| Bir „İlahi“ güce maledilen Peygamber sözü Kur’an ile doğrudan Muhammed’e maledilen hadislerde; o zaman Mezopotamya ile Anadolu’da egemen olup, daha sonra Aleviliğe temel oluşturan din, inanç ve kültürlere açıkça düşmanlık yapıldığı gibi; insanlığın olmazsa olmaz değerlerinden şair ve şiire de açıkça saldırıda bulunuluyordu.
7. Yüzyılda Halife Ömer döneminde, Aleviliğin inanç ve kültür kaynaklarından biri olan Zerdüştiliğe ve Mazdekçiliğe karşı yürütülen yıkım ve katliam, aynı yüzyıla ait (M. 669) bir Kürtçe şiirde şöyle yansımasını buluyordu:
Kutsal yerler yıkıldı,kutsal ateşler söndü
Büyüklerin en büyüğü (Ahuramazda MB) kendini gizledi
Arap zulmü Şehrizor’a kadar tüm köyleri harabetti
Kadınlar ve kızlar esir alındı
Erkekler kendi kanlarında boğuldular
Zerdüşt inancı yalnız bırakıldı
Hürmüz’ün (Ahuramazda MB) hiç biri için
Bağışlaması olmayacak…
Bu saldırılar yüzündendir ki, daha önce Arabistan yarımadasında bile „Seb’a-yı Muallaka“ (Yedi Askı) adıyla panayırlara konu olup önemli bir düzeye ulaşan şiir ve şair, saygınlığını yitiriyor ve bunun yerini anlatı eserleri alıyordu. Osmanlı, Fars ve Arap edebiyatlarının en büyük şairlerinden biri kabul edilen Fuzuli, Kur’an’daki bu hükme atıfta bulunarak, tevriyeli ve kinâyeli olarak; „İnanma ki şair sözü elbette yalandır“ diyordu… Yine bu saldırılar dolayısıyladır ki, kültürde ve felsefede de belli bir gerileme yaşanıyor; İbn-i Rüşd, İbn-i Arabi, İbn-i Sina gibi kimi önemli filozoflar da ancak, bazı İslami sembol ve parolaları kullanarak, düşüncelerini bilince çıkarabiliyorlardı. Zaten, tasavvuf akımı da ancak bu yolla yaşarlık kazanabiliyordu.
Düşüncelerini daha açık biçimde ortaya koyup, halkla bütünleşen Mezopotamya kökenli Ebu’l- Wefa, Hallac-ı Mansur, Seyyid Nesimi; Anadolu kökenli Şeyh Bedreddin, Temennayi, Pir Sultan Abdal gibi mutasavvıf veya şairler ise, düşüncelerini hayatlarıyla ödüyorlardı…
Yüzyıllar sonra, kendisi de aynı akibete uğrayacak olan Pir Sultan Abdal, bunların ikisini şöyle anacaktır:
Münkirin gıdası Hak’tan kesildi
Nesimi yüzüldü, Mansur asıldı
Tüm bu kıyım ve katliamların arkasında; referansını sözkonusu âyet ve hadislerden alan ulema ve din adamlarının fetvaları vardır. Başka bir deyişle, bu âlimler (!) ve din adamları, emrinde oldukları yöneticilerin isteklerine dinî ve şer’î kılıflar hazırlamışlardır.
Arap Halife yöneticileri, insan ve kültür katliamlarını bu yolla hayata geçirdikleri gibi; hilafet makamını bunlardan devralan Halife- Padişah Yavuz Selim döneminde de aynı yönteme başvurulmuştur.
Nitekim Yavuz Selim, Anadolu’ya gönderdiği memurları aracılığıyla aktif Kızılbaşlar’ı „yediden yetmişe defter ettirmiş“ ve Müftü Hamza Efendi ile Şeyhülislam İbn-i Kemal gibi din adamlarına hazırlattığı fetvalarla, 50 binden fazla Alevi’yi katletmiş ve binlerce evi tahrib etmişti.
