(Av. Şevket EPÖZDEMİR’e)
Bir özgürlük türküsü
Dolanırdı dilinde,
Seni sevmeyenlere de
Gülücükler sunardın gözlerinle,
Kökleri coğrafyamızın her bir yerinde
İki gül tutardın ellerinde.
Seni aldılar bir gün
Kopardılar güllerinden
Ama silemediler gönlümüzden.
Yine kar yağıyor bak
Şahin avladığın ovalara,
Hepte karlı mevsimlerde
Yapıştı eteklerimize hüzün,
Yitirmedik umudu direnci
Ve hayat her şeye rağmen
Sürüp gidiyor her gün,
Kadir bilen Nemrut, Süphan
Yanı sıra seninle onurlanmış
Minar, Baykan ve Tatvan;
Sen bir özgürlük gülüydün
Ve hep öyle kalacaksın
Diye haykırıyorlar bir ağızdan..”( Latif Epözdemir. )
Şevket EPÖZDEMİR 15 yıl önce, Dalından koparılmış bir gül gibi düştü toprağa, Kürdistan’da şehitler kervanına katıldı. Ölüm ile yaşam arasındaki sınırın giderek kayboduğu o zorlu yıllarda...O günlerde, Kürdistan’da insanların en başat istemi özgürlüktü. Bu istem uğruna düşünen hemen her kesin yaşamı tehlike altındaydı. Yani can güvenliği yoktu. Sabah evden çıkarken akşam eve sağ dönüp dönülemeyeceğinin garantisini kim verebilirdi ki..? Kafalardaki örtülü kaygı, yaşamak, güvende olmak, yaşama hakkını koruyabilmek ve onu savunabilmek, tüm bu soylu ve masumane düşüncelerin hayata geçebilmesi için bir gün daha fazla yaşamak.
Zorun egemen olduğu ve her şeyin zorun gücü kadar konuşulduğu, zorla geçen, zorlu yıllardı o kahır dolu zamanlar..Zor oyun oynuyordu ve kaybeden her zaman ezilen halk oluyordu.Bu sürece taraf olmayanın bertaraf olduğu bir anlayış damgasını vurmuştu. Halk iki silahlı gücün aman dinlemez kapışması karşısında can ve mal kaygısı ile yaşamını sürdürüyordu. Tarafsızlığın potansiyel bir risk olduğu, şiddete ve savaşa karşı olmanın, barışı ve yumuşamayı savunmanın ateşten gömlek olduğu bir süreçte en çok da barışsever kişiler telef oluyordu. Şevket de, telef edilmiş bir barış ve demokrasi kahramanı olarak, tarihe mal oldu.
Toplumun bağrından şiddetin arınmadığı, karşılıklı olarak şiddetin sürekli tırmandırıldığı bir ortamda, Kürt halkı iki dere bir arada yaşam savaşı veriyordu. Her iki halkı hala da, şiddete kurban veriyor. O yıllar, halkın dayanılmaz zulüm ve işkence girdabında inlediği yıllardı.
Devlet PKK’ya yataklık etti diye kırbaçlıyor, kılıçtan geçiriyordu halkı. Örneğin Ahlat’ın Kêrs köyünden 5 köylü evinden alınmış ve anında köyün dışında infaz edilmişti. Bu ölümler hiç sorgusuz, yargısız gerçekleşmişti.. Acının baskının, zulmün ve işkencenin dayanılmaz ağırlığını, mazlum Kürt köylüsü ve esnafı taşıyordu. Adeta bunca yıllık özverinin, sadakatın ve yurtseverliğin bedelini ödüyordu halk kitleleri.Can kaygısı diğer tüm düşüncelerin ilerisinde seyrediyordu.
Bu gün, geriye dönüp bakıldığında geçen süre içinde somut olarak, çok büyük bir iyileşmeye rastlamak da, mümkün değil. Kuşkusuz halk kitleleri eskiye nazaran çok daha uyanmış ve ulusal kimliğine daha çok sahiplenmiş görünüyor.Kürt kadınları tarihin hiçbir döneminde alanlara çıkıp bu denli destanlar yazmamıştır.Kadınlar ve çocuklar intifadada ve demokratik meşru direnişlerde büyük kahramanlık örnekleri göstermektedirler. Bu tohumlar o günlerde ekilmişti. Bu uyanış ve kimliğe sahiplenme konusunda PKK’ nin önemli bir etkisi var ve bu yadsınamaz Ama bunun için halkın ağır bir bedel de, ödediği ise tartışılmaz bir gerçektir.
