Alman birinci televizyon kanalı ARD’de yayımlanan „Tatort“ (Olay Yeri) adlı kriminal dizide; Alevi bir babanın kızına tecavüz etmesi yani ensest ilişki içine girmesi ve sonrasında kızın Sünni eniştesinin yanına sığınarak kurtuluşu İslâm’da bulup örtünmesi türünden olağandışı bir temanın işlenmesinin ardından, Aleviler, Avrupa’da eşine az rastlanır yoğunluk ve olgunlukta bir mitingle olayı protesto ettiler.
Bu olay, beni on yılı aşkın süre önceki bir olaya ve köşe yazıma götürdü. Bilindiği gibi, Susurluk’ta bir çete kazasıyla rejim kanalizasyonunun patlamasından sonra, Türkiye’de demokrat kamuoyu, bu gizli ilişkiler yumağını „Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık“ eylemiyle protesto ediyor ve Türkiye’deki Türk- İslam Sentezci örgütlenmenin tipik yaşlı militanlarından biri olan dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan, bu demokratik eylemi bir provokasyonla gölgelemeye çalışıyordu.
Sivas katliamcılarının avukatlığına da soyunan ve onları hapishanede ziyaret eden bu Türk- İslam Sentezci Adalet Bakanı’nı, o tarihte şu sözlerle eleştirmiştim: „Kazan; tarihten bu yana İslamcı egemen gücün halk muhalefetine ve heterodoks inançlara yönelttiği bir sahte silaha başvuruyor yine ve (Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık) eylemini (mum söndürmek)le özdeşleştiriyor. Tam da atalarının geçmişte yaptığını yapıyor…“
Binlerce Yıl Geçmişe Giden Bir Suçlama
Tam bu noktada, filmi geriye sarıp, Anadolu’da Hıristiyanlığın; İran, Kürdistan ve Mezopotamya’da Müslümanlığın egemenleştiği binlerce yıl öncesine gidiyorum. Bir semavi din olarak, Anadolu’da Hıristiyanlık kurumlaşıp egemen din durumuna dönüşünce Pavlikanlar’ ın ve Tondrakitler’in durumu ne idiyse; Müslümanlık egemen din durumuna dönüşünce Zerdüştiler’ in, Mazdekçiler’ in ve Yaresanlar’ ın durumu da aynıydı…
Pavlikan dini, Manihaizm gibi eski dinlerin devamı olduğu halde, egemen Hıristiyan dinine karşı kendini koruyabilmek için Hıristiyan olarak görünmeye çalışıyor, ancak bir türlü başı beladan kurtulamıyordu. Yani İslami deyişle takiyye yapıyor, ancak yine de baskıdan kurtulamıyordu. Hıristiyanlar, kendi ibadet biçim ve yerlerini dayatıyor, ancak onlar bunları yerine getirmiyorlardı.
Kiliseye çağrılıyor, ancak kiliseye girmiyorlardı. Çünkü onların ibadet ve tapınma anlayışı çok farklıydı. Onlar, tıpkı Aleviler gibi gösterişten uzak her mekânda ibadet yapılabileceğini savunuyor ve ev ortamında, hatta temizleyip düzenledikleri ahırlarda bile ibadet yapabiliyorlardı. Tabii o tarihlerde elektrik olmadığı için aydınlanma aracı çıra, daha sonra mum, daha sonraki dönemlerde ise idare, fener, lamba ve lüks denilen aydınlatma araçlarıydı. Bunları yakıp, cem töreni bitimi söndüren hizmetli kişi ise adını ilk aydınlatma gerecinden alan çerağcı idi.
Semavi dinler dışında kalan bu doğal dinlerin mensupları, töre ve törenlerini kadınlı- erkekli ortaklaşa yapıyorlardı. O dönemlerde, onları kendilerine çekemeyen egemen Hıristiyan erkin suçlaması hazırdı: Bunlar mum söndürüp uygunsuz şeyler yapıyorlar!..
Amaç, onları töhmet altında bırakarak, dinlerinden/ inançlarından utanır hale getirip kendi dinlerine çekmektir. Bu anlamda eski Hıristiyan erk ile sonraki Müslüman erk arasında bir uyum ve dayanışma vardı. Aynı suçlamayı; İran, Kürdistan ve Mezopotamya’yı işgal edip İslamlığı zorla ikame etmeye çalışan Müslüman erk de Zerdüştiler’e, Mazdekçiler’e, Hurremiler’e ve Yaresanlar’ a yönelik olarak yapıyordu.