Bu katliamlar, sınırlı olarak şiire yansısa da, Osmanlı tarihlerinde açıkça ifadesini buluyordu. Nitekim, 16. yüzyılın ünlü Osmanlı tarihçilerinden Hoca Saadeddin, Padişah’ın katliamını haklarcasına şunları söylemektedir:
„Sultan Selim, vezirleri ve uleması ile görüştüğü sırada: Madem ki Kızılbaş serdarlarının tahrikâtı önlenip anların hakkından gelinmeye, zararları devam etmek muhakkaktır. Zira Anadolu vilayetinde olan Kızılbaşlar, Şah İsmail ile iştirak üzere olup gaibane ana iktida ve ehl ü ıyal ve mal ve menallerin yoluna feda ederler ve iktidarı olanlar birçok nezr ve hediyeler ile ziyaretine giderler ve halifeleri ile her yıl nezirler (yardım, adak MB) yollarlar.(…) Bundan akdem Padişah, Anadolu’da aram eden Kızılbaşlar’ı teftiş için hükkâm-ı memâlike (yöre yöneticilerine MB) hükümler gönderip, yedi yaşından yetmiş yaşına varınca Kızılbaş olduğu sabit olanların isimlerini deftere kayd ile kendisine gönderilmesini emretmişti. Padişahın emri üzerine tahkik ve teftiş neticesinde kırkbin kişi tevkif olunarak kimi katledilmiş ve kimisi haps olunmuştur“ (Tacü’t-tevarih, Cilt-2,s. 245. Hemen belirtelim ki, İdris-i Bidlisi, doğrudan Yavuz Selim’e ayırdığı Farsça eserinde bu sayının 50 bini aşkın olduğunu bildirmektedir.)
Üstte de vurgulandığı gibi, Şeyhülislamlar, aynı zamanda Halife de olan Osmanlı padişahlarının emir ve fermanlarına dinsel kılıflar uydurmuşlardır. Yavuz Selim’in Şeyhülislamı olan ünlü İbn-i Kemal ve Kanuni Süleyman’ın Şeyhülislamı olan ünlü Ebussuud Efendi dönemleri, bunun tipik örnekleriyle doludur.
Alevilik’le Düşünce Önderlerine ve Şairlerine Karşı Ebussuud Fetvaları
Kuşkusuz, Osmanlı ulemasının Kızılbaşlar’a ilişkin fetvaları, Yavuz döneminde verilen ve 50 bini aşkın Alevi’nin katliyle sonuçlanandan ibaret değildir. Sözgelimi Kanuni’nin ünlü Şeyhülislamı Ebussuud Efendi, „Kızılbaş tâifesinin şer’an kıtali helâl olup, katleden gâzi ve Kızılbaş tâifesinin ellerinde maktul olanlar şehid olurlar mı?“ yani „Kızılbaş topluluğundan öldürülmesi helal olanı öldüren gazi, Kızılbaş topluluğunun eliyle öldürülenler şehid olur mu?“ yolundaki bir soru karşısında şu fetvayı veriyor: „Olur, gazâ-i ekber ve şehâdet-i azîmedir“ (Evet olur, din yolunda en büyük savaştır, Tanrı yolunda büyük bir şehitliktir…“
Şeyhülislam Ebussuud Efendi, Kızılbaşlar’la ilgili diğer fetvalarında da, İbn-i Kemal ve benzeri Osmanlı ulemasının iddialarını ve suçlamalarını yineler. Osmanlı İslam yönetiminin, Kızılbaşlar’a bakışını yansıtan bu türden bir suruyu ve Ebussuud fetvasını, bugünün Türkçesiyle birlikte izleyelim:
Soru- Adı geçen topluluk Şii olduğunu ileri sürer, lâilâheillâllah derken bu aşamayı gerektiren davranışlar nedir, açık-seçik, geniş bilgi verile!
