Başta Kürtler olmak üzere, diğer Türk olmayanlar, tekçilik ve Türkçülük adına asimile edilmek suretiyle türkleştirilmeye çalışılmıştır. Bunun bir işretini de soyadlarına kavuşturulmalarına ilişkin uygulamada görürüz. Çoğu zaman komik, traji-komik; aşağılanmış, onur kırıcı ve edep sınırlarını aşan soyadları reva görüldüğü için soyadı uygulaması Türk olmayanları zor durumlara sokarak mahcup kalmalarına neden olunmuştur.
İttihad-Teraki Selanik kongresi buyurrur ki: (Bir kürt olan ve ilk kez “Kürt Aşiretleri Üzerine Sosyolojik Tetkikler” adlı çalışması ile Kürtlerin sosyal yapısını inceleyen ve daha sonraları ise GÖKALP soyadını alarak bu kez de “Türkçülüğün Esasları” adlı Türkçü-Turancı bir eser yazmış olan ZİYA GÖKALP, bu kongreye delege olarak katılmıştır.) “Alevilerin islam dinine dayandıkları benimsetilecek ve islama entegre edilmeleri sağlanacak, Kürtler asimile edilerek Türkleşmelerine çalışılacak, müstakbel Türkler olarak yorumlanacak, Rumlar geldikleri yerlere geri gönderilecek, Ermeniler yok edilecek, kaçmaya, ülkeyi terk etmeye zorlanacak” ve bunun gibi ciddi kararlar alındıktan sonradır ki Jön Türkler bu projeleri hayata geçirmek uğruna yoğun bir çalışma içine girdiler. Daha sonraları ise Genç Cumhuriyetin müessisleri de bu zatlar olunca, Selanik kongre kararlarının uygulaması 60 lı yıllara dek sürdü. Kürler 1920 den 1960 lara dek zorlu bir yaşamdan geçtiler.
Bilindiği gibi soyadı kanunu ile de Kürtler kayıt altına alınarak Türk sayıldılar ve Türklüğe ilk adım olarak da yılın ilk günü doğdukları imajı verildi. Yani yeniden doğuş.. Türk olarak yeniden yaradılış.. Bu yüzden Kürtlerin önceki yaşamları insani ve sosyal olmayan bir geçmiş olarak belletildi. Kürtlere kendi soylarından gelmeyen Soyadları verilip nüfusa kaydilmeleri bir milad kabul edildi.Bu yüzden 1 Ocak noel bayramı aynı zamanda milyonlarca Kürdün doğum günüdür de..
Tek parti döneminde de, milli eğitim, milli dil, milli gurur, milli ve manevi çıkarlar önde tutularak Türkleştirme politikalarına devam edildi. Kürtler üzerinde özenle duruldu. Kuşkusuz diğer dinsel ve ulusal etnisiteler de bu deformasyon uygulamalarından nasiblerini aldılar. Ama Kürtlere uygulanan yöntem çok farklıydı. 1925’teki Şeyh Sait hareketinden sonra Devletin Kürt Politikası değişerek şiddete dayalı yöntemleri de gündemine almıştır. Bu dönemden başlayarak Müstakbel Türkler yaratma opersayonu ve Türkleştirme çabalarına hız verildi. Öncelikle de Dil ve eğitim alanı seçildi.Bir çok aracı kurum oluşturuldu. Bunların başında ise, sırasıyle Türk Ocakları, Olgunlaştırma Enstitüleri, Yetiştirma Yurtları, Yatılı Bölge Okulları, Devlet Parasız Yatılı Bölge Okulları ve Yurtları, Halkevleri ve Köy Enstitüleri gelmektedir..
