici bir üslup kullanılır. Zaman zaman ağır
bir dil kullanıldığı da görülür. Buna, daha
çok yazarın kendi anlatımında rastlanır.
Köylüler konuşturulurken anlatım yalınlaşır.
Hikâyede kimi zaman Kürtler'in yaşam biçimi, gelenek
ve görenekleri konusunda ilginç belirlemeler yapılır:
"Civar birkaç
köy de Mamo Beyi ağa tanımışlardır!
Mamo Kürdistan âdetince bir de tabiî hânedândır, çünkü:
Bir köyde ağa kim ise onun mutlaka bir odası olacak,
o köye gelen misafir o odada olacak, o köye gelen misafir o
odada yatıp kalkacak, orada yiyip içecektir, ama Mamo Bey'in
hânedânlığı yalnız âdet derecesinde de kalmazdı:
"Misafir umduğunu
yemez, bulduğunu yer!" denirse de Mamo Bey'e giden misafirlerin cümlesi
saçkebabı umarak gider ve yer öyle avdet ederlerdi! (geri
dönerlerdi M.B.) Saçkebabı da kasaptan yarım okka
et alıp da yapılmıyor ha: Bir hayvan kesilir,
onun eti bizim orman kebabı dediğimiz gibi ve daha
ufakça kâmilen bir sacın içine doğranır, yağ
ile kavrulur, sac ile beraber öylece getirilip sofraya konulur;
orta yerine dökülmüş sarımsak katılmış
bir miktar yoğurt konulur, yenilir. İşte Mamo
hanedanlığı da böyle israf derecelerine vardıran
bir mekr-mülk (aldatıcı mülk M.B.) sıfatını
da haizdir."
Kitabın iç kapağında dikkatimizi çeken ilginç
bir husus da; Abdülhamid döneminde birçok kitap gibi bu kitabın
da Eğitim Bakanlığı'nın izniyle yayımlanmış
olmasıdır.
Dipnotlar
1) Prof. Dr. Gündüz Akıncı:
Türk Romanında Köye
Doğru, 1961
2) Dr. Cahit Kavcar: "Türk Roman ve Hikayesinde Köye İlk Açılma"
: AÜ Eğitim Fak. Dergisi, Sayı: 1-4 / 1976
3) Doç.
Dr. Cahit Kavcar: Edebiyat
ve Eğitim, AÜ Egt. Bil. Fak. Yay. Ank. 1982, s.36
4) Sözgelimi
bkz. Doç. Dr. Ramazan Kaplan: Cumhuriyet
Dönemi Türk Romanında Köy, Kültür Bak. Yay. 1988; 3.bas.
Akçağ Yay 1997
5) Abdûlahad
Nuri: Kürd Düğünü,
1.Cüz, Cemal Efendi Matbaası, Ist. 1306/1890, 16s.
6) Bu
kitapçığın ismine ilk kez M. Seyfettin Özege'nin
"Arap Harfli Türkçe Basma Eserler Kataloğu"
nda rastlamıştım.
7- Yazarın belirleyebildiğim
eserleri şunlardır:
1- Tembellik, Yahut Gayrete Teşvik
2- Ölen Kızım (manzum mersiye), İst. 1307/1891
3- Münşeat-ı Kavanîn, İst. 1305/1887
4- Teshil-i Tahsil (Muhtasar Nahv-ı Arabî), İst.1306/1890
5- Hukuk Davalarında Şahâdet
6- Sâkî-nâme-i Nûrî (Farsi), Kastamonu, 1325/1909
7- Darü'l-Aceze ve Mükrimîn-i Müslimîn, İst 1311/1895
8- Şehid Kızı (manzum), İst.1336/1920
9- Kürt Düğünü (hikâye), İst.1306/1890
10- Milli Destanlar (Adet : 8)
11- İnşâ-yı Umumi
12- İsfendiyar Oğulları Meskûkatı
13- Halep Kitabeleri
14- Edirne Tarihi
15- Sa'di ve Gülistan (Gülistan kısmı Türkçe manzum)
16- Harf ve Edat
17- Misalli Mecelle (Kitabü'l -Büyû)
18- Nida-yı İntikam (manzum), Ist.1331/1915
19- İçki, Kastamonu, 1337/1921
20- Yunan Harbi Destanı, Kastamonu, 1339/1923
21- Atalar Sözü (Eski Türkçe Durûb-u Emsâl), Ist.1329/1913
22- Doğu (Gazete)
23- Âdâb-ı Eklâm
24- Metrûke
25- Seyr-i Sefain Tarihçesi, İst.1926
26-Mev'izetü'l-Hasene, Ist.1310/1892
8) Bkz.1-) Aziz Demircioğlu:
100 Yıllık
Kastamonu Basınında Kim Kimdir (1872-1972), Kastamonu
, 1980
2-) Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi "Abdülahad Nuri"
mad. Dergâh Yay. Ist. 1977,Cild-I,
s.17
3-) Abdülkerim Abdülkadiroğlu:
"Abdülehad Nuri
ve Yunan Harbi Destanı", Türk Kültürü, Sayı:
281, Eylül-1986
9) Söz konusu eserler için bkz.
Aziz Demircioğlu: Kastamonu'da
Basılan Eserler (1869-1928), Kastamonu, 1987
10) "Cilde de menfi iken 1314
(1898) senesi zarfında karaladığım (Sâkinâme) yi on sene sonra Kastamonu'da
tab ve neşre muvaffak olmuştum."
11) A. Nuri'nin Açıksöz Gazetesi'ndeki
çalışmaları için bkz. A. Demircioğlu: 100 Yıllık Kastamonu Basını
1872-1972, Kastamonu, 1973, 2.Bas. 1990, s.63-77
12) Y.K. Tengirsek: Vatan Hizmetinde, Kültür Bak. Yay. 1.
Bas. 1981, 2. Bas. 2001, 358 s.
13)
Sivas'ın Zara, İmranlı kazaları ile Erzincan'ın
Hafik ve Refahiye kazalarını kapsayan Batı Dersim'de
bir bölge.
14)
Güzin Dino: Tanzimattan
Sonra Edebiyatta Gerçekçiliğe Doğru; AÜ DTCF Yay.
Ank. 1954, s.23
15) age, s.22