Cevap- Peygamber,(ehl-i sünnet topluluğunun da içinde bulunduğu yetmiş üç topluluktan yalnız ehl-i sünnet kurtulacak, ötekiler ateşe atılacaktır) buyurmuştur. Bu Kızılbaş topluluğu o yetmiş üç topluluktan bile değildir. Herbirinden biraz kötülük, biraz suç, biraz ortalığı karıştırıcılık almış, kendi inançlarına göre benimsedikleri küfüre, sapkınlığa katıp karıştırmış, yeni bir küfür yolu yaratmışlardır. Gün geçtikçe de çoğalmaktadırlar. Şimdiye kadar sürdürdükleri bilinen kötülükleri, suçları konusunda şeriat kuralları gereğince geniş anlamlı yargı şudur: O acımasız kişiler yüce Kur’an’ı, yüce şariatı, İslam dinini küçümsemekle,şeriat kitaplarını yermekle, ocağa atıp yakmakla, din bilginlerini kendi bilimleri uğruna acımasızca suçlamakla, liderleri (şeyhleri) olan arabozucu kötü kişiyi Tanrı yerine koyup önünde eğilmekle,haram olduğu kesinlikle ortaya konan, dince yasaklanan içkileri üretip içmekle, Ebubekir ve Ömer’e sövmevkle kâfir olduklarından başka; Peygamber’e bile kötü sözler söyledikleri ortaya çıktığından, çağlar boyunca gelen bilginlerin ortak konuda birleşen yargıları gereğince katledilmeleri uygun görülmüştür. Suçlulukları konusunda kuşkuya kapılanlar da suçludur.“ (M. Ertuğrul Düzdağ: Şeyhülislam Ebussuud Efendi Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, İst. 1972,s. 110- 111)
Fetvanın devamında, eski suçlamalar devam ettirilerek, „bu tâifenin kıtâli sair kefere kıtâlinden ehemdir“ yani „bu topluluğun öldürülmesi, diğer kâfirlerin öldürülmesinden daha önemlidir“ denmektedir.
Şeyhülislam Ebussuud Efendi, hızını alamayarak, Hallac-ı Mansur, Şeyh Bedreddin gibi Alevi düşünce önderleriyle Yunus Emre gibi Alevi ozanlarını da, aradan yüzyıllar geçmesine rağmen yeniden yargılayıp, şer’i ahkâma göre mahkum ediyor!..
Sözgelimi, „Mansur, şeirata göre kâfir olduysa, ona hak veren ve onun yolunda gidenlere şer’an ne lâzım gelir?“ yolundaki bir soruya karşılık, kestirmeden şu fetvayı verir: „Mansur’a lâzım olan lâzımdır“. Yani, onları da çarmıha gererek katletmek gerekir, demektedir.
