| 1995 yılında yani bundan yaklaşık 15 yıl önce bir köşe yazısı olarak yayımlayıp, ardından Alevilik ve Kürtler (Ank.1997) adlı kitabımda yer verdiğim „Alevilerin Başağrısı Milli Dedeler“ başlıklı bir yazımda; geçmişten günümüze Alevilik üzerindeki asimilasyon çalışmalarını özetledikten sonra, sözü Cumhuriyet yönetimlerine getirerek şu belirlemeyi yapıyordum.
Sünni- Müslümanlık kulvarı Osmanlı Halife- Padişahlığınca tutulduğu için, önce İttihad ve Terakki Hareketi, ardından da Kemalistler, muhalefetteki alternatif güçlerden yararlanmaya çalışmış, başat/egemen duruma geçince de „tek tip toplum“ yaratma hesabıyla 1925’te tekke ve dergâhları kapatmış ve dede-baba- pir- seyyid- mürşid gibi dini önderleriyle birlikte Aleviliği resmen yasaklamıştır.
Daha sonraysa, sözü „Hüseyin ve oğlu İzzettin Doğan“ dedelere getirerek şunları söylüyordum:
„Alevi- Kürt dedelerinin çoğunluğu konumlarından ve beklentilerinden dolayı temsil ettikleri toplulukları aşıp yönetimlerle bütünleşmemişlerdir. Ancak, bunlardan biri var ki, o, Aleviliğin yasaklanmasından bu yana sürekli olarak halkının uzağına, düzenin tuzağına düşmüştür… Kimden mi söz ediyorum? „Malatyalı Doğan Dede“ lerden…
Bu Ailenin, Aleviler’e ve Aleviliğe verdiği zarar, başlıbaşına bir inceleme konusudur. Bu nedenle, ben yalnızca satırbaşlarıyla bu kötülüklerden birkaçını sıralayacağım.
- Malatyalı Alevi- Kürt dedesi Hüseyin Doğan’ ın, Cumhuriyet dönemindeki kimi Kürt katliamlarında halkını nasıl satarak katliamcı yönetimle işbirliği yaptığını, Vet. Dr. M. Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dersim ve Hatıratım adlı eserlerinde çarpıcı örneklerle anlatıyor.
1925’te Elazığ bölgesinde gerçekleştirilen katliamla ilgili olarak şu bilgileri veriyor: „O sırada, bölge aşiretlerinden bir bölümünün mürşidi konumunda olup Elaziz’de bulunan Doğan Dede oğlu Hüseyin’ in tahrikiyle, Şarki Dersim aşiretlerinden Palu mıntıkasına hemhudut olan Hıran, Lolan, İzolan, Suran aşiretleri, Şeyh Şerif kuvvetlerine arkadan saldırmışlar ve Kürt savaşçılarını Palu yönüne doğru çekilmeye mecbur etmişlerdi. „ (Bkz. Kürdistan Tarihinde Dersim, s. 187)
Nuri Dersimi, Hatıratım adlı eserinde de; „Şarki Dersim aşiretleri, Doğan Dede oğlu Hüseyin’ in teşvikiyle Türk kuvvetleriyle işbirliği yaparak, Kürt kuvvetlerine arkadan saldırı yapmak alçaklığında bulunmuşlardı. „ (Bkz. Age, s.181) diyor.
- Aynı kişi, 1950’de seçildiği CHP’den ayrılarak DP’ye, 1960’tan sonra da Demirel’in Adalet Partisi’ne girerek, toplumuna hiç bir yarar sağlamadan birkaç dönem milletvekilliği yaptı. Yaptığı en büyük işlerden biri; Türkiye Birlik Partisi’nden 6-7 milletvekilini kopararak, Adalet Partisi’ne transfer etmek oldu…
- 12 Eylül askeri cuntasından yara- bere almamış hemen hiç bir Alevi ailesi yokken; oğlu Prof. İzzettin Doğan, Cuntacıların kurduğu Milliyetçi Demokrasi Partisi’ne kurucu ve yönetici oldu. Babasının cenaze törenindeki kalabalığı gören Cuntacılar, babasının misyonunu bu kez İzzettin’e yüklemek istemişler, İzzettin de Cunta adına Alevi toplumunun temsilciliğini kabul etmişti. Ancak, iki taraf da bu defa fena yanılmıştı. İzzettin, Malatya’da bile doğru- durust örgüt kuramazken, Genel Başkanı General Turgut Sunalp’la da fena halde bozuşarak, bu partiden ayrılmak zorunda kalmıştı…
- Daha sonra, birçok Alevi katliamında sorumluluğu bulunan ve birinci görevi Türkiye’de „Türk- İslam Sentezi“ ni örgütlemek olan DYP ağırlığında bir Alevi zirvesi ve Vakıf oluşturmaya çalıştığını gördük (Milliyet, 27.6. 1995).
