Taş duvarlar arasında her zaman olduğu gibi yemin edilirken sonradan örme kutsallar üstüne, baharları, kışları , Sonyazları, mevsimlik üstlerimize mevsimlik güneş vururdu, ağır, sokaklar ve kaldırımlar salını salını yürümelerde çınlarken...
Her kaldırımın bir hatırasının olduğu, her hayatın bir kaldırımının olduğu, kıyısız kaldırımsızlığın hatırasız bir ölüm olduğu, ölümün en ağır, en mecaz olduğu zamanlarda masum çocuk gözlerine dalıp değişen, dönüşen hayatlar varmış.
Hala var…
Bahara varmadan, gelen her ölüm erkendir…
Son kullanma tarihi geçmiş, yağmuru kar’ı birbirine girmiş bir güz havası çekerken ciğerlere, bastığımız bozuk taşların arasından hatırlı çamurlar sıçrarken, hayatın ne kadar anlık olduğunu anımsamak…Şimdi biz ve bazı diğerleri birkaç on yıllık hayatlarını anlam ve anlamsızlığın peşinden tüketirken, herhangi bir soluk aldığımız ya da verdiğimiz zamanda, anda ne çok anne ölüyordur doğum eşiğinde, kaç kaza oluyordur ehliyet ehli olmayan ehliyetliler ısmarlamasında ya da ne kadar karınca ürüyordur, kaç ağaç kesilmiştir bir memleketin ömründen, kaç kişi gurbete çıkmıştır, kaçı dönmektedir geriye, hangi dağlarda hangi bitmiştir rüzgarlı bir yağmurun hışırtısında, kaç esmer bebek açar gözlerini o an kaçı teslim olur hile ve yalanların terkinde ölüme…
Yok yere, yalan yere yemin ettirilirken, yeminler içilirken zehir gibi iliklere doluşadururken, hayatın biricikliğini bilir an’ın onurunu kaybetmemeye kaç kişi and içer an üstüne..?
Bu an’ı geçici, güzel-çirkin, yalan-doğru ömürler bahçesi zamanın değişirliğini, tükenirliğini bilip ölüme saygı duyup da yaşamı onure eden kaç kişidir..?
Bir şarkıdır hayat biraz da dinlenmeyi bekleyen, şarkı bir hayattır söylenmeyi bekleyen.Dinlenmeden geçen her şarkı baharı görmemiştir.
* * *
Amatör ve profesyonel yönetmenler zamanın icatlarını konu alan ve bu icatların ne hazin sonlara başlangıç olabildiklerini, yalanları ve trajedileri, ölüme giden açlıkları, değişen mevsimleri, yiten umutları, kızıla boyanan vücutları, göz göre göre yaşanan katliamları, hesaplaşmaları, kanla sulanmış ölüm tarlalarını, aşkı nihayetinde, korkuları, izolasyonları, önyargıları ve sonuçlarını, paramparça aşkları, hayatları ve köpekleri, kanatlı uygarlıkları, sessiz evleri, kokuları, ütopyaları ve daha nicelerini anlatmak için yine zamanın icatlarını kullanırlarken, yazarların bir kısmı ne zaman nerede nasıl öleceklerini bilmeden, yaşamayı umdukları sürece adarlar kendilerini ve yine aynı ya dabenzer konularda düzenle hesaplaşırlar, bunlar kimi zaman susar ya da susturulur, bazıları ise kaşla göz arasında yine biline bilinmeye gez göz arpacık’a nişan olur…
Bu erken bir ölümdür!
