12
Eylülü, üzerinden çeyrek yüzyıl geçmiş olmasına karşın, hala tartışırız. O tüyler ürperten uygulamaları,iliklere sinmiş
korku ve panik anlarını unutmak olanaklı mı ki.? Dahası, demokratik dünyanın
tüm ülkeleri kendi diktatörlerini yargılamış ve de hesap sormuşken, Türkiye’de
bu alanda en ufak bir kımıldama bile görülmemektedir.Tersine, bizdekiler
ülkenin en güzel beldelerinde nü resimleri ile boy boy poz vermekteler. Resim
ve tablo yapan bir tek onlar değil kuşkusuz. Diğer yandan işkence altındaki
‘’çıplak’’ resimler yapan, ama resimlerinin amacı çıplaklık değil de bu
çıplakçıların işkence tezgahlarını yeni kuşaklara anlatmak olanlar da var.
Yakınlarını, çocuklarını, yitirmiş olanlar, sakat kalanlar, işsiz kalanlar, dul
kalanlar, yetim kalanlar, özcesi 12 Eylülden nasibini alanlar, 12 Eylülde
gazaba uğrayanlar, toplumun önemli bir kısmını oluşturmaktadırlar. Öte yandan,
idam edilebilsin diye yaş büyütüp insan boğazlayanlar, onca baskının ve
işkencenin altında imzası bulunanlar, bunca vahşetin failleri, Diyarbakır ve
Mamak başta olmak üzere ülke hapishanelerini tıka basa doldurup, oralarda
işkence tesisleri oluşturmak suretiyle on binlerce insanı o tezgahlardan
geçirenler, bu gün nasıl olur da yüz yüze bakabiliyorlar, yan yana ve iç içe
yaşayabiliyorlar,hayret edilecek bir olay doğrusu.
Toplumun
büyük bir kısmının payını aldığı 12 Eylül cuntasının kitaplara konu olan
binlerce uygulaması vardır elbet. Her biri, değişik bir öykü Ve bu öyküleri en iyi bilenler de, bizzat bu öyküleri
kendileri yaşamış olanlardır. Her bölgede 12 Eylülden yüzlerce acı tatlı anı kaldı geriye.Yıllar sonra birer hüzünlü
anı olarak kalemlere takılır dururlar.Yani o günlerden kalma çoğumuzun birden
fazla öyküsü vardır. O gün gülmek yasak olduğu için gülememiştik. Şimdi
birlikte gülebiliriz belki.
On bir
Eylül gecesi, geç saatlere dek güle oynaya eğlenmiştik. Çünkü nişan törenimiz
için gün almıştık. 12 eylülün erken saatlerinde ise bizim evin çevresi
tanklarla sarılmıştı.O akşam çok değer verdiğim bir konuğum vardı.Yurt dışından
gelmişti ve Türkiye’de de aranıyordu. Askerlerden önce tanıdığı bekçi bir haber
uçurmuştu ülke yönetimine askerlerin el koyduğuna dair. Karar vermek
durumundaydım. Ya ben ya da konuğum yakalanacaktık. Birimiz teslim olmak
zorundaydık. Onu uyandırdım ve kısa bir görüşme sonucunda, onun deniz
kenarından köylere kaçıp başının çaresine bakmasına karar verdik. Ben ise evde kalacak ve teslim olacaktım.
Askeri
karargaha beni götürdüklerinde hiç kimse yoktu. Birden kendimi önemseme duygusu
belirdi. Öyle ya ilk alınan bendim kocaman kentte. Aradan yarım saat geçmeden
alınıp getirilen kişi sayısı geçmişti. Sonraki saatler ve günlerde artık
toplanma yerinde binlerle sayılıyorduk. Bir Nato üssünde alı konulmuş, oraya
ait bir sinema salonuna tıkılmıştık. Salon hınca hınc doluydu. Sahneyi namaz
kılanlara, yaşlı ve hastalara ayırmıştık. Çünkü sahne en tekin ve güvenilir
yerdi. Ayrıca da en rahat yer orasıydı.
Toplumun
her katmanından değişik insanlar bir aradaydık., Kısacası devlet gibi
düşünmeyen herkes alınıp getirilmişti. Tüm oda ve kurum müdürleri, tüm siyasi
parti yöneticileri ve belediye başkanları ile odalar ve meslek kurum ve
kuruluşlarının yanı sıra, aydınlar, ilericileri, yurtseverler, işçiler,
köylüler, esnafla r,memurlar, öğretmenler ve öğrenciler, hep birlikte,12 eylülün ilk günlerinde yığın
yığın göz altına alınmıştı.Her kes endişeli gözlerle birbirine bakıyordu. Derin
bir korku ve kaygı belirmişti bir çok kişi de.Günümüz tahmin ve olasılık tartışmaları
ile geçiyordu.
