Ozan dost Lütfü Gültekin’ le Yol-TV’de katıldığımız canlı Newroz proğramının (21 Mart 2009) öncesi ve sonrasında; söz dönüp dolaşıp deyiş ve türkülerin yanlış okunmasına geldi. Zaten bu, edebiyatçılar ve sanatçılar arasında sıklıkla konuşulan ve irdelenen konulardan biriydi. Nitekim, Lütfü Gültekin salt kendi eserlerinde yapılan yanlış okumalardan örnekler verdi.
Yol-TV’nin düzenlediği „Türkü Aşkına“ konulu ses yarışması dolayısıyla yeniden gündeme gelmişti bu konu. Aslında ben, çok daha önce Pir Hasan Kılavuz’la katıldığımız bir „Gönül Yolu“ proğramında; özellikle Aleviler için büyük önem taşıyan deyişlerden giderek kimi yanlış okumalara örnekler vermiştim.
Öncelikle belirtmeliyim ki; deyiş, nefes (Kürtçe’de âyet ve beyt), türkü (Kürtçe’de kılam ve stran) ve müzikle içiçe olan bir Alevi toplumunun televizyonu olarak Yol-TV’nin böyle bir ses yarışmasını düzenlemesi kutlanacak bir konudur. Bu tür etkinlikler, yeni sanatçıların ortaya çıkmasına ve dolayısıyla Alevi müzik folkloruna önemli katkılar sunar.
Ancak, önemli olan Alevi müzik folklorunun temelini oluşturan deyiş ve türkülerin doğru okunmasıdır. Çünkü, deyişini „âyet“ olarak nitelendiren Alevi toplumu için bir deyişin yanlış okunması; bir Müslüman din adamının bir Kuran âyetini yanlış okuması gibidir. İşin ilginç tarafı, bu yanlışların salt amatörlerce değil, usta geçinen sanatçılarca da yapılmasıdır.
Lütfü Gültekin, yalnızca birkaç kez izleyebildiği „Türk Aşkına“ proğramlarında gördüğü birkaç yanlışı şöyle sıralıyordu.
Örneğin sözü ve müziği kendisine ait olan,
Tutuştu gönül çerağım
Bozuldu virane bağım
Kapandı yolum yolağım
türküsünün „Tutuştu gönül çırağım“ şeklinde yorumlandığını; yine sözleri Pir Sultan Abdal’a, bestesi kendisine ait olup,
Şu yalan dünyaya geldim geleli
Gönül senden özge yar bulamadım
Yaralandım al kanlara belendim
Elimin kanını yur bulamadım sözleriyle başlayan deyişte „yıkamak“ anlamındaki „yur bulamadım“ sözünün „yır bulamadım“ şeklinde okunduğunu; hatta „Abdal“ tapşırmasının bile kimi zaman „Aptal“ şeklinde okunduğunu belirtiyor.
Yine sözleri Güzide Ana’ya, bestesi kendisine ait olan bir eserin de,
Yandı gitti asıl ocak
Ne kıyı kaldı ne bucak
Varıp müşkil danışacak
Fitnelerle adû kaldı
olarak değil, „adı kaldı“ şeklinde okunduğuna dikkat çekiyor. Oysa „adû“ düşman anlamındadır.
Gültekin, sözleri Aşık Fedayi’ye, bestesi kendisine ait olan;
Bedenimin canı canan
Damarımın kanı inan
Fedayi’m dört yanımınan
Kışa tutulmuşa benzer
Deyişinde de, „dört“ sözünün „dert“ şeklinde yorumlandığına dikkat çekiyor.
Üstte de vurguladığımız gibi, bırakın amatör sesleri, sanatçı ve ozan geçinenler de öylesine hatalar yapıyorlar ki, saymakla bitmez.