- „Geçmiş geleceğin aynasıdır“ diye boşuna dememişler!.. Önemli olan, bundan ders alabilmektir… İşte, Alevi toplumunun karşıkarşıya bulunduğu ikilem budur. Özetle asıl sorun; misyonerler’ le yani „milli dedeler“le „gerçek dedeler“i ayırabilmektir…(Bkz.M. Bayrak: Alevilik ve Kürtler, Ank. 1997,s. 87-88).
Evet, bundan yaklaşık 15 yıl önce Cumhuriyetçi Eğitim Merkezi Vakfı olarak kurulup, Cem Vakfı olarak sunulan bu oluşum çerçevesinde özetle bunları söylemiştim. Bu Vakfın çalışmalarının, başlangıçta hangi iyiniyetli Alevi işadamları aracılığıyla hangi amaçla yürütülüp, daha sonra nasıl İzzettin Doğan’ın güdümüne girdiğine ve saptırıldığına ilişkin bir hayli bilgimiz bulunuyor; ancak konumuz bu olmadığı için üzerinde durmuyoruz.
Türk- İslamcı Sempozyum
Asıl üzerinde durmak istediğimiz, bu Vakfın 18-19 Nisan 2009 tarihlerinde Ankara’da düzenlediği „Tarihten Bugüne Alevilik Sempozyumu“ olduğu için;
bu Vakfın yöneticilerine ve işlevine ilişkin 15 yıl önce yaptığımız belirlemenin nasıl gerçekleştiğine dikkatleri çekmektir.
Tümüyle, „Alevileri Türkleştirme ve Müslümanlaştırma“ ekseninde yürüyen Sempozyumun, yukardaki tesbitlerimizin doğal bir sonucu olduğunu vurguladıktan sonra; içinde çok sayıda tarihsel ve toplumsal yanlışı barındıran bu Sempozyumun başlıbaşına bir çalışmanın konusu olduğunu belirtmek istiyorum. Bu nedenle, ayrıntılı bir irdeleme yerine katılımcılardan birkaçına değinmekle yetineceğim.
Bunlardan ikisi, organizyonda da görev yaptığı anlaşılan, AP geleneğinden gelen ve Tansu Çiller’in DYP’sinden Devlet Bakanlığı yapan Ufuk Söylemez ve yakını Alev Söylemez’di. Herkes biliyor ki, Türkiye’de Aleviler’in aleyhine olarak dini okulların en çok açıldığı, camilerin ve Kur’an kurslarının en çok yaygınlaştığı iki dönem; Demirel’in başbakanlığındaki 1. Milliyetçi Cephe iktidarı ile T. Çiller yönetimindeki Koalisyon hükümetleridir. Bundan dolayı da, dönemin gazetelerinde; Demirel ve Tansu Çiller, İmam- Hatip rekortmenleri olarak sunulur. Sözgelimi, 30.12.1994/ 5. 1. 1995 tarihli haftalık Cumhuriyet gazetesinde; 1975-1978 yıllarında 1. Milliyetçi Cephe iktidarı döneminde tam 233 İmam-Hatip okulunun açıldığı; Tansu Çiller dönemine ilişkin gazete haberlerindeyse; Çiller’in yakın dönem „İmam- Hatip rekortmeni“ olduğu belirtildikten sonra, bu okullarda okuyan öğrenci sayısındaki korkunç artışa dikkat çekiliyor (Bkz. Hür. 21.12.1994). Bu dönemlerde ve Cunta döneminde, Alevi köylerine yapılan cami sayısındaki artış ise herkesçe biliniyor…
Değinmek istediğimiz kişilerden biri de; MHP’nin önde gelen sanıklarından biriyken, 1983 seçimlerinden sonra ANAP’tan milletvekili ve Kültür Bakanı olan Namık Kemal Zeybek’ tir. Yani geçmişte „Türkçü“, daha sonra „Türk- İslamcı“ bir şahsiyet. Peki, Zeybek’in Türkiye’nin dindarlaşmasında ve dini toplum yaratılmasındaki rolünü yeterince biliyor muyuz?