Sinema
salonunda askeri bir duruş şekli vardı. Yirmi dört saatten fazlaydı ki askerler
uyumadan ayaktaydılar.. Salonun, dışında, binanın dışında, alanın dışında,
hatta mıntıkanın dışında yüzlerce asker nöbet tutuyordu. Günlerdir yatmamıştı
askerler. Uyku gözlerinden okunuyordu. Dışarısı neyse de, içerisi bile, ( yani,
sinema salonunun içi bile) tek sıra halinde dizilmiş askerlerle çevriliydi. En
büyük tehlike de buydu zaten. Uykusuz kalmış askerlerin ellerinden kayıp yere
düşüyordu çoğu kez tüfekleri. Emniyeti açık tüfekler yere düşerken, kimisi
aniden patlıyordu düşme ile birlikte. Bu yüzden çoğu kez tehlike atlatırdık.
Neyse ki, o süre içinde her hangi bir
kazaya-- iş kazasına-- rastlanılmadı. Daha sonraları sorgulamalara geçildiğinde, artık yavaş yavaş
ortalık sakinleşmişti, Askerler dinlendirilmiş, biraz yatışmıştı. Salonda artık uykusuzluktan tüfekler elden düşüp
patlamıyordu. En azından bu bile sevindirici bir gelişmeydi.
Salonda -
sanki sahnede film ya da oyun varmış gibi - yüzümüz perdeye dönük
oturtulmuştuk. Sağa- sola, yana, öne, arkaya bakmak yasaktı. Yanındakilerle
konuşmak, yüksek sesle öksürmek, gülmek ve hatta kımıldayıp ses çıkartmak, yer
değiştirmek, oturup kalkmak vs. yasaktı. Tuvalet koridorlarında da askerler
bekliyordu, Ellerinde emniyeti açık silahlarla, gün boyu. Askerler de olup
bitenleri merak ettikleri için gizlice radyo dinliyorlardı. Bunu kısa zamanda
keşfetmiştik.
Tek umudumuz ve haber kaynağımız tuvalet
kapısındaki askerlerin elindeki cep radyolarıydı. Onlardan tam olmasa bile kimi
zaman haber edinebiliyorduk tuvalete gidip gelirken. Bu konuda organize olduk
kısa zamanda. Sıra ile, düzenli olarak gidip geliyorduk. Ortalama, dakikada bir
tuvalete gidip geliniyordu. Askerlerin radyolarından edindiğimiz bilgileri bize
özgü yöntemlerle ses ve hareket kullanmadan illegal şekilde her kese
ulaştırıyorduk.
Ah o zavallı Kürt asıllı askerler, Vanlı Memo
hele…Hiç Türkçe bilmediği halde “vatani görev” ile askere getirilmişti.,
Kendisine de, nöbeti esnasında Kürtçe konuşan tutukluların şikayet edileceği emri
verilmişti..Oysa kendisi de Türkçe bilmiyordu.Kürtçe konuşmak da yasaktı. Ne
yapacağını bilemiyordu. Bu yüzden , en iyisi hiç konuşmamaktı. O da, öyle
yapıyordu. Memo, nöbet esnasında hiç konuşmuyordu. Aslında onunla iletişimimiz
bir tür monologtu. Yani biz Kürtçe konuşuyorduk. Tabi o da anlıyordu, ama
konuşmak yasak olduğu için, işaretle
bize yanıt veriyordu. El kol hareketleri ile, anlaşıyorduk. Bazen gece
nöbetlerinde – ama bir tek ve yalnızca – benimle konuşuyordu Memo. Çoğu kez acıma duygularını dile getiriyordu. Kimi
zaman da,öğüt veriyordu. Nadiren de haber getiriyordu, ama bunu yaparken çok
korkuyordu. Askeri yönetimin acımazlığını gözleri ile görüyordu çünkü. bu
yüzden kendini riske edip,- yapmak istese bile- kimi şeylerden uzak duruyordu.
Tek eğlencemiz de, oydu zaten son dönemlerde..Çoğumuz onun nöbet saatlerini iple
çekerdik.Bir nebze özlem gidermek içindi herhalde. Bize iyi davranmadığı
halde, ne hikmetse her kes onu seviyordu
Belki de kan çekiyordu. Memo kötü de davransa seviliyordu.