Dahası Müslümanlık, Türkler ve Kürtler aracılığıyla Anadolu’ya yayılınca Selçuklu sultanları da; Hıristiyan Bizans imparatorlarının yaptığını yapıyor ve geriye kalabilen Pavlikanlar’ ı ya kiliseye ya da camiye gitmeye zorluyorlardı. Bu anlamda Kilise ile Cami arasında heterodoks halk dinleri’ ni silip yoketme konusunda örtülü bir anlaşma vardı. Ve sonuçta büyük ölçüde amaca da ulaşıldı. Pavlikanlar, Tendrokitler ve Şemsiler; bir yandan Anadolu/ Mezopotamya Aleviliği; bir yandan da Yezidilik ve Ermeni- Gregoryan Hıristiyanlığı içinde eriyip gittiler…
Aynı süreci; Zerdüştiler, Mazdekçiler, Hurremiler ve Yaresanlar’dan sonra Anadolu, Kürdistan ve Mezopotamya Kızılbaş ve Rafıziler’i de, Selçuklu ve Osmanlı Müslümanlığı karşısında yaşadılar.
Mazdekçiler Dönemi
Kimi sosyologlarca Sosyalizmin temeli olarak da kabul edilen Mazdekçilik, Batı literatüründe „Şark Sosyalizmi“ ve „Mazdekçi Komünizm“ olarak nitelendiriliyor. Alman bilimadamı Prof. Dr. Theodor Nöldeke, daha 1879 yılında yayımladığı „Şork Sosyalizmi“ konulu bir incelemesinde özetle şunları söyüyor:
„Beşinci yüzyılın sonunda ve altıncı yüzyılın başlarında İran ülkesini sarsan bu dinsel-politik akım, modern anlamda Sosyalist bir görüntüye sahipti.(…) Bu öğretiye göre, tüm insanlar eşit idi ve bu nedenle yoksul ve zengin arasında bir fark olmamalıydı. Tanrı insanı eşit yaratmıştı; mülkiyetteki eşitsizlik ise haksız paylaşıma dayanmaktaydı. Bir malın o an mülkiyetimizde olması, bizi gerçek hak sahibi yapmıyordu. Bu nedenle zenginlerin fazlasını alıp, yoksullara vermesi gerekiyordu. (…) Bu ise özel mülkiyetin, miras hakkının ve buna bağlı olarak özel mülkiyet edinme hırsının ortadan kalkması demekti. Mazdek, bu sonucun bilincinde olmalıydı; çünkü zenginlerin hazineleri kadar zengin donanımlı haremlerinin de ihtiyacı olanlar arasında paylaştırılmasını istiyordu. Mazdek, ancak her türlü mülkiyetin paylaşımı ile gerçek kardeşlik duygularının gelişebileceğini ve bunun da Tanrı’nın hoşuna gideceğini söylemekteydi…“ (Bkz. M. Bayrak: Alevilik ve Kürtler, Özge yay. 1997).
Bilindiği gibi; MS beşinci yüzyılın sonları ile altıncı yüzyılın başlarında Mazdek tarafından getirilip, dönemin Sasani hükümdarı I. Kawad (Kawaz) tarafından da benimsenip uygulamaya konan bu ilkelerden sonra; saraylarda ve prensliklerdeki tüm haremler dağıtılıyor ve kadınlar toplumsal yaşama karışıyorlardı. Ancak, kadın-erkek eşitliğini reddeden, kadını erkeğin kaburgasından türeten, kadına toplumda ikinci sınıf insan işlevi yükleyen, çok kadınla evlenmeyi caiz gören, dahası metreslik kurumuna ve kolayca kadın boşamaya dinsel kılıf bulan egemen dinlerin, bu tür bir birlikteliği anlaması ve kabullenmesi kolay değildir. Nitekim, üstteki devrime katkı sunan hükümdarın adı, daha sonra İslam literatüründe „kavat“lığa çıkarılacaktır… Saraylarında „kadın“ ve „genç oğlan“ haremleri kuranların, bu suçlamayı yapması gerçekten ilginç değil mi?..