Unutmamak gerekir ki Umumi Müffettişlikler ve Genel Kurmay da adı geçen konularda başkaca da önemli alan çalışmaları yapmışlardır. Türkleştirme çalışmalarında bu kurumların hazırladığı raporlar çok etkili olmuştur. Kürtleri “etkisiz” hale getirmek için onları eğitim yoluyla Türkleştirmek gerektiğine vurgu yapılan bu konudaki ilk Genelkurmay raporu, 1925 te yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu raporda şöyle denilmektedir :, “Aslen Türk olan fakat Kürtlüğe asimile olmak üzere bulunan bölgeler ile Siirt, Mardin ve Savur gibi halkı Arapça konuşan bölgelerde Türk Ocakları ve okullar açılması ve özellikle kız okulları açılması özendirilmelidr”
Diğer etkili bir yol ise, o yıllarda, Türk illerinde Kürtçe konuşmanın yasaklanmasıdır. Vatandaş Türkçe Konuş kampanyalarıdır. Bir diğer uygulama askerlik alanı ile ilgilidir. Uzunca yıllar bilindiği gibi Kürt gençleri askerlik yapmak üzere batı illerine sevk edilirlerdi.. Buarda adına “Ali Okulu” denilen pedegojik yöntemlerden yoksun bir şekilde Türkçeye ve okuma yazmaya alıştırılırlardı. (Bu gün ise Kürdü Kürt öldürsün diye Kürt gençler artık kendi coğrafyalarında askerlik için konuşlandırılıyorlar.) Üst düzey Subayların Kürt olmamaları, pilotların Kürtlerden seçilmemesi gibi ilkeler özenle korunuyordu.Çünkü Kürtler güve nilmez, ınanılmaz insanlar olarak bellenmiştir. Keza Tevhidi Tedrisat Kanunu çıkarılmak sureti ile Kürt eğitim öğretim okulaları yani medreseleri kapatıldı. Aynı süreçte dil ve harf devrimi yapılarak Kürtlerin ana dilde öğretim yapma olanakları yok edildi. Yeni süreç yani latin harflerine geçiş Kürtlerin kolay kabul edebilecekleri bir tarz değildi. Lakın Kürtler orada kendilerini uzunca süre göremeyeceklerdi.Özcesi tüm bunlar Kürtlerin ’Cahil’ kalmasına yaradı. Doğal olarak da eşkiya, yol kesen, arlanmaz, vahşi ve medeniyetsiz gibi yakıştırmalar o günlerden beri Kürtlerin yakasından düşmedi.
Öte yandan adı geçen kurumların konuya ilişkin raporlarında önemle şöyle denilmektedir. “Fırat’ın batısındaki illerin bazılarında dağınık olarak bulunan Kürtlerin Kürtçe konuşmalrı mutlak surette önlenmeli ve kız okullarına önem verilerek özellikle kadınların Türkçe konuşmalrı sağlanmalıdır.” Özellikle kız okulları ve annelik olgusu önemsenmiştir. Burada kadınların Türkçe öğrenmesine önem verilmesinin nedeni anadil sorunudur. Çocuğun dili anasının dilidir gerçeğinden hareketle kadınlar yani anneler özellikle hedef alınmıştır. Türkçe bilen kadınlar (anneler), çocuklarına Türkçeyi daha iyi bir şekilde öğretebilirler.Bu bağlamda Örgün ve Yagın Eğitim adı altında yıllarca kürt yerleşim birimlerinde, özelliklede Köylerde Gece Okulları açmak sureti ile köylü kadınlara da türkçe dersler verilmiştir. Ülke çapında Kürtçe konuşulması yasaklanmıştır. Güneş Dil Teorisi Kürt dilini ve Kürtçeyi deforme etme aşağı görme aracı olarak devreye sokulmuştur. Kıro ve Lawuk gibi sözcükler birer aşağılanma hitabı olarak Türk diline yerleşmiştir.
Elazığ Kız Enstitüsü müdürlerinden Sıdıka Avar oraya Yani Elazığa misyoner olarak olarak gönderildiğini iddia etmektedir. Sıdıka Hanım şöyle diyor: “Atatürk, bu dağ köylerinde bütün yoksunlukların Türkçe bilmemekten ileri geldiğini söylemiş, bunu isyan sebeplerinden biri olarak görmüştü. Onun için Türkçe’nin bu köylere “ana” ile sokulmasını arzu etmişti. Bu en köklü öğretimdi. Tarihte örneği vardı. Rumeli vilayetlerinden ilk Kız Sultanisinin açıldığı bir ilden pek çok siyaset adamı yetişmişti. “Buraya da Türkçeyi ana ile sokmalıyız”
Kürtlerin dil ve kültür bakımından Türkleştirilmelerine yönelik dikkat çekici bir belge de, yani “Türkleştirme Çabalarının”bir diğer belgesi de Umum Müfetişlik tarafından 1944 yılında hazırlanmış olan rapordur. Bu raporda şu görüşlere yer verilmektedir. “Bütün tezahürlerde zaten öteden beri de malum olan Kürtlük meselesini artık milli bir dava halinde ele almak için acele etmemizi ve tedbir almamızı gerektirir” denilerek devamla da, “Kürtlerin Türkleştirilmesi için doğudan batıya, batıdan doğuya göçü özendirme” den söz edilmektedir. “Köy Enstitüleri’nden mezun olacak Kürt çocuklarına batı illerinde görev verilmeli ve bu çocukların batıda evlenip orada iskanları sağlanmalıdır. Ayrıca doğudan göçmüş olan Kürt çocuklarının okutulmasını hususi bir teşkilatın takibetmesi şarttır”
Bu raporlardan da anlaşılıyor ki resmi ideolojinin Kürt politikaları iç çelişkilerle doludur. Bir taraftan resmi görüş Kürtlerin Türk olduklarını iddia etmiş; diğer taraftan ise Kürtler Türk olmadıkları için asla kendilerine güvenilmemiştir. Kürtler de kendilerini bu yüzden TC ye ait hıssetmediler. Ülkeleri rızaları dışında bölünmüş ve dörde ayrılmıştı.Üstelik onları köleleştirien zihniyete biat etmeleri, iteat etmeleri kendilerinden istenmişti. Nasıl ki bir Türk kendini kölleştirmek isteyen düşünceye saygılı olamayacaksa, aynı şekilde bir Kürdün de böyle davranması en doğal reflekstir.Kemalizm TC nin resmi ideolojisidir ve bu ideoloji Kürtlerin köleleştirilmesini öngörmüştür. (“Bu ülkede Türk olmayanların bir tek hakkı vardır : Kölelik.” İşte Kemalizmin bu konudaki en açık söylemi budur.)