Biri doğar, biri sahnede oynarken rolünü, biri yazı yazar, biri sokağı dönüşünün sonu olduğunu bilmeden dönüşe doğru adım atarken, biri birine aşık olur, uzun boylu biri kısa sıska biriyle evlenir, biri zor bela boşanır eski sevgiliden, biri evinde hastadır, biri birine borç verir, biri birinden kurtulmak için her şeyini...Ocağın başında mevsimsiz oturan biri hayat ve gizem üzerine düşünür, anlamı ararken biri sonunda susmanın bazen en anlamlı şey olduğunu keşfeder ama bazen yerine bütün hayatına yayar susuşlarını yersiz – vakitsiz, varoşlarda herhangi yıkıntı bir evde herhangi bir sazın telinden bir umuda şarkı yakılır , birileri bir yerde birilerini karınca gibi ezmek ister de bürokratik formalitelere takılır gecikir bir süre , birisi ‘’hayat ne ki, ölüm ne ki?’’ diye bir soru salar zamanın ortasına, gecenin alacasına…soğukta, aynı saatte ve aynı dakikada yani aynı anda ilk kez imam camiye-rahip kiliseye aynı adımla girer, teni kavrulmuş esmer bir delikanlı, bir öğrenci, elinde telefon aynı ülkenin başka bir şehrinde çekine çekine anadilinde konuşur sesini kısarak, birisi gelenek görenek elden gitti deyip ve ulusalcılık sendromu yaşayıp, ötekilerini susturmayı marifet bilirken ‘kimliksizliğini’ gizleyerek, yaşayan tarih dengbéjler yavaş yavaş kar altına gömülmüş elektriğin henüz girmediği bir köyde, gaz lambasının ışığında önce hikayesini okur, sonra sesini ton ton değiştirip bacadan karanlığa, kar’a, göğe, tarihe bırakır, yaşlı bir adam aynı anda hayatının en mutsuz anını yaşar, gençliğinde suya sabuna dokunmamış, yani her şeyde ‘’ser sera’’ her şey de ‘’neden olmasın’’ biri, ne aşklar yaşamış kanını kaynatan ne de hayatında bir devrim, bütün hayatı keşkeler yığını ve hiç üretmemiş bir zavallı şimdi, yani o an, hayata bir küskünlük yaşarken ölümü bilinçaltı mahzeninde tutmaya çalışarak belki de ilk kez bir çaba vermektedir.Dünyanın bazı yerlerinde evli çiftler anı anlamlı kılamayıp eş değiştirme oyunları oynarlar ve onlar için artık sözleşmelerin bir anlamı yoktur, belki çocukluklarına geri dönüştür, bu dünyayı anlamayış, ya da kendini tiyatroda oynayan birer oyuncu sanmaktadırlar ve bu oyunu oynarken her biri ne zaman ne olacağını bilemeden heyecanı, kıskançlığı, erotizmi, saldırganlığı, sabrı, cüretkarlığı son raddesine kadar yaşarlar...Bir şairin kendisine dair ‘’ yaza yaza tükenir, tükene tükene yazarım ya da’’ diye dizdiği mısralarını okuyan birisi yan odadan gelen televizyon sesinden bir kaza haberini umursamadan geçerken, bir başkası gözünden dökülen yaşlara denk bir ağıt bile yakamadan yıkılır kahvehanenin ortasında, yere…çocuğunu kaybetmiştir, yarım kalmış bir şarkıdır artık çocuğu ve hep aynı yaşta kalacaktır..
Aynı anda bütün memleketlerde bir tesellidir gece, ölümlere, erken ölümlere…
Yine aynı anda;erken ölümü için bir kadın bir çocuğa ağıt yakarken komşu ülkedeki paramparça ölümleri geçmiştir;ama bütün çocuk ölümleri ve bütün kabul edilmemiş bilinçaltı keselerine sıkıştırılamayıp ortaya saçılan, yüzleşilen bu ölümler erkendir işte…
* * *
Her erken ölüm birileri için son, birileri için ise dönüşümün ilk perdesi ve ömür denen, bitmeyecek gibi görünüp bir film şeridi gibi akan nerede ne zaman kopacağı bilinmeyen, tek bilinenin ‘’bir an’’ olduğu oyunun emareleri…
Yani demek istediğim bahara varamayan her ömür sonu, her beklenmeyen ölüm, an’ın kıymetini anlamak için biraz da kıyamettir!!!
Ölüme kapıldıktan sonrası yoktur, erken ölüme tanık olmakla da farkına varılan dönüşüm anı biraz da arızalı bir doğumdur, kar’dır ama hasar yüklüdür.
İş bu anı bilmekte, göz açıp etrafa bakmakta, hayatı dolu dolu bahar gibi yaşamakta ve ölümü de selamlamakta …
|