Selçuklular Dönemi
Benzeri suçlamaları, İslamiyeti resmi dinsel- ideoloji olarak alan Selçuklu sultanlarının da yaptığını görüyoruz. Nitekim, Kürtler’in de önemli katkılarıyla, Bizans İmparatorluğu’nu yenerek Anadolu’nun kapılarını Türkler’e açan Sultan Alpaslan’ın softa veziri Nizamülmülk, Siyasetnâme adlı eserinde; suçlayıcı bir tavırla Mazdekçi/ Hurremi öğretinin kuramcısı Mazdek’i ve öğretisini şöyle özetliyordu:
„Mal insanlar arasında ortaktır, diyordu. Çünkü, insanlar Tanrı’nın kulları ve Adem’in çocuklarıdır. Her biri ihtiyacına göre ötekinin malını kullanmalı, hiç kimse bu haktan yoksun kalmamalıdır. Herkes malca eşit olmalıdır. Mazdek’in bu sözleri üzerine herkes, malını ortalığa koymuştu.“ (Bkz. M. Bayrak: Ortaçağ’dan Modern Çağa Alevilik, Özge yay. Ank. 2004).
Koyu bir Müslüman olan Nizamülmülk ve benzeri tarihçiler, Mazdekçilik/ Hurremilik ve Yarsanistlik’te savunulan kadın-erkek eşitliğini ise, „kadınların da bütün insanlarca eşitçe paylaşılması „ olarak değerlendiriyorlardı. Oysa, hayvanların öldürülmesine bile karşı çıkan bir öğretinin, kadına iddia edildiği gibi bir meta olarak bakması sözkonusu olamazdı. Aslolan, egemen-tutucu inançların bir özel mülk olarak gördüğü ve hareme soktuğu kadınları özgürleştirmek ve kadın üzerinden yürütülen kavgayı engellemekti. İlginçtir ki, kadın-erkek eşitliğini öngören ve doğrudan Hurreme adlı bir kadının da katkısıyla geliştirilen bir anlayış, İslami kafalarca yukardaki gibi suçlanmakta ve aynı yaklaşım bugün de Aleviler’e yönelik olarak sürdürülmektedir…
Osmanlılar Dönemi
15 Yüzyıl sonlarında Anadolu’yu gezen Batılı gezginler, halkın beşte- dördünün bu inançlardan olduğunu bildiriyordu. Bu doğal halk dinlerinin ve inançlarının yaygınlığından dolayı, kuruluş döneminde göreceli olarak bu öğretilere karşı toleranslı davranmak zorunda kalan Osmanlı; kuruluşunu tamamladıktan ve özellikle 16. yüzyılda Halifeliği aldıktan sonra vargücüyle bu öğretilere yükleniyordu.
Nitekim Hilafetin ünlü Şeyhülislamı Ebussuud Efendi, kendisinden yüzlerce yıl önce yaşamış Alevi erenleri hakkında fetvalar verirken; Hallac-ı Mansur, Yunus Emre ve Bedreddin gibi Alevi önderleri hakkında da suçlayıcı fetvalar vermekten geri kalmaz.
Sözgelimi Ebussuud Efendi; „ bir dergâhta karışık kimseler toplanıp, müzikeşliğinde Yunus Emre’nin (Sen bir ulu sultansın/ Canlar içinde cansın/ Çün âyân gördüm seni/ Pinhan kuyusu değil)- (Cennet cennet dedikleri/ Bir ev ile birkaç hûri/ İsteyene ver sen anı/ Bana seni gerek seni) türünden deyişlerini okurlarsa, ne yapmak gerekir ?“ yolundaki bir soru üzerine; kadınlı- erkekli ve müzikli ibadet yapmanın „fuhuş“ olduğunu savunarak, bu yolun saliklerinin katlinin şer’an helal olduğu yolunda fetva vermektedir.
Osmanlı Şeyhülislamlarının birinci görevi, aynı zamanda Halife de olan Osmanlı padişahlarının emir ve fermanlarına dinsel kılıflar uydurmaktır… Ve Kızılbaşlar’a dönük benzeri suçlamalar, Osmanlı dönemi boyunca devam edegelmiştir…
Don Karıştırma…
Osmanlı’nın bu tür suçlamalarının, kendisine bağlı Hıristiyan yoğunluklu memleketlerde de yansımasını bulduğuna tanık oluyoruz.
