|
Belki bir çok Türk yurttaş için bu böyledir ama
Türk olmayan, varlığı yıllardır ret ve
inkar edilen, asimilasyon ve devşirme, entegrasyon gibi özel
politikalarla, eritilip özümlemeye tabi kılınmış
başta Kürtler olmak üzere Türkiye deki bir çok etniseye mensup
kişiler için bu sorunun yanıtı olumsuzdur, yani onların
bu günkü soy adları soylarından gelmiyor. Ben, bu makelede
işin Kürtlere ilişkin olan kısmına kısaca
değinmek istiyorum.
Türkiye de Kemalist kurumlaşmanın ürünleri
1950 den sonra toplumda
önemli oranda görülmeye baklandı. Kılık kiyafet,
harf, eğitimde birlik, alfabe ve bunun gibi dönüşümleri
bir kısmı batılılaşmak anlamına gelebilecek
hareketler olarak görülebilinir. Ancak asimilasyon ve inkar her
zaman Kemalist devletin en önemli özümleme silahı olmuştur.
Bu gün dahi o silah kullanılmaya devam etmektedir. Kürt coğrafyasında
yerleşim alanlarının adlarının değiştirilmesi,
bölgenin demografik yapısıyla oynanarak değiştirilmeye
çalışılması ret ve inkar politikası sonucudur.
Özümleme ve asimilasyon alanındaki topyekun seferberlik
nasıl yürütül(üyor)dü, açıkça bilinir. Yatılı
Bölge Okulları, çok küçük yaşta çocukları alır
günlerce anne ve babasından uzak yerlerde okuma amacıyla
alı konulurdu. Kısa bir zaman sonra bu çocuklar kendilerine
yabancılaşırdı. Anadilini unutur, zorunlu olarak
Türkçeyi konuşurdu. Kendi diline tarihine ve ulusal değerlerine,
hatta benliğine yabancılaşmış bir kuşak
yetiştirilmeye çalışıldı. Adı üstünde
yatılı ve parasız okullardı bunlar ve kimi zaman
yazında öğrenciler okulda kalırdı. Bu okullara
ilişkin çok şey anlatmak mümkün ama son olarak şunu
da ekleyelim: bu okullar 21 adet olarak kuruldu ve 17 tanesi Kürt
bölgesinde, geriye kalanlarda Kürtlerin ve ötaki azınlıkların
bulunduğu Türk bölgelerinde kurulmuştur. Birer asimilasyon
kurumu olan bu okullar sekiz yıllıktı ve 40 yılı
aşkındır ki bölgede bu şekli ile varlıklarını
sürdürüyorlar
Bu okulların değişik bir versiyonu
olan KÖY ENSTİTÜLERİ ise, bir üst eğitim kurumuydular
yani sekiz yılda bitirilemeyenler sonraki yıllarda bu
kurumlarda sürdürülürdü. Devlet Parasız Yatılı Bölge
okullarının tersine bu okulların büyük bölümü orta
ve batı Anadoludaydı. Bir kaç tanesi de Türklerin var
olduğu Kürt kent ya da kasabalarında kurulmuştur.
Küçük yaşta çocuklar yatılı okullarla ana dilinden
uzaklaştırılır, genç ve yetişkin kişiler
de bu kurumlar aracılığı ile coğrafyalarından,
tarihsel ve kültürel ulusal varlıklarından uzakta yabancılaşma
ve özümlemeye tabi kılınırlardı. Gerçi bu okullardan
mezun olup da birer ulusal dava adamı olan bir kısım
insan var, onlar birer müstesnadır ve kuşkusuz bu kurumlarda kimliğini yitirmiş kişilerin yanında bunlar
azınlık sayılır. Adı geçen kişileri
duyarlılıklarından ötürü kutlamak da görevimiz tabi
ki.
Asimilasyon ve özümleme tedbirleri, yaşamın
her alanında dayatılıyordu. Örgün ve yaygın
eğitim uygulamalarının yanı sıra bir de
YETİŞTİRME YURTLARI ve OLGUNLAŞMA ENSTİTÜLERİ
var ki hedef kitlesi kız çocukları ve idealize edilmek
istenen, temeli oturtulmak istenen Türk aile sistemidir. Bu kurumlar
aracılığı ile de gelenek ve görenekler ya yok
edilmiş ya da Türk'e mal edilerek tahrifat ve de tahribata
uğratılmıştır. Kürt kültürel ve sanatsal
ürünleri yağmalanmış, düğün, nişan ve öteki
törenler özünden uzaklaştırılarak,Türkmüş gibi
ikame edilmiştir. Biçki, dikiş, nakış kurslarında
ise her zaman devletin tayin ettiği bir görevli ders vermiştir.
Bu öğretmenlerin elinde bir de nasıl davranacaklarına
dair bir müfredat programı da olmuştur.
Yukarıda kısaca anımsatmaya çalıştığımız
kurumların işlevleri çalışma tarzları ve
öğrenci profilleri - özellikle bu okullardan mezun olmuşların
daha sonra akibetlerinin ne olduğu- ayrı bir tartışma
konusudur ve kanımca araştırılmaya değer.
Bir çok okulda hal ve gidiş diye bir not vardı
o zamanlar mesela. Eğer bu not pekiyi değilse, sınıfta
kalınıyordu ve bu not bir kanaat notuydu, öğretmenin
eline silah diye verilmişti. Öğretmen bu silahını
istediği zaman, istediği kişilere karşı
kullanabilirdi ve öğretmenin notunu bozacak her hangi bir kurum
da yoktu. Keza Türkçe notu iyi derecesinin altında ise- orta
ya da zayıf- hiçbir şekilde sınıf geçmek mümkün
değildi. Türkçe bilgisi mutlaka iyi ya da pekiyi olmalıydı.
Hepimizin korkulu rüyası bu olduğu için öğretmenin
gönlünü kazanmak ve de Türkçeyi iyi derecede öğrenmekten başka
çaremiz yoktu..
Topyekun asimilasyon silahları ile üstümüze üstümüze
gelen devlet bu gün gelinen noktada ne kadar başarılı
oldu, ya da amaçlarına ne kadar ulaştı derseniz,
durum ortada. Fazla araştırmaya gerek yok, bir çoğumuz
bu asimilasyon çağının kuşağıyız
ve hala bir çok izlerini benliğimizde taşıyoruz.
İstesek de istemezsek de durum bu ve ulusal benliğimize
ve değerlerimize geri dönüşü olanaksız gibi görünen
bir durumdayız.
Ne yazık ki bugün kendi çocuklarına ana
dillerini öğretemeyen bir tek Kürtler var çevremizde. Eğer
bir dili çocuklar konuşmuyorsa o dil yok olma yolundadır.
Yani Kürt çocukları, bizim çocuklar, ev de yolda sokakta hangi
dili konuşuyor dersiniz. Kuşkusuz konuştukları
dil kendi anadilleri değil. Dil bilmek, öğrenmek zararlı
değil kuşkusuz ama anadilini bilmemek tehlikeli ve de
trajik bir durumdur. Bizim anne ve babalarımız bize anadillerini
rahatlıkla öğretemedi haliyle biz de çocuklarımıza
öğretemiyoruz. Ya bir de çocuklarımızın haline
bir bakın. Hazin onlar kendi çocuklarına Kürtlerin varlık
olgusunu bile miras bırakamayacaklar ne yazık ki bu gidişle..
Yani anlayacağınız dostlar Zimanê Şirin
gidiyor elden. Buna izin verecekmiyiz.? Vermeyelim. Saygılarımla..
latifepozdemir@hotmail.com
|