Buna çarpıcı ve vahim bir örnek olarak, ünlü şair Dertli’ nin dedem ve dayılarım tarafından okunan önemli bir deyişini vermek istiyorum. Önce deyişin aslını birlikte izleyelim:
Sâkiyâ meyinde nedir bu esrar
Kıldı bir katresi mestâne beni
Şarab-ı la’linde ne keyfiyyet var
Söyletir efsâne efsâne beni
Ref’et nikâbını ey vech-i enver
Zulmette gönlümüz, olsun münevver
Şarab-ı la’linin lezzeti dilber
Gezdirir meyhane meyhane beni
Âşıkın çok belâ gelir başına
Tahammül gerektir adû taşına
Şem’-i ruhsarına, aşk ateşine
Yanmakta seyretsin pervane beni
Bakmazlar Dertli’ ye algındır deyu
Hakikat bahrına dalgındır deyu
Bir saçı Leylâ’ya vurgundur deyu
Yazmışlar defter ü divane beni
Burada „sâkiyâ“ hitabı „ey sâki“ şeklinde; „mey“ sözü ise „câm: içki kadehi“ şeklinde okunabilir ve hiç bir anlam kaybı olmaz. „Ref’et nikabını“ yerine „kaldır nikabını“ da denebilir. „Kıldı bir katresi“ yerine „kıldı bir damlası“ dense de anlam bozulmaz. Yine „çok bela“ yerine „bin bela“ dense de. Öte yandan, „Şarab-ı l’al“ in „kırmızı şarap“ olduğunu; „algın“ kavramının da „avare, perişan“ anlamına geldiğini söylemeye bilmem gerek var mı? Aslında, deyişin aslına uygun olarak okunması esas olmalıdır. Yukardaki bir-iki örnek, içeriği değiştirmeyen ve dinleyicinin anlamasını kolaylaştıracak seçeneklerdir, bu nedenle anlayışla karşılanabilir…
Ancak, Yusuf Gül adındaki bir sanatçının, doğrudan dayım Haydar Bayrak’ ı kaynak göstererek anlaşılmaz bir şekle soktuğu şu deyişin Alevi edebiyatına ve müziğine ne katkısı olabilir?
Yanlışlık, daha başlıktan başlıyor: „Ey Sâki“ yerine „Ey Sakim“. Ve devam ediyor:
Ey sakim ilinden nedir bu ısraf
Bir katresi mestan eyledi beni
Canlı şarabından şu keyfine bak
Söyletir efsane efsane beni.
Bilmem devamını yazmaya gerek var mı? Alt dörtlüklerde de bir yığın yanlışlık ve anlamsızlık…
Yıllar önce halkbilimi araştırmacısı, hemşehrim Ahmet Z. Özdemir, „Türküler Doğru Okunmalıdır“ başlıklı bir yazısında; bu türden kimi yanlış okuma örneklerine yer vermişti (Bkz. Folklor/ Edebiyat, Sayı: 5-6 /1996).
Verdiği örneklerden birisi, sözleri Arif Sağ tarafından değiştirilerek okunan, Aşık Daimi’ye ait bir deyişti. Deyişin doğrusu şöyleydi:
Daimi’yem her can ermez bu sırra
Gerçek âşık olan yeter o nura
Yusuf sabır ile vardı Mısır’a
Bu da gelir bu geçer ağlama.
Peki Arif Sağ, nasıl okuyor bu deyişi:
Daimi’yem her can ermez bu sırra
Eyüp sabır ile vardı Mısır’a
Koyun olsam melesem ardı sıra
Bu da gelir bu da geçer ağlama
Arif Sağ, hemşehrisi Aşık Daimi’nin deyişini kendine göre değiştirip yorumlarken; Eyub’un Mısır’a gitmediğini, Mısır’a gidenin İsrailoğulları’nın atası sayılan Yakup peygamberin güzelliğiyle ünlü oğlu Yusuf olduğunu bilmiyor veya düşünmüyor. Öte yandan „Koyun olsam melesem ardı sıra“ sözü de, „Makaram sıra sıra/ Asyam gider Mısır’a/ Koyun olsam melesem/ Asyamın ardı sıra“ dizeleriyle başlayan anonim halk türküsünden alınarak buraya monte edilmiş.