Devlet Parasız Yatılı Bölge Okullarının tümü yıllardır ki 8 yıllık eğitim sürdürmekteydiler. Devlet öteki okullarda bu uygulamaya daha yeni başladı. Neden acaba? Elbette en önemli neden henüz 6- 7 yaşlarında çocukları annelerinden koparıp 8 yıl boyunca ancak yılda bir iki kez görüşme olanağının olacağı bir koparılmanın önemle gereğidir. Bu okulların üçte ikisinden fazlası Kürt illerinde geriye kalanlar da Kürtlerin yoğun oldukları varsayılan batı illerinde kurulmuştur.. Bu okullar tümü ile Kürtlükten ve Kürdi değerlerden soyutlamanın yapılıdığı, tabiri caiz ise körpecik beyinlerin yıkandığı yerlerdir. Bu okullardan mezun olanlar Köy Enstitülerine tercihen nakledilirlerdi. Bu okullar kendine yabancılaşmış kişilerin yetiştirildiği okullardı. Taktik gayet iyi seçilmiştir. Birer asimilasyon ocağı olan bu okullar devlet ve resmi ideoloji tarafından çok önemsenmiştir.
Buradan mezun olanların çok az bir kısmı Kendi ulusal değerlerinden izale edilmeden kurtulabilmiştir. Ama bu okullar özellikle de Köy Enstitüleri adeta kutsanmıştır. Rahmetli Can Yücelin babası ilk Milli Eğitim bakanı Hasan Ali Yucel’in “Aliliği ve Yüceliği” belki biraz da bu okuların inşası konusundaki özel çabaları sonucu elde edilmiştir.
Kuşkusuz kimi istisnaları da gözardı etmemek gerekir. Bu okulardan mezun olmuş kimi aydınlar düşünülenin tersine son derece yararlı birer aydın olarak da toplumsal mücadeleye omuz vermişlerdir, (Örneğin, bunlardan biri de sayın Kemal Burkaydır. Sayın Burkay otuz yılı aşkındır ki siyasal düşüncelerinden ötürü firarda ülkesinden uzak yaşamaktadır. O uzunca bir süre de Kürdistan Sosyalist Partisi genel sekreterliğini yapmıştır. Buna benzer başkaca da örnekler vardır kuşkusuz.) Ama istisnalar kaideyi bozmaz.
Öte yandan bu gün Türkiyede 1932 yılından beri tüm okullarda “ANDIMIZ” adlı bir metin (Reşit Galip tarafından yazılmıştır) her sabah bir dua gibi topluca öğrencilere yani ilk okula giden çocuklara okutulmaktadır. Türk olan olmayan, müslüman ya da gayri müslüm bu ülkenin tüm çocukları her sabah böylesine şöven cümlelerle dolu bir metni ezbere okurlar. Ne Mutlu Türküm Diyene, Varlığım Türk Varlığına Armağan Olsun gibi ırkçı ve şöven bir cümle ile son bulur “Andımız” dünyanın hiç bir yerinde böylesine saçma bir resmi belge yoktur. Keza Türkçe dersi not itibari ile “İYİ” olmayanların sınıf atlamasına olanak yoktu. Sınıf geçmek için Türkçenin mutlaka İYİ olması mecburiyeti vardı.
Not: Global Market adlı bir araştırma kurumunun, 36 ülkede 26.000 kişi ile yaptığı bir ankete göre Halk, Yönetim ve Kültür politikaları bakımından dünyanın en kötü ülkesi İsrail olarak tespit edildi. İkinci sırada ise kim var dersiniz. TC... Keşke böyle olmasaydı...
latifepozdemir@hotmail.com |