|
68 baharı tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de önemli gelişmelere neden oldu. Bu süreçte ülkenin hemen her yerinde hızlı bir biçimde sola yönelme başlamış, bu alanda önemli bir rekabet de oluşmuştu. Sol ve marksist klsikleri gece, gündüz demeden okur, hatta ezberler, gerektiğinde karşı görüştekilerin görüşlerini çürütmekte kullanırdık. Lenin, şu kitapta şöyle der, Mao Zedfung ve Yusif Stalin şöyle demişti, Marx bu konuya ilişkin Kapital’de şunu söyler... vb. Diye başlayıp biterdi tartışmalarımız. Aslında okuyan bir kuşaktık. Belki bilgi donanımımızı güçlendirmekten çok, karşımızdakilere üstün gelip kendi görüşümüzü haklı ve doğru kılmak, böylece dinleyen ya da okuyan kitleye en doğrunun biz olduğunu kanıtlamak için tüm bu çabalara girişirdik.
Bir keresinde, gene bir dernek lokalinde bu lokaller, genellikle Töb-Der lokalleri olurdu. Gençler oturmuş dikkatli bir biçimde iki arkadaşın tartışmalarını dinliyordu. Bu tartışma Maoculuk ve Leninizm karşılaşması ya da düellosuydu. SBKP henüz 19. kongresini toplamıştı. Tartışmalar, kapitalizmin restorasyonu eksenliydi. Sovyetler sosyal emperyalist mi değil mi? Maocu demogog sosyal emperyalist olduğunu kanıtlamak için olağanüstü bir efor harcıyor, kafaları bulandırmak için belgeler sunuyordu. O, daha çok Pekin ve Tiran kaynaklı belgelerde yoğunlaşmıştı anlaşılan. Karşı taraf, bu belgeleri yadsımaya başladığı anda ise hemen “Sen Mao’yu nasıl görüyorsun devrimci mi değil mi?” gibi tuzak sorulara yöneliniyordu. Elbette kimse o günler Mao’ya karşıdevrimci diyemezdi. Maonun dedikleri de sosyalizme uygundu dolayısıyle. Bu tartışmada, henüz toplanmamış bir kongrenin (SBKP 25. kongresi) sonuç belgesi bile delil olmuştu. Maocu kardeşimiz daralınca “SBKP 25. Kongre sonuç belgesinde...“ diye hiç kimsenin bilmediği, duymadığı, yeni bir tez geliştirip, kendi görüşlerini doğrulama konusunda kullanıma sürmüştü. Eminim benzer durumlara birçoğunuz tanık olmuşsunuzdur.
Kürdistan’da durum biraz daha farklıydı. Orada da, bu anlayışlar doğrultusunda sıkı bir disiplinle eğitim çalışmaları yapılır ve seminerlerle hızlandırılmış bir biçimde sosyalizmin sorunları kavratılırdı. Gençlik dernekleri bu iş için tek mekandı. Güney kesimlerinde DDKD, doğu kesimlerinde DHKD bu işleri en iyi yapan iki farklı anlayışta gençlik kurumuydu. Dernek adeta bir askeri kışla gibiydi. Sıkı bir disiplin vardı. Nöbetçiler ciddi bir disiplinle gelir o gün üzerlerine düşenleri laiki ile yerine getirir, “Ağabeylerinin” gözüne girmek için özel çabalar harcarlardı. Seminer ve eğitim çalışmaları, hatta ödevler, okulun verdiğinden daha önemli adedilir ve bu disiplinle dernek yürürdü.
Çoğu kez çocuklar kaytarmasın diye okul çıkışı ortaokul ve lise önlerinde bekleyen “Ağabeyler” topluca öğrencileri önüne katar, doğruca derneğe getirirdi. Böylece, firesiz herkes dernek lokalinde olurdu. Günboyu yorgun argın ve de aç biçimde içleri geçmiş çocuklar bu kez de saatlerce!! “Hızlandırılmış Sosyalizm” derslerine tabi tutulurdu. Ne kadar yararlı olurdu pek bilinmez ama bu yapılan takdire şayan en iyi uğraştı diyebilirim.
