Belki avluda, ya da ne bileyim, buğday tarlasında mesela, gözlerimiz dünyaya açıldığında, göbek bağımız keskin taşlarla kesilmiş, baş ucumuzda ne hastane, ne doktor ne de ebe.. Ana kucağı da görmedik doğru dürüst, doğuşumuz zavallıydı.
Sonra yamalı giysilerle sarıldık, örtündük. Giyinmek adına; benekli pijamalarımız büyüklerimizden kalmıştı. Henüz yaşamamışken çocukluğun nazlı sefasını, tarlaya sürüldük, çifte, sabana, sabahın dördünde uyandırıldık, körpe bedenlerimizin üpertisine kulak asmadı kimse, bir parça ekmeğin yüzüne bir parça yoğurt sürüldü kaymak niyetine, biz de razı olduk kaderimize. Koyun otlatmaya koyulduk her sabahın köründe. Çocukluğumuz da zavallıydı.
Derken, ne mektep ne medrese, sabahların erinde, uyanır, ne reva görülmüşse günümüze, ona koşardık. Karşı koyma hakkımız yoktu, tanışamadık gençliğimizle. Onüç ya da on dördünde, artık büyümüş sandılar.
Hani o kocaman adam derler ya.....
Bir çoğumuzun koynuna, eş diye birer kadın koydular, görücü usulü ile ya da çoğu kez beşik kertmesi, kimi zaman kan karşılığı, berdel evliliği;
Aslında makus bir talihti hepsi. Sonra çocuklarımız oldu. Beraber büyüdük onlarla.
Babalık kültürümüz yoktu. Babamızın da bizden farkı yoktu. Öylesine büyüdük işte. Büyümemiz bile zavallıydı.
Okul çağında eğitime hasret kalan biz, bize duyarsız kalan ailemizdi. Anadilini kim önce unutacak, ya da evde en az konuşacak diye yarışırdık akranlarımızla.
Radyolar “vatandaş Türkçe konuş” diyordu. Bu yüzden okullarda Kürtçe konuşma kolu bulunuyordu. Annelerimize kendi dilinde, merhaba Anne, dedik diye, ertesi gün derste, dayak yolumuzu bekliyordu. Öğrenciliğimiz de zavallıydı.
İlkokul bitmiş olsa bile, Türkçe’yi konuşamıyordu doğru dürüst hiç kimse bu yüzden Türkçe notumuz, hep kırıktı karnemizde. Eğitim ve öğretim hakkımız, kilit altındaydı anadilde. Fırsat eşitliği, bir güzel düştü beynimizde. Tabiri caiz ise, artık adam olmaya başlıyorduk yavaş yavaş, ortaokulda, lisede, adam sayılabilirdik artık resmi alfabede...
Ancak şanslı olanlarımız yazılabildi yatılı mekteplere. Beynimizin büyük kısmını sardı özümleme. Öztürkçe konuşma konusunda geride bıraktık öztürkleri bile. Bu bir kayıp değildi belki de lakin yiten beynimiz olacaktı. Ve bir daha benliğine, çok zor geri dönecekti. En önde yürüdük yürüyüşlerde, en ateşli şiarlar bizim ağzımızdan haykılırdı herkesten, gürce. Kirden kabuk bağlamıştı yakalarımız, birinci sigarası değişmezlerimiz arasında baş sırayı alıyordu. Bıyıkları çenesini örtmüş abilerimiz böyle söylüyordu.
Tarihi bilmeden, tarihsel materyalizmi, ulus-devleti öğrenmeden, enternasyonalizmi öğrendik. Ernesto’yu, Lenin’i herkesten çok, ve en iyi biz bilirdik. Zararlı şeyler değildi bunlar. O kadar kötü de değildi. Takvimler altmışsekizi gösteriyordu. İyi olmayan galiba yetişme tarzımızdı. Solculuğumuz da zavallıydı.
Orta yaşa gelinceye dek, zavallı bir yaşam sürdük. Bu süreçte, birde, aşk sandığımız bir şeyi sığdırdık gönlümüzün boş kalmış en son köşesine. Bize ilk selam vermiş kızlara tutulduk genellikle, huyunu suyunu önemsemedik. Zamanımız da yoktu zaten. İçimizin ısındığını fark ettik birden. Büyüdü gözlerimiz, bağlandık. Gözümüzden de sakındık. Bir tür koruma duygusu ile davrandık Sonra kafamıza gelip değince taşlar, anladık yanlış yaptığımızı ama hayat katran tadını almıştı çoktan.
Derken geçim derdi, iş kaygısı, hayat kavgası gelip dayanınca kapıya bahanelerimiz de oluştu. Diplomalı işsizler olarak ordumuza her gün yeniler karıştı. Gençlik yıllarının o görkemli serüvenleri birer anı olarak kaldı gerilerde. Kimimiz danışman olduk sermaye şirketlerinde Das Kapital’e aldırmadan, önce bir arabamız olsun istedik, sonra da Şişli de küçük bir daire. Çoğu kez hala geçmişte yaşıyor diye kızdık eski dostların bir bölümüne, üzüldük yoksullukla tükenen günlerine. Kimi zaman da acıdık. Aslında acınacak durumda olan bizlerdik. Herşeyden önce beynimiz zavallıydı
Eski heyecanlarımız kaybolmuştu, artık solgunduk, geçmişimizi sorgularken çocukluk hastalığı deyip avunduk, çünkü artık olgunduk geçen günleri geri getiremezdik çünkü artık yorgunduk...
latifepozdemir@hotmail.com |