Kürt siyasal yaşamındaki 49’LAR OLAYI ile birlikte,devletin Kürt politikası, daha da net açığa çıkmıştır. 1920’lerde topluma empoze edilen Kemalizm 40 yıl sonra nihayet ürün vermeye başlıyor. 61 Anayasası ile kurumlaşması öngörülen Kemalizm gerçekten de en parlak dönemini 27 Mayıs sonrasında yaşamıştır. Bu dönemde Kemalist ideoloji bir düşünce olmaktan çıkmış, toplumun manevi yaşamını etkileyen bir kurumlar zinciri olmayı başarmıştır. Ret ve inkârın yaygınlaşması, yerleşim birimlerinin adlarının değişimi, yatılı bölge okulları, köy enstitüleri, halkevleri, Kürt medreselerinin “şeriatçılık” gerekçesiyle kapatılması vs. gibi önemli olaylar Kemalizm’in ürünleridir.
İlk yakalanan 50 kişiden biri olan ve gözaltında iken ölen M. Emin Batu “tutsaklık bağında gül olmaktansa, özgürlük bahçesinde diken olmak daha iyidir” diyordu. Sait Elçi ateşli konuşmalar ve açıklamalarla arkadaşlarına güç veriyordu.
Öte yandan 49’lar olayı siyasal bir ayrışmayı da gündeme getirmiştir. Sağ-Sol gibi görüş ayrılıkları filizlenmiş, Kürt sorunu ideolojik farklılaşma zeminine kaymıştır. Bu durum da Sait Elçi ve bir grup arkadaşı ötekilere göre sağ görüşlü –ki daha sonra “Riya Rast” adlı bir gazete çıkarırlar.-Sait Kırmızıtıprak, Ziya Acar, Musa Anter ve bir kısım tutuklu ise “Sol” anlayışı bilince çıkarmış ve daha sonraki politik yaşamlarında da bu anlayışlarını sürdürmüşlerdir.
49’lar hakkında önceleri “Kürtçülük ve Komünistlik” yapmaktan idam cezası istenmiş ise de özde ilk dava 125. madde ile başlamıştır. Davaya Askeri Mahkeme bakmıştır. Bu mahkeme Genel Kurmay mahkemesidir. MBK de tıpkı DP gibi iktidarda kalmanın paslı silahını kullanmıştır. Bu da “ülkede Kürtçülük ve bölücülük tehlikesi var” yaygarasıdır. 27 Mayıs, silah zoru ile iktidarı devir alındığı bir darbe idi. O dönem ordu yeni icraatlarını kanun hükmünde kararnamelerle sürdürüyordu. Bir genelge ile “Türkiye’nin tüm cezaevlerindeki asker, subay, gazeteci ve öğrenciler salıverilecektir” denildiği halde, 49’lar bu olayın dışında bırakılmışlardı. Binbaşı Şevket Turan, üsteğmen Selim Kılıççıoğlu ve yedek subaylar Halil Demirel ile Yavuz Çamlıbel asker oldukları halde salıverilmek bir yana siyasi suçlu görünerek askeri mahkemeye sevk edilmiş ve geriye kalan 49 kişi de aynı mahkemede, onlarla birlikte yargılanmıştır.
MBK komitesi icraatlarını ve darbeyi meşru kılabilmek ve tepkileri aza indirgemek için zaman zaman iktidardan uzaklaştırılan DP’yi “Kürtçülük yapmakla” suçladıkları açıklamalarından anlaşılmaktadır. Ama örneğin; hiçbir DP’li 125. maddeden yargılanıp hüküm giymemiştir. DP’de ki kimi Kürt politikacılar dışında. Basın ise artık tümü ile MBK’nin sesi haline gelmiş ve DP’yi yalnız bırakmıştır. Türk basını ile MBK ve MİT ile arasındaki ilk nikâhta o yıllarda kıyılmıştır.
49’lar askeri mahkemeye sevk edilmiş ve yargılama öyle sürmüştür. Sivil mahkemeler görevsizlik kararı vermiş, davanın nerede görüleceğine dair bir karmaşa yaşanmıştır. Suç sabit değil. İsnat edilen suç ise son derece komik. Sanıklar “Komünistlikle” suçlanıyor ama hiç politikayla ilişkisi olmayan yada Komünizme karşı olan bir çok kişi de böyle bir davada “komünistlikle” suçlanmıştır. Düzmece bir iddianame, hayali bir örgüt, biçimsel bir yargılama yolu tutulmuştur. Sonuçta tutuklu 49 kişi İstanbul’dan mahkemeye çıkarılmak üzere Ankara’ya götürülür. Ankara’da Serinkuyu’da kendilerine özel bir yer hazırlanmıştır. Bu kez tümü bir arada kalmışlardır. Ankara’daki iskeri mahkemenin duruşma hakimi Cemal Korkmaz’dır. C. Korkmaz’ın Hatay’lı olduğu ve aslen Kürt olduğu -belki de bu yüzden- tarafsız davrandığı söylenir. Yapılan duruşmalar sunucunda aralıklarla tüm kişiler serbest bırakılmıştır.
