Fırat Başkale ile yoğun geçen bir çalışma döneminin ardından, ona : Fırat Mıhemed Arifê Cizirinin EYŞANA ELİ sini ondan sonra hiç kimse okumadı.Bu nu sen okurmusun. ? diye sormuştum. O da Evet demişti. Bunun üzerine; Fıratla bu konuda bahse girdik. Eğer yüzde altmış oranında da doğru okusa ben ona iyi bir hediye alacağıma dair söz verdim ve ayrıldık. Aradan epeyce bir zaman geçmişti ki Fırat beni telefonla arayarak: Beyoğluna gel hediyemi al. Aslına ve orijinal yapısına uygun Eşyana Eli nasıl olurmuş gel de dinle deyince doğrusu heyecanlandım. Fırat'ın da istese çok iyi şeyler yapacağına inanıyordum açıkçası. Ertesi gün öğleden önce saat onbir için randevulaştık.
Ertesi gün saat onbuçuğa doğru sütudyoya gittim.Fırat, Taylan ve Tuncay Akdoğan, Beyoğlunda Mis Sokağa yakın bir binanın dördüncü katında bir müzik sütüdyosu kurmuşlardı. Tuncay..O gök gözlü çocuk, insanı neşeli gülücüklere boğan o yaşam sevdalısı. Gözleri mahrur, kapıyı açtı ve o mağrur edası ile : Hayrola Beyoğlunda mı sabahladın .?Yoksa Fıro gene seni ekti mi.? Diye bana takıldı kapıyı açar açmaz beni karşısında görmenin şaşkınlığı ile..Ardından Tuncay kayıt odasına doğru gitti. Abi kusura bakma yetişmem gereken bir iş var sen otur Kazımla konuşun ben de az sonra geliyorum dedi.
İçeri girdim.İnce narin bedeni uzun sakalı ve havada dans eden saçlarıyla, kendinden emin gözlerinde dünyayı aydınlatacak kadar bir parıltı ile kanapenin üstünde oturmuş Birgün gazsetesi okuyan biri vardı. Yanına yaklaştım : Merhaba ben Latif dedim. Oda : Merhaba Kazım KOYUNCU. Diye yanıt verdi. Yüzünde cesaretin onuru okunuyordu.Kazım Koyuncu…O sıkça adını duyupta o ana dek hiç tanıma şansına sahip olamadığım küçük dev adam. Şarkıları Ziganadan yeniden geçitler açmış gülyüzlü çocuk..Fırtınalı denizin hırçın ve çoşkulu çocuğu.Hemşinlerin duygu ve düşüncelerinin çağdaş tercümanı, yeni öykü anlatıcısı,Lazların dengbêji, usta yorumcusu…Demek Kazım Koyuncu bu diye geçirdim içimden.
Bir serüvanden çıkıp gelmişlerdi.Memedali yanından hiç ayrılmamıştı son nefesine dek. Hala onu yaşatıyor zaten Memedali. Her yıl birlikte Yaşam Radyoda, ona özgü anma özel programı yapıyoruz.Serüven sona ersede, Kazım her yıl Haziranda canlanıp kolumuza giriyor İstiklalde geziyoruz.Aklında hep konser var. Kanser olduğunu da biliyor ama aldırmıyor. Konser ile Kanser arasında sadece bir harf farkı var diyor düşlerde bile bana, Tuncaya,Fırata Memedaliye ve diğer dostlarına.Bizde her ölümün bir yaşam olduğunu biliyoruz zaten.Vede her damla kanın yarınlara armağan….