Resmi Kültür Politikasına Eşlik Eden Çarpıtmalar
Bu örnekleri alabildiğine çoğaltmak mümkün. Sünni- Avşar kökenli hemşehrim, Ali Demirhan adında bir sanatçı arkadaşımız tarafından Afyon/ Emirdağ bölgesinden derlenerek TRT repertuarına sokulan bir türküyü ise şu alaylı üslupla irdeliyor:
„Bir başka halk türküsü
Al Fadimem gül Fadimem
Yanakları bal Fadimem
Uyan uyan sabah oldu
Namazını kıl Fadimem
Diyerek söylenmektidir. Hemen belirteyim ki, namazın, niyazın, imamın türkü içinde işi olamaz. Türküde „yanakları bal Fadimem“ deniyor, mazallah abdesti bozulur. Namaz, niyaz sözcüğü bu türküye 12 Eylül askeri darbesinden sonra monte edildi. Türkünün son dörtlüğü „Su yoluna gel Fadimem“ olarak söylenmelidir. Çünkü halk da böyle söylemektedir.“
Halkbilimci Özdemir, türkülerdeki bir etnik ve şovenist çarpıtmayı da şu sözlerle ortaya koymaktadır:
„Türkülerimiz kimi kez başka amaçlar güdülerek de değiştirilmektedir. Çocukluğumdan beri Çukurova, Sarız, Pınarbaşı yörelerinde söylenen şu türkü, bakınız ne hale gelmiş:
Karşıdadır evleri
Yayılır develeri
Oturmuş inek sağar
Terlemiş memeleri
Oysa bu türkü eskiden,
Karşıda Kürt evleri
Yayılır develeri
Oturmuş inek sağar
Terlemiş memeleri
Biçiminde söylenirdi. Yine buna benzer biri de „Gelini gelini gardaş Türkmen gelini/ Saramaz oldum da aney ince belini“. Eskiden „Kürd’ün gelini“ biçimindeydi, şimdi „Türkmen gelini“ olmuş. Hiç, Türkmen „Aney“ der mi?“
Gerçekten de, 1920’li yılların ikinci yarısından başlayarak İstanbul Konservatuvarı öncülüğünde derlenen türkülerde – ki o zaman bunlar Halk Şarkıları olarak adlandırılıyor ve yayımlanıyordu-; en azından özgün terim ve kavramlar genellikle korunuyordu . Ancak sonraki süreçte, Kürt müziğinin ve Alevi deyişlerinin yasaklanmasıyla birlikte bu konuda bir saptırma başladı. İlk Konservatuar derlemelerinde, Kürtçe eserlere yer verilmese bile „Kürdün kızı, Kürt gelini, Kürdün kızı oyunu, Kürt halayı“ gibi Kürt motifli eserlere yer veriliyordu. 1930 yılına gelindiğinde de, kimi resmi periyodlarda bu ürünlere rastlamak mümkün olabiliyordu. Sözgelimi ilahiyatçı ve halk bilimi araştırmacısı Yusuf Ziya (Yörükan), „Tahtacılar’da Dinî ve Sırrî Hayat“ konulu bir makalesinde (İst. Darülfünunu İlahiyat Fakültesi Mecmuası, Sayı:17/ 1930) , karşılıklı söyleşme tarzındaki bir deyişe yer verir. Şiirin ilk ve son dörtlükleri şöyle:
İstanbul’dan çıktım derya yüzüne
Rast geldim bir Kürd kızına
Al yaşmağa bak yavrunun yüzüne
Kürd kızı gelmez misin yanıma?
(…)
Adımı sorarsan benli Emine
Hu… diyelim gerçeklerin demine
Adın Ali ise döndüm dinine
Sıva kollarını dola boynuma!
Ancak, genel tutumun bu olmadığını ve Latin alfabesine geçildikten sonra gerek Konservatuar gerekse Halkevi yayınları yoluyla bir red ve inkâr politikası ile tek yanlı ipotek koyma politikasının uygulandığını belirtmeliyim. Türk müzikologu K. Mahmut Ragıp (Gazimihal)in İst. Konservatuarı’nın 2. kitabı olarak çıkan Şarkî Anadolu Türküleri ve Oyunları (İst. 1929) adlı eseri ile M. Ferruh Arsuner’in Elazığ Halkevi yayını Tunceli- Dersim Halk Türküleri ve Pentatonik (İst. 1937) adlı eserlerini bu politikanın ilginç örnekleri olarak verebiliriz.
İşin ilginç yanı; Prof. Dr. Kemal Karpat gibi uzun süre Amerika’da çalışmış bir bilimadamının, „Çağdaş Türk Edebiyatında Sosyal Konular“ adlı, bir dönem Türkiye’de oldukça popüler olan eserindeki şu tesbitidir: „Doğu Anadolu’daki bir öğretmenin anlattığı şu durum karşısında, şairler çekimser kalamaz elbette: (Bingöl’de neşe diye bir şey yok. Hiç şarkı duymadım. Arkadaşım öğretmen Hanefi Bey, üç yıldır buradaymış, o da şarkı diye bir şey duymamış.“ ( Age. Varlık yay. İst. 1971,s. 99)
Prof. Karpat’ın, Elazığ Halkevi’nin yayın organı Altan dergisinin Nisan- Haziran/ 1938 tarihli sayısından yaptığı bu alıntı, birçok açıdan ilginç ve düşündürücü. Bu belirlemeyi yapanlar, besbelli ki 1937/38 döneminde Dersim bölgesinde korkunç bir katliam ve sürgün yaşandığını, dahası Kürçe müziğin de yasak olduğunu anlamamış ya da unutmuş gözüküyorlar!..