1984 yılı içinde PKK, silahlı direnişe geçmiştir. Bu, çok uzun bir zamandan sonra sivil gruplarca ilk kez başvurulan bir yöntemdir. Bu nedenle, Devletin gerçek yöneticisi olan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) derhal toplanarak, karşı önlemlerini almaya başlar. Selçuklu’dan buyana hep yapıldığı gibi, Müslümanlık ortak bileşkesi çerçevesinde dini toplum yaratma atağına geçilir. Yani yeni Kürt isyanı, dini faktörler kullanılarak alt edilecektir…Zaten MC iktidarları boyunca yürütülen bu faaliyet, şimdi içerde ve dışarda daha da yoğunlaştırılacaktır. Amaç; içerde ve ülke dışında insanların yıkıcı ve bölücü faaliyetlere katılmasının önlenmesi ve Devlet hizmetine sokulmasının sağlanmasıdır. Bu sebeple de, içerde ve dışarda „yıkıcı ve bölücü“ akımların
önlenmesi için, dini derneklerin, vakıfların ve akımların desteklenmesi amacıyla bir Koordinasyon Kurulu oluşturulacaktır. Bu Kurulun başında, dönemin Kültür
Bakanı , daha sonra Cumhurbaşkanı Demirel’in Danışmanı olan Namık Kemal Zeybek bulunacaktır. Bu iş için ilk etapta 350 milyon dolarlık bütçe ayrılır. Ve Namık Kemal Zeybek, kolları sıvayarak bir yandan Avrupa’da Türk- İslam ekseninde örgütlenmelere öncülük eder, bir yandan da Aleviler’i bu eksende yönlendirmek için Hacıbektaş’ın yolunu tutar. Her yıl Hacıbektaş törenlerine katılmasının ve sıksık Avrupa’da tur atmasının nedeni budur…
Peki, bu konudaki gizli Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Planı ile uygulamasını ilk ortaya çıkaran kim? 1991’de Kültür Bakanlığı yapan Fikri Sağlar… Sağlar, 18 Ağustos 1995 tarihli Siyah Beyaz gazetesinde, kendisiyle yapılan bir röportajda son derece çarpıcı açıklamalarda bulunur.
Fikri Sağlar, dönemin Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek’in, karar uyarınca önce dini tarikatlarla ilişki kurarak, Almanya başta olmak üzere, Büyükelçilerin de katkılarıyla çok sayıda dinci vakıf ve dernek kurulduğunu söylüyor. (Bkz. M. Bayrak: Kürt Sorunu ve Demokratik Çözüm, Ank. 1999,s. 101). Sağlar, gazeteci Hasan Uysal’ın kendisiyle yapıp yayımladığı söyleşiden sonra, Bakanlık kasasında bulunan MGK Kararının ortadan kaybedildiğini açıklıyor…
Sempozyumun baş konuklarından biri de, MHP Lideri Devlet Bahçeli… Geçmişteki birçok sol ve Alevi katliamında Derin Devlet’e taşeronluk yapan MHP ve ülkücüler, acaba bugüne kadar bir özeleştiri mi yaptı ki, bir Alevi toplantısında baş konuk olabiliyor!.. Ya Sivas Katliamının sanıklarını, Cezaevinde ziyaret eden eski ülkücü ve Sivas Milletvekili Abdüllatif Şener’e ne demeli?.. Ya, Aleviliği Şiilikle özdeşleştirmeye çalışan Selahattin Özgündüz’e; tüm Kürtler’i Türkmen, Alevi- Kürtler’i „maalesef Ermeni dönmesi“ olarak sunan eski TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu’na; hele hele Horasan’dan Türk oğlu Türk olarak gelip, Erzincan’da asimile olarak Kürtleşen (!) ve tüm Aleviler’in „Türk“ olduğunu iddia eden Cemal Şener’e ne demeli?.. ODTÜ Sosyoloji Bölümünden gelen iki öğretim üyesi dışında kalan hemen tüm konuşmacılar ağızbirliği etmişçesine Aleviliğin ne kadar öz Türklük ve öz Müslümanlık olduğunu anlatmaya çalışıyorlardı.
Sempozyumun organizatörlerinden CEM Vakfı’nın Ankara Temsilcisi, eski milletvekili Ayşe Gürocak’ a da kısaca şunu söylemek istiyorum. Bu arkadaşı da, daha Kültür Bakanlığındaki memurluğu dolayısıyla tanıyorum. Kendisi, tanışmak ve bazı kitaplarımı edinmek için yaklaşık 20 yıl önce evime gelen, İslahiye- Kabaklar köyünden Alevi bir arkadaş. Köyünü 2001 yılında bizzat gördüm ve yöremizden giden pirleriyle tanıştım. Kendisi, acaba Hasan Onat ve
benzeri ilahiyatçıların anlattığı Alevilik içinde kendisini görüyor mu, merak ediyorum…
Kısaca; AKP iktidarının finanse ettiği „Tarihten Bugüne Alevilik Sempozyumu“ , İttihad- Terakki’den buyana ikame edilmeye çalışılan „Türk- İslam Sentezi“ ne kirli su taşımaya çalışan bir „dönme dolap“ tan başka bir şey değildi. Bir başka söyleyişle, „ Ankara mızıkacılarının Türk- İslam Konseri“ olarak geçip gitti… |