Özgürleşme süreci toplum tabanına yayılmıştı. Ama halkın içinde bulunduğu koşullar hiç de iç açıcı değildi. Çünkü yaşama hakkına saygı ve de yaşam güvencesi yoktu. Lakin o günler tablo kırmızıydı. Ama bu kırmızı tabloyu görmezden gelen ve de devletin içindeki yasa dışı terör odaklarını görmek istemeyen yetkililer de, vardı ne yazık.:
“Valinin yanına ben, annem, amcam, Bitlis SHP İl Başkanı Muzaffer Ahlat ve DEP İl Başkanı İshak Tepe beraberce gittik.
Vali tipik bir bürokrattı, demokrasiden, insan haklarından söz ediyordu. Lafı çevirmeden direkt söyledim: Babamı Kontrgerilla kaçırdı ve hayatından endişe ediyoruz. Vali yerinden fırladı ne demekmiş Kontrgerilla Türkiye’de böyle kurumlar yok”( Dr. Serdar’ın anlatımları )
Yasadışı Ergenekon Terör Örgütünün varlığı, Cumhuriyet savcılarınca tespit edildi. Bir çok” faili meçhul” cinayetin bu örgüt ve taşeronları tarafından işlendiği artık bilinmektedir. Avukat Şevket’i katleden katilin arkasındaki güc işte böyle bir güçtür ve büyük olasılıkla kiralık katil tutmuştur.
Şevket EPÖZDEMİR,öldürülürken diğerlerinden daha net bir mesaj bırakmıştı geriye. Kim yaptıysa yapsın tam bir provakasyon kokuyordu Şevketin öldürülmesi. Ve Tatvan’ın Silvan’a, Lice’ye, Diyadin’e çevrilmek istendiğinin somut işareti verilmek istenmişti adeta..Sıradan bir olay değildi bu kanlı cinayet.
O günleri şöyle bir göz önüne getirip, buradan hareketle bu cinayeti de sorgulayacak olursak, acaba veriler bizi nereye götürecek ?.Şöyle kısaca bir bakalım:
Şevket EPÖZDEMİR, 26 Kasım’dan bir hafta önce ya da bir hafta sonra da katledilebilinirdi. Bu olayın 27 Kasım PKK’nın kuruluş yıldönümünde gerçekleşmiş olması düşündürücü değil mi?. Gerekçe ne olabilirdi acaba. ? Sanırım EPÖZDEMİR, öldürülünce besbelli ki geniş bir kitle tepki gösterecek, sokağa dökülecek ve görkemli bir gösteri olacaktı.Gösteri yasadışı ilan edilecek, buna rağmen “yasadışılık” durum “ meşruiyeti” önleyemeyecekti. Belki de Vedat Aydın töreninde olduğu gibi benzer durumlar yaşanacaktı.
Kentte giriş çıkışlar 27 Kasım’dan ötürü tutulmuştu. Devletin gizli(açık) güçleri kentte, her sokakta boy gösteriyorlardı. Gerilim had safhadaydı. Halk, EPÖZDEMİR’in ardından sokağa çıkmaktan geri durmayacak, gösteri yapacaktı. Gerisi malum, Şırnaktaki olaylara benzer olaylar; ya da Vedat Aydın’ın cenazesinde olup bitenlerden farklı olmayacaktı. Bu provakasyonun birinci ayağıydı. Ya da akla ilk gelen olasılıktı.
Avukat Şevket EPÖZDEMİR, bir barış ve diyalog insanıydı. O şiddet politikalarını benimsemeyen, demokratik ve barışçı çözümden yana; siyasal yumuşama yanlısı, sevecen ve popüler bir kişiliğe sahipti. 1965’de TKDP’ye girmiş 1971’de partinin dağılmış olması mücadele koşullarını da beraberinde yitirmişti. O daha sonraları, hiç bir Kürt siyasetiyle organik ilişki içine girmedi diye biliniyor. 12 Eylüle yakın zamanlardan başlayarak 1984 yılına dek PSK çevresi ile de dostane ilişkiler geliştirmişti Av. Şevket. Ancak bu ilişkinin organik bir ilişki olup olmadığı pek bilinmiyor.Yanı sıra tüm ilerici yurtsever kesimlerle barışık bir yaşamı vardı Şevketin..
Şevket EPÖZDEMİR in PKK li olmadığı da bilinmektedir. Belki de en çok uzak olduğu görüş, silahlı mücadele ve şiddet yöntemleriydi. Ama o, bir avukattı ve herkesin davasına koşuyordu. Dahası, o bu işi bir yurtseverlik görevi olarak algılıyordu. Bu nedenle de, her kesin davasını takip etmeyi görev biliyordu.