Aleviliği ve Alevi- Bektaşi literatürünü iyi bilmeyenler deyiş ve nefesleri; halk tarihini, halk kültürünü ve edebiyatını iyi bilmeyenler türkü ve şarkıları; toplumsal tarihi iyi bilmeyenlerse konulu ve hikâyeli halk türkülerini doğru değerlendiremez ve yorumlayamazlar.
Nitekim, tarihi türkülerin bir yanlış okuma örneğine, geçtiğimiz yıllarda Başbakan Erdoğan’ın bir gecede okuduğu „Yemen Türküsü“ dolayısıyla tanık olmuştuk.
Erdoğan, bir sanatçının kendisine uzattığı mikrofonda sanatçıya eşlik ederken; „Havada bulut yok, bu ne dumandır?“ sözleriyle başlayan ünlü ağıt- türkünün nakarat bölümünü bilgiç bir tarzda „Burası Huş’tur, yolu yokuştur/ Giden gelmiyor, acep ne iştir?“ şeklinde okumuş ve bir tartışmaya kapı açmıştı. Kimi, Muş sözünün gerçekte „Huş“ olduğunu, kimiyse buradaki Muş’un Yemen’deki bir yer olduğunu iddia ediyordu. Oysa, bunun gerçekle ilgisi yoktu ve bu mekânsal bir saptırmadan başka bir şey değildi. Çünkü, türküyü ilk kez derleyip TRT’nin Türk Halk Müziği repertuvarına koyan halk müziği araştırmacısı Muzaffer Sarısözen, türküyü Muş’ta Düriye Keskin’den derlemişti. Türküde geçen Muş, bildiğimiz Muş şehri ; askerler Muş’tan toplanarak oluşturulan ve Yemen’e gönderilen 25. Redif Alayı askerleriydi. Ağıt- türkünün hikâyesinin devamını, kendisi de Muşlu olan Doç. Dr Mahmut Arslan şöyle aktarıyor:
„Bu Alay Yemen cephesine gönderilmiş. Bölgenin terki üzerine sağ kalan askerler Medine karargâhına ulaşır, ancak Hicaz demiryolu tahrip edildiği için Muş’a dönemezler; aynı nedenle ailelerine mektup da gönderemezler. Bu sırada asker toplamak için Muş’a gelen yüzbaşı Selahattin Ethem Bey, şehirde erkek kalmadığını ve kadınların onlara ağıt yaktıklarını görür. Türkünün özü işte bu ağıtlardır.“ (Bkz. Avni Özgürel: Yemen’de Savaşan Muşlular…, Radikal gaz. 24.8.2003).
Sonuç
Sözlerimizi, büyük Alevi şairi Yunus Emre’ye ilişkin bir belirlemeyle noktalamak istiyoruz. Bilindiği gibi, Yunus’un şiirinde geçen ve esasen Alevi literatürünün vazgeçilmez kavramlarından olan „Şeriat- Tarikat- Marifet- Hakikat“ terimlerinden yola çıkılarak, Yunus’un „Sünni/ İslam“ olduğunu ya da en azından İslamiyeti savunduğunu iddia edenler vardır. Açıktır ki bu, Yunus’u hiç anlamamaktır…Onun İslama aykırı öylesine deyişleri vardır ki, burada tümünü vermemiz olanaksız. Biz sadece Ergenekon gibi devlet örgütlerinden ve faili meçhullerden giderek, onun halkçı kimliğine ilişkin iki dörtlük vermekle yetinelim:
Gitti beyler mürveti
Binmişler birer atı
Yediği yoksul eti
İçtiği kan olmuştur
(…)
Bu dünyada bir nesneye
Yanar içim göynür özüm
Yiğit iken ölenlere
Gök ekini biçmiş gibi.
Alevi kimliğine ve Alevilerin demokratik haklarına tahammül etmezken, büyük mutasavvıf- şair Mevlana’ yı „Büyük İslâm Düşünürü“ olarak sunanlara, Mevlana’nın da bir cevabı var:
Ne zahidem, ne zühtüm var, ne ilim
Ne tâat bilürem, ne hod ibadet
Ne dinim var, ne mezhebim, ne kıblem
Ne mescid bilürem, ne bân-i kamet…
|