Gerek Türkiye gerekse dünya kamuoyu bu olayın altındaki gizli amacın farkına varınca, başlangıçta hedeflenen sunuca varılmadan, bu kez 49’lar MBK ve mahkemelerine sorun olmuştur. Bu olayın Kürt sorununu sindirmeye ve Kürtlerden öç almaya yönelik bir planın parçası olduğu ortaya çıkınca 49’lar oradan oraya havale edilmişlerdir.
Burada üzerinde durulması gereken bir olay da şudur ku; 49’lar olayı, 1938’lerden 1960’lı yıllara gelinceye dek 20 yılı aşkın bir süre içinde sesi çıkmayan ve yok olduğu sanılan Kürt yurtsever hareketinin yok edilemeyeceği gerçeğidir. Aslında 60’lı yıllara gelinirken Kürtlerde bir kabarma başlamış, Irak’taki gelişmeler yurtsever duyguları canlandırarak ulusal uyanış ve coşkuyu hızlandırmıştır. MBK’nin yaptıkları ise salt 49’lar olayını onaylamak değil dahası benzeri operasyonları ve senaryoları sürdürmek olmuştur. Tarihte 485’ler olarak bilinen ve sonra elenerek 55 kişiye düşürülen ve Sivas’ta toplanarak daha sonra türlü yerlere sürgün edilmiş önemli Kürt ailelerinin ileri gelenlerinin karşılaştığı olaylar da en az 49’lar olayı kadar etkili ve önemli olmuştur. Bu 55’ler arasında ise Faik Bucak, Kinyas Kartal, Abdülrezzak Ensarioğlu, Şêx Selahattin Fırat, Zeynel Abidin İnan, Cemil Küfrevi, Sait Ramanlı, Kudbettin Septioğlu gibi köklü aşiretlere mensup kişiler vardır. Bu dönemde Faik Bucak ve Kinyas Kartal imzasını taşıyan ve dönemin hükümet erkanına hitaben yazılmış bir mektup, bu olayın amacını anlamaya yeterlidir. Bu mektupta Muharrem Kızıloğlu’nun, Sivas kampında toplananlara: “Babam şarkın cellâdıydı, ben de sizin cellâdınız olacağım” dediğine işaret edilmektedir..
Gene Kızıloğlu’nun 24 Kasım 1960 tarihli Vatan gazetesinde şu demeci yayınlanıyordu. “Bunlar suçludurlar, müstahak oldukları cezayı göreceklerdir.”
Çifte standarda ilginç bir örnek olması açısından: 6-7 Eylül olayları nedeniyle Rum azınlığa mensup kişilere 60 milyon TL. tazminat ödendiği halde ne 49’lar olayında ve ne de 55’lerde benzer bir yola gidilmemiştir.
Kinyas Kartal ve Faik Bucak imzalı uzun mektupta 485 kişinin tutuklanma gerekçesi konusunda da açık bir belirleme var. Mektubun ilgili bölümü şöyledir. “55’lerin bedbahtlık ve felaketlerinin sebebini Kürt asıllı olmalarında mı aramalı? Yoksa hepimizin DP’li olmasından mı? Biz 55’ler hepimiz DP’liyiz. Yalnız Türkiye’de milyonlarca DP’li var, onlar neden bizim gibi sürülmediler?” 55’ler olayında mahkemenin verdiği beraat kararı idareyi tatmin etmemiş bu karara rağmen idare 55’lere ağır suçlu işlemi uygulayıp onları sürgün cezası ile cezalandırmıştır.
55’lere ilişkin kısaca bilgi verişimizin nedeni 49’lar olayında yaşanılan duruma ışık tutmaktı. 49’lar olayına rağmen devletin hiçbir kural tanımadan Kürtlere ilişkin planında ısrarcı tutumunu anlamaya yardımcı olmaktı.
49’lar olayından sonra kimi tutuklular daha aktif politikaya girişirken, kimisi ise sessiz kalmayı, olayı unutmayı yeğledi. Kimisi ise uzunca yıllar sonra aktif politikaya başladı. Bugün çoğunu yitirdiğimiz bu kişiler, Kürt davasının önemli birer tanıklarıdırlar. İki kuşağın canlı aynası birer parçasıdırlar.
Önce İstanbul Harbiye hücrelerinde ve sonra ise Ankara Serinkuyu’daki özel tutukevinde 49 Kürt için başlayan mahkeme süreci ise ilginçtir. İdare tam bir bocalama içine girmiştir. 125. maddeyle sürmüştür. Bugün Kürtlere ilişkin başından beri var olan anlayış aynen korunmaktadır. Takriri Sükun, Mecburi İskan, Sansür ve Sürgün, Terörle mücadele, infaz ve en son CMUK yasa ve kararnameleri, özel olarak Kürtlere yönelik farklı uygulamalar içermektedir. Bu Türk hukuk sistemini de etkileyerek, idarenin yargı üzerindeki baskısını getirmiş, bu yüzden yargının bağımsızlığı ilkesi bir aldatmacadan öteye bir şey olmamıştır.
Türk adaletinin Kürtler konusunda hiç de adil olmadığı, tarihsel olaylar ve belgelerle kanıtlanmıştır. Cumhuriyetten bu yana mahkemeler hep taraflı olmuş ve Kemalizm’e en ufak bir eleştiriyi bile sindiremeyerek, resmi ideolojiyi benimsemeyen kişiler peşin hükümlerle yargılanmışlardır.
|