Bu ülke, Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkezi ve öteki tüm kesimleri ile defalarca askeri darbeler yaşamış, her keresinde ağır baskılar görmüş, zorlu yıllar yaşamıştır. Bunca farklılığın olduğu bir yerde, yönetenlerin farklılıklara sabrı ve kabulu yoksa, resmi çemberin dışında kalmış olanların vay haline. Bir Diyarbekir sevdalısı, Aşık İhsani , o günlere ilişkin yazdığı o ünlü „Mektub“ unda:
„Demem şu ki sevgilim
on iki marttan bu yana
bana
öyle bir ters geldi ki
1971 mart, nisan mayıs ve sonrası
Yıkılası
hapishaneler tıklım tıklım.
Evde
Yolda
sokakta
işte.
küme küme
her yerde,
on on, yüz yüz
bin bin,
adam toplanmakta.
yani anlayacağın
her kim ki
ben çağımdan
ve üzerinde büyüyüp
suyunu içtiğin
toprağından yanayım
diyen
aklı işleyen
genç, yazar
ve aydınım diyen varsa
ve her kim ki okur yazarsa
şimdi bunlar
küme küme
her yerde
bahtı kara Türkiyemde içerde.“
demiş ve o günlerde yurtseverlerin demokratların çektiği acıları uzun uzadıya o gür ve güzelim sesi ve militan yüreği ile dile etirmişti. Diyarbakır, o kaddim Kürt kenti daha nice acılar yaşamış, nice acılılara sahne olmuştu. DOŞO yu, İHSANİ yi, NİYAZİ USTA yı, ve ötekileri, ve de anılarını nasıl unutabiliriz ki..?
Rahmetli Niyazi Usta, on iki martta tutuklanıp hakim karşısna çıkarılır. Savcılık sayfalar dolusu iddiannamesini okur, sonra da, döner Niyazi Usta’ya: Ne dersin.? Diye sorunca, Rahmetli: Valla Hakim bey ne suçum olduğunu anlayamadım, bana kısaca söylermisiniz ben niye buradayım, suçum nedir.?
Bunun üzerine Hakim: Kısacası şu: ‚Sen bölücülük yapmışsın, yani memleketi bölmeye kalkmışsın‘ deyince Niyazi Usta: ‚El insaf Hakim Bey, ma memleket hıyarmıdır ki bölünsün. Öyle olsa dahi ben tek başıma bu kocaman memleketi nasıl böleyim.’ Diye yanıt verir.
Bu yazımızın konu başlığı olan olay da, bir Kürt yurtseverin duruşmasından alıntıdır. Adını vermeden kısaca Seyda diyeceğiz bu değerli ağabeyimize. Savcılık, gene bıkmadan usanmadan günlerce çalışıp aratırp soruşturarak, sayfalar dolusu iddianamesini okumaya başlamış. Saatler süren okumadan sonra son cümlesi şöyle bağlanmış: ‘’Yukarıdaki bilgi ve belgelerden de anlaşılacağı gibi Türkiye’de Kürt yoktur.’’
Sanık sandalyesinde oturmakta olan Seyda, yavaşça yerinden kalkıp salonun çıkış kapısından dışarıya doğru yürümeye başlamış. Yaka paça Seydayı yakalyıp gene sanık sandelyesine getirip oturtmuşlar. Hakım: ‘Bu ne saygısızlık, bu ne cürret, burada yargılanıyorsunuz, daha sorgunuz bitmeden nereye çekip gidiyorsun‘ diyerek, Seyda’ya bağırp çağırınca, Seyda, usulca Hakime dönerek: ‘Sayın Yargıç, aylardır ceza evindeyim. Kürtçülük yaptığıma dair yüzlerce sayfa iddianame hazırlandı hakkımda. Bunların tümünü anlayabiliyorum da, siz de gördünüz ki, şimdi de Savcı Türkiye’de Kürt yok dedi. Eğer Türkiye’de Kürt yoksa Kürtçülük nasıl olsun. Örneğin Türkiye’de Fransızcılık yapıyor diye kimse yargılandı mı bu salonda.? Ben de sayın savcımın söylediklerine dayanarak suçsuz olduğumu anladım bu yüzden dışarıya evime gitmek istedim, ama görüyorum ki şimdi de siz beni alıkoyuyorsunuz. Birbirimizi kandırmayalım. Ya siz Türkiye’de Kürt vardır diye ilan edip bunu mahkeme tutanaklarına geçireceksiniz, o zaman da ben, Kürtçülük yaptığımı kabul edip vereceğiniz cezayı kabul edeceğim. Ya da madem ki Kürt yoksa, Kürtçülük te olamayacağına göre, bırakın beni evime gideyim’ diye akıllıca bir savunma yapınca, duruşma ertelenir.
Elbette, bu yaman bir çelişkiydi ve de Seydamız o kıvrak zekası ile bu çelişkiyi iyi yakalamıştı. Lakin hakim Kürt var dese, yasalara, anayasaya aykırı davranmış olacaktı. Çünkü yasalar Kürt varlığını red ediyordu. Kürt yok dese -yok denmişti- ona da Seydayı kürtçülükten yargılamak pek mantıklı gelmiyordu. Duruşma bu yüzden ertelenmişti. İkinci duruşmada da, o cesur yargıç, Seydayı tahliye etmişti.
Niyazi Usta, Mehdi’ye, ‘Oğlum Mehdo, dikkat et bak bütün Kürtçüler trafik kazasında gidiyor, sıra sana gelmiş olabilir.’ Onu, o espirili tarzı ile uyarıyordu. Abdülkerim Ceyhan ve Muhterem Biçimli’yi o günler öyle kaybetmiştik. Çok sonraları Nurettin Basut ile Yavuz Koçoğlunu da öyle.
Mehdi Zana, Bilici olan soyadını mahkeme kararı ile değiştirip ZANA yapmıştı. Ustası Terzi Niyazi (Niyazi Usta) ona kızıyordu. Dönüp Mehdiye : Ula oğlum Mehdo, eger sen zana isen bende gidip soyadımı nezan olarak değiştireceğim’ diye takılırdı.
Diyarbekir, sır gibi gizleye durdu tüm acılarını yıllardır o görkemli surlarının gözeneklerine. O gözeneklerde Kürtlerin bin yıllık acıları, yiğitlikleri ve çektikleri zulümler saklıdır. Bir gün o surlar dile gelse, nice sırlara gebe olduğu görülecek elbette.
latifepozdemir@hotmail.com
|