Adilcevaz,
Bitlisin bir ilçesi. Belediye Başkanı, bölgedeki tek MHP’li belediye
başkanıydı. Yaşlıca ve de rahatsızdı.. Ben şahsen tanımıyordum. Bize göre yaşlı
sayılırdı.Uzun yıllardan beri politikanın içinde yer almış, hep de, sağ
partilerden aday olmuştu. Bu kez de MHP den aday olmuş ve kazanmıştı. Bölgede
çoğu kişi, partilere göre değil ama kişilere göre oy kullanırdı. Başkan da kişi
olarak tercih edilmişti. Adilcevaz Türk nüfusun da yoğun olduğu bir ilçedir ve
merkezdeki Türk vatandaşlar da o dönemlerde anti Kürtçülük propogandaları ile
bir araya getirilip MHP ye kanalize edilmişti. Bir tek bu ilçede böylesine bir
manzara vardı. Demokratik kurum ve kuruluşlar da kolayca örgütlenemiyordu bu
ilçede...İşte Belediye başkanı ile ilk tanışmamız o günlerde oldu.Kısa süre
birlikte kaldık ama bir çok şeyi birlikte paylaştık.
Tabi
sadece Reis de değildi birlikte olduğumuz. Sivilken birbirimize kurşun
sıktığımız ancak içeriye düşünce, birbirimizi anlayabildiğimiz ve de şimdilerde
Milletvekili olan Abdurrahim Aksoy da vardı aramızda. O hırçın gibi görünen
delikanlı meğer nede sempatikmiş bunu o birlikte tutuklu olduğumuz günlerde
ancak anlayabilmiştik.En çok da elli altı kişi için günlük ihtiyaç diye verilen
bir teneke suyu onlar namaz kılıyorlar diye yarısını onlara verdiğimiz zamanlar
mahcup olmuşlardı. Bizim özünde dine karşı bir mücadelemizin olmadığını
anlamışlardı. Onlar dört kişiydi. Sayısal üstünlüğümüzü fırsat bilip onlara
karşı –geçmiş alışkanlıklarımız ve de öfkemizi yenemeyip- olumsuz olacağımızı
düşünmüşlerdi. Ancak biz öyle davranmadık. Adil ve eşit olmaya özen gösterdik.
Hatta -- su dağıtım ve paylaşımında olduğu gibi -- kimi zaman onlara imtiyazlı
davrandığımız da oldu. Bu tutumlarımız o arkadaşları etkilemiş olacak ki
sonraki yıllarda da dostluğumuz devam etti.
Deniz o
zamanlar Halk Eğitim Merkezi Müdürüydü. Onu buraya Milli Eğitim Müdürü Mesut
Bayram atamıştı. Reisin sol tarafında Deniz, sağ tarafında da İzzet Kardoğan
oturuyordu. Ben ise tam reisin önündeki sırada ve aynı hizada
oturuyordum.Denizle İzzet haber topluyor bende özel yöntemlerle salona
dağıtıyordum ve yönetim bunu anlayamıyordu. Bir haberleşme ağı kurmuştuk
illegal olarak. Bunu biliyorlardı ama bir türlü çökertemiyorlardı.
Bir ara
Deniz tuvalete gitmiş ve geri dönmüştü. Bunu biliyordum. Bana “biliyormusun
Latif Türkeş helikopterle kaçarken vurulmuş ve ağır yaralı olarak yakalanmış.
Vasyetinde de, beni Adilcevaz’a gömün demiş” deyince, ben şaşırdım. Bu yeni
ve ilginç bir haberdi. Türkeş’in henüz yakalanmamış olduğunu biliyorduk.
Yakalanmış olması da çok önemli ve ilginç olmazdı. Bu yüzden ben gayri ihtiyari Denize dönerek: “Peki niye bir başka yer değil de Adilcevaz. Yani Çorum, Çankırı.
Ankara, Adana Yozgat falan varken neden Adilcevaz. ?” diye sordum. Deniz
ise her zamanki espirili tutumu ile bana: “Eeeeee.
Namuslu toprak” Reisi göstererek de : „Baksana
ne namuslu adamlar yetiştirmiş. „deyince, ben haberin “Asparagas” haber olduğunu anlamıştım. Biraz
da Denize kızdım neden asılsız enformasyonlar yaptığı için.
Reis son
derece kızgın bir tutumla tepki gösterince, nöbetçi askerlerden azar işitmiş ,
hatta nöbetçiler tarafından tartaklanmıştı.Akşam Sıkıyönetim Komutan Yardımcısı
Yüzbaşı geldiğinde ise Reis şikayet etmişti tümümüzü.Yüzbaşı her akşam toplu
tutulduğumuz salona gelir güzel bir ajitasyon çeker giderdi.Bie keresinde bir
tutuklu çayların tencerede pişirildiği için , ve de ( karavana kazanı ) tencereler iyi
yıkanmadığı için yağlı çay içtiğimizi, eğer bir olanak varsa bu durumun
iyileştirilmesi ricasında bulunmuştu. Bunun üzerine Yüzbaşı : “Peki o zaman siz kendi aranızda görev
dağılımı yapın hem siz hem de askerler daha temiz yiyecek ve içeceklere
kavuşsun” talimatını verince orada kaldığımız süre içinde her gün dörder
kişi mutfak ve temizlik görevi sürdürmek zorunda kalmıştık.1956 yılında nato
yardımı programı çerçevesinde Türkiye’ye yapılmış olan gıda yardımından
saklanmış yiyecekler yiyorduk. Derisi yüzülmüş iskelet Danaları baltalarla
parçalayıp öğle yemeğine yetiştirebilmek için sabahın beşinde işe koyulmak
gerekiyordu. Çünkü Dana iskeletleri yirmi beş santim buzla kaplıydı.
