Tarih Bilimi ve Bilincinin Önemi
„Üçbin yıllık geçmişinin hesabını yapamayan insan, gündelik yaşayan insandır“ diyor Alman şairi ve düşünürü Göthe. „Tarih, bir halkın hafızasıdır; tarihini bilmeyen bir halk, hafızasını yitirmiş insana benzer“ sözü de, tarih bilincinin önemini vurgulayan bir özsöz niteliğindedir. Hele, dünyaca ünlü tarihçi Arnold Toynbee’nin, „bir millet için en büyük felaket, tarihinin düşmanları tarafından yazılmasıdır“ yolundaki belirlemesi, özellikle böylesi bir felaketi yaşayan Kürt halkı açısından son derece önemlidir.
1930 yılında, Kemalist bir bakışaçısıyla yeniden belirlenen Türk Tarihinin Anahatları’ndaki şu ırkçı yaklaşım; Kürt tarihinin karşıkarşıya bulunduğu felaketin adeta habercisi gibidir:
„Türk tarihi, Türk milletine, dünya yüzünde insanlığın doğduğundanberi en asil ve yüksek insan tipini kendi ırkının temsil ettiğini, asırların yürüyüşünce insanlığın karanlık göklerinde süregelen uygarlık ufuklarının kendi ırkının zekâ ve yetenek elleriyle açıldığını anlatır. Türk tarihi, Türk milletine kendi ırkının askerlikte, idarede, siyasette olduğu kadar ilimde, fende, edebiyatta, resim, musiki, mimarlık ve heykeltraşlık gibi sanatlarda dahi ne kadar eşsiz bir yetenekle yoğrulmuş olduğunu anlatır.
Türk tarihi, Türk milletine, dünyanın insan izi taşıyan her parçasında kendi ırkının zamanla silinmemiş ve silinmeyecek egemenlik ve kültür damgası basılı olduğunu, başka milletlerin tek örneğiyle öğündükleri devletlerin en büyüklerinden çok daha büyüklerini yüzlerle kurmuş, her anlam ve nitelikte şan şeref kaynaklarından kana kana içmiş, görgülü bir soydan geldiğini anlatır.“ (1)
Türk tarih yazımına damgasını vuran bu ırkçı ve şoven söylem, devam edip gidiyor. İttihad ve Terakki yönetiminden devralınan, tek tip toplum eksenli politikalarla, başta Kürt halkı olmak üzere diğer halkların ve etnik toplulukların varlığı red ve inkâr edilirken; bunların zorla dayatılan „Türk“ milliyetçiliği ve „Hanefi müslümanlığı“ içinde nasıl eritileceğine ilişkin bugün elimizde sayısız gizli rapor ve plan bulunuyor.
Bizim, Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra 1925’te gizlice hazırlanıp yürürlüğe konulan Şark Islahat Planı başta olmak üzere birçok gizli planı irdeleyerek yayımlayıp bilince çıkarmamızdan sonra; Can Dündar ve Rıdvan Akar adlı gazeteciler de 1960 Darbesinden sonra hazırlanan bu türden bir gizli planı, Ecevit’in kasasında bularak günyüzüne çıkarıyorlardı.
2
Daha önce yayımladığım çeşitli gizli raporların, kısmen güncelleştirilmiş bir kopyası niteliğinde olan bu gizli Plan’ın, benim açımdan tek ilginç yanı, çoktan beri eleştiregeldiğimiz bir kültürel politikayı ete-kemiğe büründürmesiydi. Literatürde „Kürdübesk“ olarak nitelendirilen, „Türkçe Sözlü Kürt Halk Müziği“, bir başka deyişle „Özü Kürt, Sözü Türkçe“ müziğin, neden 1960’lı yıllardan sonra güçlü bir akım haline geldiğini bu gizli Plan yoluyla daha iyi kavrayabiliyoruz. Plan’ın ilgili bölümlerinde şöyle deniyor:
„Radyo vasıtasıyla Türkçe güfteleriyle (sözleriyle MB), mahalli havaların (Kürt ezgilerinin MB) çalınması ve mahalli radyoların, bölge için propaganda uzmanlarından oluşan gruplar tarafından hazırlanacak programları yayması…
Irk bakımından, Türk siyasi düzeninin kendi menfaatleri bakımından en elverişli, en güvenli ve en çok imkân sağlayan düzen olduğunu telkin eden bir inandırma faaliyetine girişilmesi… Bölgenin lisanına vakıf (dilini bilen MB) saz şairlerine (âşıklara, ozanlara MB) yukardaki fikirlerin aşılanması…“ (2)
Daha 1925’teki Şark Islahat Planı’ndan başlayarak, Fırat’ın batısında ve kuzeyinde bulunan Kızılbaş/ Alevi Kürtler’in, öncelikle asimilasyona tabi tutulması; 1960’ten sonraysa büyük şehirlerin varoşlarına taşınan bu topluluklardan yetişen şairlerin, âşıkların ve ozanların Türkçe yazmaya ve söylemeye özendirilmesi… İşte, başta Âşık Davut Sulari, Âşık Daimi, Ali Ekber Çiçek gibileri olmak üzere büyük şehirlere göçen Dersim bölgesi ve diğer yöre sanatçılarının ilginç serüveni…
Sözkonusu Plan, resmi ideoloji eliyle red ve inkâr temelinde bir Kürt Tarihi yazılması konusunda da ilginç ipuçları veriyor. Birlikte izliyoruz:
„Dünya entelektüel muhitine Türkiye’de bir Kürt meselesinin mevcut olmadığının anlatılması… Bir Türkoloji Enstitüsü kurularak, kendini Kürt sananların kökenlerinin Türk olduğunun ispat olunarak yayınlanması… Doğu’nun Türk tarihinin yazılarak yayınlanması…“ (agy)
Görüldüğü gibi, Türk resmi politikasının Kürtler’e biçtiği kılıf; Kürt sorununun varlığının inkârı, Kürtler’in kökeninin karartılarak Türklüğe evrilmesi ve kendi ifadeleriyle „Doğu’nun bir Türk tarihinin yazılması“ dır… Bilmem başka söze gerek var mı?.. Galiba var… 1960 İhtilâli Lideri Org. Cemal Gürsel’in, Kürt yoğunluklu yerleşim yerlerinde duvarlarda boygösteren şu utanç verici sözü hâlâ belleklerimize kazınmış olarak duruyor :
„- Size Kürt diyenin yüzüne tükürün!…“ |