Babai hareketinin devamı niteliğindeki Bedreddin eyleminin önderi Şeyh Bedreddin de, ondan nasibini almaktadır: „Şeyh Bedreddin Simavi ki (Varidat) sahibidir, (tekfir etmeyip la’net etmeyen kâfirdir) diyene ne lâzım olur? „ yolundaki bir soruya verilen cevap da açıktır: „Anın müridlerinden olan kâfirlerdir, katli lâzımdır.“ (Age,s. 193)
Halk tarihi ve şiiri araştırmacısı Abdullah Ercan, Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin , Anadolu Aleviliğinin büyük şairi Yunus Emre’ ye ilişkin bir fetvasını, doğrudan Fetâvâ-yı Ebussuud adlı elyazma eserden aktarırken, şu haklı belirlemeyi yapmaktadır:
„Bu kanunlar ve fetvalarla ehl-i sünnet inancına ve Hanefi fıkhına dayalı bir devlet ve toplum düzeni oluşturulmuştur. Bu inanç ve düzene ters düşen her tür davranış ve düşünce akımlarına Ebussuud Efendi şiddetle karşı çıkmıştır. Tüm batıni (içrek) inanç ve davranışların yanısıra vahdet-i vücud (varlık birliği) inancına dayalı bir tasavvuf (gizemcilik) anlayışını bile zındıklık (dinsizlik) ve ilhad (dinden çıkma) saymış, bu inanç sahiplerinin şer’an öldürülmelerinin gerektiği yolunda fetvalar vermiştir. Bunda o kadar ileri gitmiş ki, Yunus Emre’ nin kimi şiirlerini açıkça dinden çıkma (küfr-i sarih) saymış, okuyanların öldürülmelerinin şer’an mübah olduğu yolunda fetva vermiştir.“ (Bkz. 14. Yüzyıldan Günümüze Çorumlu Şairler, 2. bas. İst. 1998, s.50-51’den aktarılarak, Kızılbaş der. Sayı:1/ 2007, s. 11)
Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin, Yunus Emre ve yandaşlarına ilişkin soruya verdiği cevabı şimdi birlikte izleyelim:
Soru- Bir zaviyenin mescidinde eşhas-ı muhtelife ile oğlanlar muhtelit olup envaı teganniyat ile tevhid ederler iken kelime-i tevhidi tağyir edip, gâh dilmen, gâh canmen ve gâh;
Sen bir ulu sultansın
Canlar içinde cansın
Çün âyân gördüm seni
Pinhan kayusu değil, deyüp ve gâh
Cennet cennet dedikleri
Bir ev ile birkaç hûri
İsteyene ver sen anı
Bana seni gerek seni
Deyü göğüslerini döğüp evzâ-ı garibe ettiklerinde ahali-i mahalleden bazı kimesneler zâviye-i mezburede şeyh olan kişiye, (Bu makule evzaa niçün razı olursun?) dediklerinde, -bu durumu savunursa MB- şer’an ne lâzım gelir?
Özetle, sorulan soru şudur: Bir zaviyede karışık kimseler toplanıp, müzik eşliğinde Yunus Emre’nin yukardakine benzer deyişlerini okurlarsa ve tekke şeyhi bu durumu savunursa ne yapmak gerekir? Şimdi, Şeyhülislam’ın fetvasını birlikte görelim:
Cevap- Evza ve akval-i mezbure kemal mertebe fuhuş olduğundan gayri, cennet hakkında söyledikleri kelime-i şenia küfr-i sarihtir. Katilleri mübahtır. Şeyhleri olan bîdin, hikâyet olan ef’al ve akvâl men’e mübaşeret olunmazsa dahi ne lâzım gelür demekle kâfir olduğundan gayrı o kabahiyi ibadet kabilinden addedüp âyet-i kerimeyi ana delil getirmekle tekrar kâfir olur. Ve bu itikattan rücu etmezse katilleri vâcip olur.“
Görüldüğü gibi ,Osmanlı’nın yükseliş döneminin en büyük şeyhülislamlarından kabul edilen Ebussuud Efendi tarafından, kadınlı-erkekli ve müzikli bir ibadet biçimi „fuhuş“ olarak nitelendirilmekte, Yunus’un tasavvuf içerikli deyişlerine bile tahammül edilmemekte ve bu yolun sâliklerinin katlinin şer’an helâl olduğu yolunda fetva verilmektedir…
Bilmem sözü daha fazla uzatmaya gerek var mı? En iyisi, Ozan Telli’ nin dizeleriyle bu anlayışı cevaplamak ve suçlanan düşünce önderlerini anmak:
yüzyıllardır yahşı yaman yaşayan
gür bir isyan ışkınıdır ışığınız
dünümüzden günümüze uzayan
insan ağacında
can ağacından
pir sultan’ca başı dik
bedreddin’ce alnı ak
nesimi’ce enel-hak
ve yunus’ca halk dostu
yine bir nefes esti
dağınızdan düzümüze sevdalı
yaylanızdan yüzümüze sevdalı…
|