Reis,
Yüzbaşının çaylara ilişkin olarak verdiği talimattan sonra, elini kaldırarak
konuşmak istediğini belirtince, Yüzbaşı da bu isteğini geri çevirmemişti. Çünkü
Reis salondaki tek yaşlı tutukluydu. Hepimiz ona göre çok gençtik..Öteki yaşlı
kişiler daha önceleri aramızdan alınarak revire götürülmüştü. Demoralizasyon
yaratmaya yönelik bir tasaruftu bu.Reis: “Sayın
Yüzbaşım benim bir mazuratum var. Eğer mümkünse beni de, bu gençlerin arasından
alıp başka bir yere götürün. Bunlar sürekli olarak beni sinirlendirip tahrik
ediyorlar. Benimle dalga geçiyorlar.Rica erdim. Beni buradan alın. „deyince, Yüzbaşı da . „Tamam, arkadaşlarla konuşayım, bakalım eğer mümkünse seni de onların yanına aldıralım” demişti.
Yüzbaşı
revirdekilerle görüşmüş, onlar da ciddi ciddi Reisi yanlarına getirmemeleri
gerektiğini,Reisin iki kişiyi öldürdüğünü ve katil olduğunu söyleyince – bunu
söyleyen de bir Avukat olunca – Yüzbaşı , Reisin bu talebini geri çevirmişti,
Ertesi gece Yüzbaşı o mutat konuşmasını yapıp tekrar: “Tümünüz burada Türk Silahlı Kuvvetlerinin güvencesindesiniz. Bir
isteği, ya da dileği olan varsa söylesin. İmkan varsa yerine getirelim” deyince, Reis gene ayağa kalkarak Yüzbaşıya : “ Yüzbaşım benim dün sizden bi isteğim vardı acaba bir sonuca vardınız
mı. Beni buradan alacaktınız” diye hatırlatması üzerine, Yüzbaşı : “Haaa… Amca ya sen neymişsin meğer. Ben
arkadaşlarla konuştum senin katil olduğunu söylediler. Vala kusura bakma, ben
bu durumda bu sorumluluğu kaldıramam. Seni oraya aldıramam. Neme lazım, sen
orada da bir vukaat işlersen, sonra ne olur” diyerek Reisin isteğini
ret etmişti.
Bunun
üzerine Reis, büyük bir tepki göstererek Yüzbaşıya hakarete varacak düzeyde
bağırıp çağırdı. Bunun üzerine Reis tek kişilik bir hücreye alınarak zincirle
kapatılmıştı. Bir bakıma aramızdan ayrılmış ve bizden kurtulmuştu. Ama
konulduğu yer cezalandırılma sonucu
konulduğu bir yerdi.
Çok
sonraları, biz duruşmaya çıktığımızda, anladık ki, Reis, hakkımızda suç
duyurusunda bulunmuş ve özel olarak da , benim kendisine karşı komplolar
düzenlediğimi söylemişti. Reis, Denizin içerde kendisine Türkeş’le ilgili
olarak söylediğini yineledi. Yargıç, hiç yüzü gülmeyen ciddi bir kişi olduğu
halde kendini tutamayıp Reisin anlattıklarına gülmüştü. Sonra da, Denize dönüp, “İddia edildiği gibi sen Reisi işaret
ederek Türkeş’in Adilcevaz’a gömüleceğini, çünkü oranın namuslu bir toprak
olduğunu ve Reis gibi adamlar yetiştirdiğini söyledin mi” diye sordu.
Yargıç bun iddiayı, Deniz’in kabul etmeyeceğini beklerken, Deniz, yerinden
kalkarak, yüksek bir sesle ve kendinden emin bir edayla : “Evet efendim. Söyledim” deyince,
bu kez tümümüz birden, mahkemede kahkaha atmaya başladık.
Reisten
dolayı ceza almadık, ama bir çok arkadaşımız yıllarca cezaevlerinde insanlık
dışı bir ortamda kaldılar. Çoğu sakat kaldı. Bir kısmı da, ne yazık ki,
yaşamını yitirdi. Ben ise, bir ara karar sonucu tahliye olduğum gün hiç
durmadan, eve bile gitmeden yurt dışına kaçmayı başarmıştım. Bu kaçış, yılar
sürecek bir firari yaşamın da, ilk başlangıcı olacaktı.
latifepozdemir@hotmail.com
|