Bu cinayetin bir gün öncesi PKK yanlısı olduğu savlanan 28 kişi gözaltına alınmıştı. Ancak bu kişiler göz altı süreleri dolduğu halde mahkemeye çıkarılmamışlardı. Bu tedirginlik yaratmıştı. Ama o gün bu kişiler duruşmaya çıkarılacak diye haber alınmıştı. Ardından da duruşmaya çıkarılmışlardı. İlginçtir ki, EPÖZDEMİR duruşmaya alınmamıştı. Tutuklular arasında kardeşi de vardı. Ama o avukat olduğu halde kardeşinin duruşmasına bile girmesi engellenmişti. Duruşma ise, geç saatlerde sonuçlanmıştı.
Ama ne yazık ki o, bu sonucu öğrenemedi. Av. Şevket EPÖZDEMİR göz altındakilerin akibetini öğrenemeden katledildi.
7 Kasım 1993’te Diyarbakır’da kimi kişiler göz altına alınmıştı. Gözetim altına alınan avukatların arasında, EPÖZDEMİR’in de adı vardı. Yani tutuklanma istemi listesinde adı vardı Şevketin. Ama EPÖZDEMİR tutuklanmadı. Nedeni ne olabilirdi ki. ? Yoksa akibeti önceden biliniyor muydu. Hani göz altına alınsa “faili meçhul” olmayacaktı diye varsayımlar geçiyor akıllardan. Bu nedenle onun kurbanlık seçilmiş olabileceği sanılıyor.
Tatvan savcısı bunu ailesine böyle duyuruyordu. Arandığı halde ve göz önünde olmasına rağmen tutuklanmamış olması ilginçti. Bu durum, bir işaretti, ama o işaret görülemedi, ya da görülmek istenmedi..
“ Önce annemle Hükümet Konağı’na gidip Başsavcı ile görüştük, bizi pek de iyi karşılamayan Savcı hayali yerlere gitmiş olabileceğinden söz ediyordu gözlemim sonucu şunu gördüm: Savcı’nın elleri titriyor ve yüzü bembeyazdı. Belli ki bir şeyler biliyor fakat söyleyemiyordu. Belki yüreği seviniyordu. Diğer Savcı Mustafa Yabanoğlu biraz daha başarılı rol yapıyordu. Üzülüyormuş gibi, yardımcı olmak için can atıyormuş, hiçbir şeyle ilgisi yokmuş gibi görünmeye çalışıyordu. Dilekçe verdik, her şeyi çok net söyledim: Babamı Kontrgerilla kaçırdı ve onu öldürecek.” ( Şevket Epözdemirin oğlu Dr. Serdar Epözdemirin anlatımından )
Diğer yandan Şiddet politikasında ısrarlı olanlar bu kararı verdi diye düşünüyorsunuz ister istemez. Yoksa bu cinayet kimin işine yarardı ki.?. Kamuoyunda Kürt sorunun adil-demokratik ve barışçıl çözümünden yana olan insanlar çoğunlukta ve her gün de çoğalıyordu. EPÖZDEMİR de, bu işin önde gelen isimlerinden biriydi.
Kuşkusuz şiddet ve silahlı tehdit; barış ve diyalog ile örtüşmeyen bir politik durumdur.. Bu yüzden elinde silahı olanlar, kitlelere namlunun ucundan başka bir şeyi anlatamayanlar, sonuçta aslan kesilecek, barış gönüllülerini çirkin bir biçimde yok edeceklerdi. İşte bu cinayet barış ve diyalogdan yana olanlara sıkılmış bir kurşun olacaktı. Bir göz dağı verilmek isteniyor olabilirdi. Bu cinayet bölgede, barışa ve kardeşliğe çekilmek istenen bir set olacaktı..Türk ve Kürt halklarının demokratik birliğine indirilen bir darbe, çözümü askeri ve silahlı yollara hapseden bir anlayışı egemen kılmak için böyle bir cinayet isabetli olabilirdi.
Şevket EPÖZDEMİR’in evinin önünden gece saat 20.00’de gürültüsüz, patırtısız alınmış olması çok ilginç. Hiç bir görgü tanığı yok. Onu tanıyanlar, onun o saatte, arabasını park ettikten sonra yaya olarak oradan gitmeyeceğini ya da rahatlıkla götürülemeyeceğini çok iyi bilir.
Ortada son derece önemli ve ikna edici bir neden olmadan EPÖZDEMİR hiç bir yere gitmezdi. Buradan hareketle akla gelen şudur; EPÖZDEMİR daha önce tanıdığı, güven duyduğu, sınanmış gibi görünen tanıdık bir kişi ya da kişilerce, ikna edici ve gayet inandırıcı bir gerekçe ile oradan uzaklaştı. Sokağın lambası yakılmamış ve ortalık karanlık tutulmuştu. Bu yapılan planın bir gereği de olabilirdi. Ya da belki tümden tesadüftü, bilinmez.