1987 yılında , Yazarlar Birliği’nin çağrılısı olarak Bulgaristan’dayım. Rehberimiz Bogdanof anlatıyor. Kendisi Bulgar kökenli bir Hıristiyan. Daha önce İstanbul’da Kültür Ataşesi olarak çalışmış; bu nedenle iyi Türkçe biliyor. Kızılbaşlar’a dönük bu tür suçlamaların kendilerine bile yansıdığını şöyle bir anıyla anlatıyor.
Kendisi, hem hukukçu hem de etnolog. Etnoloji alanında eğitim yaparken Bulgaristan Kızılbaşları’nı ve Bektaşileri’ni tez konusu olarak seçmiş. Çalışmasını sürdürürken, Kızılbaşlar’ın dini lideri konumundaki Adem Baba ile de bir görüşme yapıyor. Gerekli bilgileri edindikten sonra, Adem Baba’dan bir talepte bulunuyor:
- Yahu Adem Baba, sizde bir „don karıştırma“ töreni varmış, ben de görebilir miyim?..
Adem Baba, „don karıştırma“ töreni ile neyi kasdettiğini sorunca, Bogdanof meşhur „mum söndürme“ olayını anlatıyor. Buradaki suçlamaya göre de, cem törenine katılan tüm kadınlar donlarını çıkarıp bırakırlarmış, mum sönünce hangi erkek hangi kadının donunu kaparsa, onunla birlikte olurmuş vs...
Bir Hıristiyan gencin bu garip ve acı talebi karşısında, Adem Baba, klasik Alevi halk aydınları gibi cevabını yapıştırıyor:
Oğlum, evli misin?
Evet.
O halde karını da al gel, öyle katıl törene!..
Olur mu öyle şey? Deyince, bizimki nazik bir dille ;
O halde, kendin kabullenmediğin bir şeyi başkasından isteme!..
Bogdanof; „Adem Baba’nın bu yaklaşımı karşısında söyleyecek söz bulamamış, bizi o tarihe kadar iğfal edenlerden nefret etmiştim „ diyordu. Ve Bulgaristan bölgesindeki Kızılbaşlar’a dönük bir hayranlığını da şu sözlerle dile getiriyordu:
„1960’lı yıllarda Doktora çalışmamı hazırlarken, Bulgaristan mahkeme kayıtlarında 85 yıl kadar geriye gittim ve gördüm ki, bu 85 yıllık süre içinde hiç bir Kızılbaş mahkemelere gitmemiş ve tüm sorunlarını kendi içlerinde cözmüşler. Bu bulgu, benim Kızılbaşlar’a hayranlık duymamı da beraberinde getirdi ve en büyük kazancım da bu oldu!..“
Sonuç
İşte yakın geçmişte Türk- İslam Sentezci militan Şevket Kazan’ ı, bir süre önce de Bayan Maccarrone’yi açık vermeye iten ve auta düşüren bu ideolojik yapılanma ve yanlış yönlendirilmedir. İtalyan kökenli Alman yapımcının arkasında böyle bir yönlendirme, filminin gerisinde bu tür bir dışavurum vardır.
Aslında, kimi Aleviler’in yaptığı gibi, Türk-İslamcı çevreler de Aleviler’e karşı „takiyye“ yapıyorlar. Bunlar, dünden bugüne hiç bir zaman Kızılbaş Aleviler’i „müslüman“ olarak görmedikleri halde; Türkiye’nin yüzde 99’unun müslüman olduğunu söyleyerek „takiyye“ yapıyorlar. Yani Aleviler’e demokratik haklarını vermemek için bu anlamda sahtekârca bir oyun oynamaya çalışıyorlar.
Yoksa böyle olmasa, Sivas’ta 33 aydını yakarak katledenlerin avukatlığına soyunulur ve „çeteler rejimi“ne karşı yürütülen demokratik bir tepki „mum söndürme“ olarak nitelendirilir miydi? Bayan Maccarrone de, bu zihniyetin yönlendirdiği bir figürandan başka ne olabilir ki?..