Ders konuları 14, 15 yaşındaki ortaöğrenim çağındaki çocuklar için oldukça ağırdı. Materyalizm, Diyalektik, Sosyalizm, Emperyalizm, Faşizim gibi felsefe ve sosyoloji konuları çocukları epeyyce yorardı. Ders veren kişi ise pedegojik formasyondan habersizdi. Genellikle bir üst yaş gurubuna mensup, bu tür konulara aşina olan bir kişi olurdu. Ya da taşradan özel olarak davet edilmiş bir başkan teorisyen ve ideolog olurdu. Bu tip kişiler için özel toplantılar düzenlenirdi. Çoğu zaman seminer iyi anlaşılsın diye Kürtçesi de özetlenerek sunulurdu. Kürtçe sunum daha iyi anlaşılırdı. Ancak Kürtçe bilimsel konuları iyi sunabilecek kadro pek azdı. Bilim dili olarak da Türkçe tercih edilmişti. Başka çare de yoktu. Çünkü yapılan iş daha başından yanlıştı. Çocuklara dilleri, tarihleri ve ulusal sorunları öğretilmeden sosyalizmin ağır sorunları anlatılırdı. Bu yüzden bir çoğumuz, geçmişte, önce sosyalist olurduk sonra yurtsever. Önce Marksist olmayı öğrenirdik sonra demokrat. Ve solculuk o günlerde tüm bedenimizi sarmıştı. Gece rüyamızda bile diyalektiğin yasalarına sosyal yaşamımızdan örnekler arardık.
Kızıltepe de bir dernek lokalinde, öğrenciler alınıp derneğe getirilmişti. O günkü ders ise “Diyalektik ve Tarihi Materyalizm” di. Sunucu harıl harıl diyalektik materyalizmi anlatıyordu. Diyalektiğin tasalarından, değişim ve gelişimden sözediyordu. Karşısındakiler de anlatılan herşeyi kavrıyorlarmış gibi bakıyorlardı. Bir yandan da “bitse de gitsek” diye düşünüyorlardı. Konuşmacı : “Arkadaşlar diyalektiğe göre herşey hareket halindedir ve birbirine bağlıdır” diyerek uzun uzadıya konuyu anlattıktan sonra, dönüp salondakilere: “Arkadaşlar anlamayan varsa söyleyin tekrara anlatayım” deyip bir de yoklama yapardı. Kimse anlamazdı, ancak kimsede anlamadım demezdi. Çünkü herkes kısa sürsün isterdi. Bir an önce eve gidip dinlenmek isterdi. Ertesi günkü okul ödevlerine hazırlanmak isterdi. Ancak onların halinden bir tek onlar anlardı..
Konuşmacı bir kaç kez anlaşılıp anlaşılmadığını, tam da karşısında oturan çocuğun gözlerine bakarak sorunca, çocuk sanki sınava tabi tutuluyormuşcasına, cesaretini toplayıp. “ Abi ben anlamadım, yani nasıl her şey birbirine bağlıdır ve hareket halindedir” diye sorunca, konuşmacı tekrar anlattı ve dönüp yine o bilge edası ile: “ Anladınız mı?” deyince bu kez bir başkası, “Abi nasıl yani mesela bir örnek veririmisin biz de bilelim” deyince, konuşmacı bir an durdu düşündü ama aklına hiç bir örnek gelmedi, yada örnek veremedi. Bu kez pişkin bir eda ile dönüp salondakilere. “Her şey birbirine bağlıdır ve hareket halindedir, bu diyalaktik yasasına kim bir örnek verebilir” diye sordu. Oldukça zeki olduğu anlaşılan bir çocuk, parmağını kaldırarak söz istedi ve şu örneği verdi. “MESELA TREN arkadaşlar.’’ Bir gülüşme başladı ama konuşmacı hala espiriyi anlayamamıştı. “Nasıl yani” diye sorunca, bu kez çocuk başladı anlatmaya:
“Mesela tren. Bütün vagonları birbirine bağlı değil mi. Ve tren bu vagonlarla birlikte hareket etmiyormu. Herşey birbirine bağlıdır, yani trenin vagonları birbirine bağlıdır, her şey hareket halindedir yani, tren gidince hareket ediyor.”
Bu ve buna benzer onlarca anımız vardır geçmişte kalan. Şimdi dönüp baktığımızda katıla katıla güldüğümüz... O günler öyle yada böyle benzer acemiliklerimize tanık oluyordu ama bir alışkanlığı da birlikte oluşturmuştu. Okumak... Yeni kuşaklarda böyle bir alışkanlık görmek zor. Okuyanlar gene eskiden alışkanlığı olanlar değilmi sizce de...
latifepozdemir@hotmail.com
|