Ancak, hangi neden ikna edici olabilir? Şöyle düşünüyor insan, ajanlığı henüz deşifre olmamış, tanıdık sima, göz altılarla ilgili ya da 27 Kasım’a ilişkin bir gerekçe ileri sürülebilir. Ya da bir başka kişinin görüşme talebini iletmeyi gerekçe gösterip Şevketi götürebilirdi. Mekanı yakın gösterip Epözdemir’i alıp uzaklaşabilirdi.
Ne var ki, bu ihtimal güçlü değildi.. Çünkü askeri bölgeye çok yakın bir alanda EPÖZDEMİR’in gözlüğü bulundu. Bu cinayetin süsü de olabilir. Ama gerçeğe en yakın olan durum, EPÖZDEMİR’in, gözlüğü işaret olsun diye kendisinin attığıdır. Ya da ihanete götürüldüğünü anlayınca, direndiğinin bir göstergesi.. Epözdemir, ihaneti görünce muhtemelen direndi, karşı koydu. Direnince gözlüğü düştü. Bu ortamda gözlüğü yerden almaya fırsat kalmadı. Gözlük delil olarak orada kaldı. Ağzı ve gözleri bağlı olarak yakın bir kapalı mekanda subay lojmanları ya da Tugay’da işkenceye ve sorguya alındı. Boğazından boğulmak istendiğine, her iki kolundan bağlanmış olduğuna ve dizlerinde sert bir madde ile kemiklerinin kırılmak istendiğine dair izler var. Yazarın romanına şöyle yansımış bu cinayet. :
“ Avukat Şevketi yüzükoyun düşürdü Zınar . İki elini kanlı boğazına geçirdi. El ve ayaklarında kıpırtı yoktu halbuki.Baldırın kalçaya yakın kısmında bir titreme görür gibi oldu. Bu sırada çocukluğunun mezbaha günlerini hatırladı.Yeni kesilip derisi yüzülmüş,çengelde buharı tüten koyunların karın ve baldır kaslarının hala titrediğini dün gibi hatırlıyordu. Et sırası beklerken korkmuştu hep. Fakat şimdi insan öldürmekten korkmuyordu. Avukat Şevketin ölümü derin bir “ ah “olarak kaldı Zınar’da. Hepsi bu kadardı. “ ( Hasan Bildirici, DÖNÜŞÜ OLMAYAN YOL)
“Sol burun deliğinin üst kenarından giren kurşun kafasının arkasından çıkmıştı. Boğazı ip ile ya da itin birinin boğazını sıkması ile morarmıştı. Sağ gözünde travmaya bağlı morarma, yeryüzündeki tüm güzellikleri beyninde taşıyanın yüzünde darp izleri mevcuttu. Bacaklarında sigara yanıkları ve darp izleri mevcuttu. Sağ elini ve ayağını dirsekten ve dizden kendine doğru çekmişti belli ki öldürüldüğünde bu pozisyondaydı. Sırtta ve kuyruk sokumunda ölü morlukları mevcuttu. Tahmini ölüm saati 03 – 03.30 idi. Güroymak yolunda Tahtalı köyü yakınlarında yüzü ve gözü agal ile bağlı, sol ayakkabısı ayağından çıkıp iki, üç metre uzaklığa yuvarlanmış, yüzü sağa dönük olarak askerler tarafından bulunduğu söylendi. (…) Boğuşma izleri vardı, zaten gözlüğü de evden 100 metre ileride orduevi kapısına yakın yerde bulunmuştu.”
İşte görgü tanıklarının anlatımı , Otopsi raporu ve doktor Serdarın anlatımları bu yönde..
Avukat Şevket, Öldürüldükten sonra cesedi Tatvan’a 15 km. uzaklıkta bir araziye bırakılmıştı. Bir kamyon şoförünün haberi üzerine olay ertesi gün saat 14.00 sularında duyuldu. Savcılığın arananlar listesinde adı vardı. Ancak daha sonra Tatvan Savcılığı, verdiği yazılı bilgide “aranan şahıslardan olmadığı, hakkında tutuklama talebi bulunmadığını” belirtiyordu. Bu da tesadüf müydü. ? Yoksa masum bir yanılmamıydı, bilinemedi.
Bu cinayet, barış düşmanlarının, barış yanlılarına verdiği bir göz dağıydı. Bu cinayet şiddet ve kan politikalarında ısrar edenlerin toplumu sindirmek isteyişinin işaretidir. Giderek büyüyen ve sorunun diyalog ve barışçı yollarla çözümünden yana olanların arasında panik yaratılmasına neden olacaktı. Kısacası onlar, ya göç etmeye ya da silaha sarılmaya zorlanacaklardı.
Av. Şevket EPÖZDEMİR : Sen bir özgürlük gülüydün ve hep öyle anılacaksın. |