Fıratın randevusuna –her zaman yapar- geç gelişi ilk kez beni çok sevindirdi. Daha önceleri hep kızardım ona. Bu kez geldiğinde saat biri gösteriyordu ve o sessiz ve ürkek bir eda ile içeri girdiğinde, ben ona konuşma fırsatı vermeden geç kaldığın için teşekür ederim Fırat dedim ..O da Kazıma . iyi ki sen buradasın yoksa bir zılgıt yemiştim şimdi, diye söylendi. Ardından özür dileyerek tekrar oaradan ayrıldı.Biz Kazımla derin bir söyleşiye dalmıştık.Müzikten, yaşamdan, Lazlardan, Hemşinlerden zazalardan ve Kürtlerden konuştuk.O gün akşama dek beraberdik.O bende var olan bir çok eksiği tamamlıyordu aktardığı bilgilerle. Bende ona bize dair bilmediği ilginç anılar anlatıyordum.
Bir ara bana . Abi ya ben nasıl Kürtçe öğrenebilirim dedi. Ben de aman Kazım sen Karadeniz Kültürünü icra et boş ver Kürtleri. Onları da Kürt sanatçılar yapsın dedim. Kazım “Yok abi onun için değil, günlük yaşamda konuşulanları anlamak ve konuşmak için istiyorum Kürtçe gazete ve kitaplardan yararlanmak için istiyorum” dedi. Ben de, olur dedim sana yardımcı olurum diye yanıt verdim.
Çok nazik bir o kadar saygılı iyi bir müzik bilgisi vardı Kazımın.Hayata dair yapmak istediği çok şey vardı. O bir köprü kurmak istiyordu değişik kültürleri buluşturup kuçaklaştırmak istiyordu. Hoş görüsü, vicdanı ve merhameti engin deryalar gibiydi. Her ölüm erkendir derler ama onunkisi çok çok erken oldu be..Daha yapacak çok işi vardı. Hayat ondan alacaklı kaldı. Özgürlük de öyle. Gelecek güzel günlere hasret çocuklara yaşanası bir dünya sunacaktı oysa ki o…Üstü kalsın dedi ve ömrünün geriye kalanını hayata bağışladı Kazım..
Yok yok.! Böyle olmadı Kazım.Ben bu kadar erken ardından DİDOYU söyleyeceğimi düşünememiştim. Şimdi resimlerini ve konser kayıtlarını gördüğümde sanki birazdan kapıdan çıkıp geleceksin ve gene Fıratı çekiştireceğiz gibi geliyor bana. Göçüp gitmek sana yakışmadı Kazım.Haziranda ölüm gerçekten zormuş bunu anladı bir kez daha, seni sevenler.. Daha birlikte Kürtçe dil derslerine çalışacaktık. Nereye böyle.? Yok yok bu hiç olmadı.Ölüm sana hiç yakışmadı.
Aşkın ve özgürlüğün inançlı neferi, bizi bırakıp gittin. Aşk da özgürlük de sensiz hüzün içinde şimdi..Fırtınalar içinde isyana durmuş girdapların hırçın çocuğu,bu atlasta yaşayan her kese bir şey öğrettin ardından.: KARDEŞLİK, SEVGİ ve HOŞGÖRÜYÜ öğrettin. Sana teşekkür borçluyuz Kazım…
Sabahın erken saatlerinde telefonum çaldı. Ekranda Fıratın adı vardı. Hayret dedim. Gene sabahladı her halde ya da başına bir şey geldi Fıratın. Telefonu açtım Fırat : Abi Kazımı kaybettik. Cenazeyi kaldırmaya gidiyoruz.dedi ve telefonu kapattı.Sesi üzgün ve yorgundu.Anlaşılan geceden fenalaşmıştı Kazım hastanede ve sevenleri yanı başına toplanmıştı. Ama sevgi ölümü önlemeye yetmemişti ne yazık ki… Kanser Kazımı o günlerde yapılacak Karadeniz Müzikleri konserinden alıkoymuştu.Kanser Konsere engel olmuştu yani. Cenazesinde onun en çok sevdiği her kes ordaydı.Ama Kazım, o kadife sesi ile selamlayamadı dostlarını, gülemedi cesaret ve onur izleri taşıyan yüzü ile..Ardından el salladık yürek hüznümüzle dövüşe dövüşe..Hoşça kal yarın ve Merhaba dün… |