|
1990'ın
ilk beş yılı bir hayli hareketli geçti. O günlerde
aydınlar ve barışseverler hakkında yüzlerce
dava açıldı. DGM'lerin neredeyse tümü sol ve yurtsever
basın hakkında açılmış davaları görüştü,
ağır cezalar yağdırdı.
Demokratik muhalefet, tümden
susturulmak isteniyordu. Barış ve kardeşlik isteyenler,
akan kanın durmasını isteyenler, siyasal çözüm ve
demokratik diyalogtan yana görüş belirleyenler susturulmak
isteniyordu. Toplum korku ve şiddetle, gergin günler geçiriyordu.
Gerilim hat safhadaydı. Halk panik içinde sağa sola savruluyordu.
İki taraftan uygulanan
şiddet bireyler üzerinde onarılması güç tahribatlar
yaratıyordu. Şiddet ve savaş diyalog yollarını
tıkıyor, ülkenin bir çok maddi ve manevi değerini
yok ediyor, ekonomi derin yaralar alırken savaşın
ağır yükünü yoksul halk kesimleri çekiyordu. Taraflardan
biri bu duruma; "Özgürlük bedel ister" derken, ötekisi
ise "Terörün kökü"nü kazımaktan söz ediyordu.
Gazeteciler, yazarlar, düşünürler
ya hindi gibi düşüncelerini içlerine gömüp susacak, ya papağan
gibi savaşan güçlerin söylemlerini tekrarlayıp duracak
ya da onurluca tüm haksızlıkları haykıracak,
dolayısı ile ağır cezalara maruz kalacaklardı.
Başka bir seçenek yoktu. Her iki taraf da, ne var ne yok, hemen
her şeyi, savaşa ve savaşın geri cephesine feda
ediyordu. Faili meçhuller, katliamlar, köy baskınları,
yakmalar, yıkmalar, günlük işler, alışılmış
olaylar haline gelmişti.
Azadi gazetesinde "Mahabat
Kürt Cumhuriyeti" adıyla bir yazım yayımlanmış
ve gazete, ne yazık ki bu yazıdan ötürü, toplatılmıştı.
Ben, İkramettin Oğuz ve Sedat Karakaş, ilgili DGM'ye,
duruşmaya gittik. Aynı gün Serhat Bucak, Bilgesu Erenus,
Yaşar Kaya ve Star TV'de o günlerde "Kırmızı
Koltuk" adı ile canlı bir program yapan gazeteciler,
Ahmet Altan ve Neşe Tüzel'in de duruşması vardı.
Biz koridorda karşılıklı duruşmalarımızı
izleyelim diye sözleştik.
Ahmet ile Neşe o aralar
Kırmızı Koltuk'a Yaşar Kaya'yı konuk etmişler,
savcılık Yaşar Kaya'nın canlı programda
söylediklerini 'suç' kabul etmiş ve dava açmıştı.
İşin garip tarafı Ahmet ve Neşe de Yaşar
Kaya'nın katıldığı programdan ötürü yargılanıyorlardı.
Bir süre sonra mübaşirin sesi duyuldu: "Yaşar Kaya
ve arkadaşları." Ancak ortalıkta ne Yaşar
Kaya ne de arkadaşları vardı. Mübaşir bu kez:
"Yaşar Kaya ve arkadaşları Ahmet Altan ile Neşe
Tüzel lütfen duruşma salonuna geçin, duruşma başlıyor"
deyince biz hepimiz içeri girdik. Ahmet ile Neşe sanıklar
bölümüne geçtiler, biz de konuklar kısmında oturup duruşmayı
izledik.
Kimlik tespitinden sonra
"sanıklara işledikleri suç" hatırlatılarak
ifadeleri istendi. Ahmet Altan: "Sayın yargıç,
aslında biz savunmamızı yazılı olarak sunmaya
karar vermiştik. Ancak izin verirseniz bu davaya ilişkin
olarak sözlü de birkaç şey söylemek istiyorum" dedi ve
elindeki yazılı savunma dosyasını da bir yandan
mahkeme heyetine sundu.
Daha sonra yargıcın
onayı ile Ahmet: "Sayın yargıç, bu davanın
ne kadar saçma olduğu daha görülmeden ortaya çıkmış
bulunuyor. Mübaşiriniz bizi çağırırken; "Yaşar
Kaya ve arkadaşları" diye çağırıyor.
Lütfen zapta geçer mi siniz: Biz Yaşar Kaya'nın arkadaşları
değiliz. Biz gazeteciyiz ve işimizi yapıyoruz. Bugün
Yaşar Kaya, peki yarın da Alparslan Türkeş'le röportaj
yaparsak, bu kez de Alparslan Türkeş'in arkadaşı
mı olacağız? Kaldı ki, biz yasa koyucu ya da
yasa koruyucusu değiliz ve canlı bir programda sorduğumuz
sorulara konuklarımızın ne tür yanıtlar vereceğini
önceden bilemeyeceğimiz gibi bu yanıtların ne kadar
yasalara uygun olup olmadığını bilmemiz de olanaklı
değildir. Bu yüzden mahkemenizin bizi, Yaşar Kaya'nın
verdiği yanıtlardan yargılaması tamamen haksızlıktır."
diyerek konuşmasını sürdürdü ve sonunda da; "Yani
el insaf sayın yargıç neredeyse Kürde selam veren herkes
hakkında dava açacaksınız, bu anlaşılır
gibi değil" diyerek sözlerini tamamladı. Neşe
ise, aynı sözlere katıldığını, yazılı
ifadeye de imza attığını söyleyince, duruşma
başka bir güne ertelendi.
Hemen sonra benim sıram geldi. Bu kez ben sanık sandalyesinde,
ötekiler konuklar bölümünde yerlerimizi aldık. Ben, dava konusu
yazının, dört sayı boyunca yayımlandığını,
olayın daha çok bu günkü İran coğrafyasında
yaşanmış olduğunu, bu yazı ile iddia edildiği
gibi, Türkiye'nin bölünmesi kastının olmadığını,
eğer yazının tümü okunmuş olsa belki de bu davaya
gerek kalmayacağını, zira son bölümün dipnot kısmında
yazı için yararlanılmış kaynaklar anıldığı
görülecekti dedim.
Bunun üzerine yargıç
bana: "Peki o zaman siz söyleyin bakalım ne imiş
bu kaynaklar?" Ben de tüm kaynakları yazarları ile
birlikte saydım. En sonunda da; "Şemsettin Sami,
Kamusül Alem" deyince yargıç besbelli bu isme aşina
değildi ki aniden gayri ihtiyari; "O da kim yahu"
dedi. Ben, "sayın yargıç Kamusül Alem ilk Tükçe ansiklopedidir
ve Şemsettin Sami tarafından yazılmıştır.
Şemsettin Sami ise yaşadığı dönemin en
ünlü Türk dil bilimcisidir" deyince yargıcın şaşkınlığı
telaşı ve mahcubiyeti, gizlenecek gibi değildi.
Garip bir durum tabii...
DGM yetkililerinin o günlerde yoğun olan devlet işlerinden
zaman ve fırsat bulup Türk düşünürlerini ve bilim adamlarını
okuyup, araştırması pek mümkün değildi. Böylece
Şemsettin Sami'ye verilmesi gereken cezayı da biz almış
olduk. Vatana, millete hayırlı olsun diyelim.
latifepozdemir@hotmail.com
|