Son
günlerde, örtülü ya da açık olarak bir çok çevre Kürtleri
tartışıyor. Bu son derece önemli bir süreçtir ve
öyle anlaşılıyor ki Kürtler konusunda artık
geri adım atılması pek olanaklı değil.
Öteden beri iki kesim Kürt sorununu gündeminden düşürmemiş
ve hep konuşmuştur. Devletin derininde oturanlar ve
MGK, bu sorunu gizli kapılar ardında hep tartışa
ve konuşa durmuştur. GEÇMİŞTE Kürtlere ilişkin
en önemli politik kararlar bu güçler tarafından gizlice alınmış
ve icra organları hükümetlerce yürütülmüştür.
Bu
sorunu sık tartışan ve ödediği ağır
bedellere karşın gündeminden hiç düşürmeyen öteki
kesim ise, yurtsever ve demokratik Kürt çevresidir. Kürtlerin
akademik olarak bu sorunu tartışıp çözüme ulaştırmak
istemesi yeni değil. Öteden beri, 'siyasal bir sorun' olan
Kürt sorununun barışçıl ve demokratik yollarla
çözümü, eşitlik ve adalet ölçülerinde özgür ve demokratik
Türkiye ile aynı temelde bir Kürdistan istemi, Kürtlerin
talebi olagelmiştir.
Ancak, Kürtler kalıcı,
stratejik, genel ulusal politikalarını henüz ikame edemedikleri
içindir ki, dört parçaya bölünmüş Kürt ülkesinin her bir
parçasındaki Kürtler, kendi özgül koşullarına uygun
mücadele yollarını bulup uygulamış, bildik
söylemle, her parçanın kendi kurtuluşunu getireceği
varsayılmıştır. Daha da önemlisi Kürtlerin
kendilerinden çok başkalarına aidiyetleri hep korunagelmiştir.
Türkiye'nin Kürdü, İran'ın Kürdistan'ı, Iraklı
Kürtler, Suriye kökenli Kürtler v.b.
Kürt hafızası da zaman
zaman tarih ve coğrafya konusunda ciddi unutkanlıklar
geçirmiştir. Oysaki, bir Kürdistan vardır ve bu ülkede
yaşayanlara Kürdistan Kürdü denilir. Lakın ülke dışında,
toprağı başkasına ait olan yerlerde yaşayan,
genel anlatımı ile '' Diaspora Kürtleri '' için farklı terimler kullanmak mümkün
olabilir. Kuzey Irak, Doğu yada doğu ve güneydoğu
Anadolu gibi terimler, özünde ürkekçe Kürt coğrafyasını
işaret eden terimlerdir.
Oysaki bir sorunu çözmek istemek
önce onun tanısını koymakla olanaklıdır.
Tanı olmadan, çözüm ve tedavi olmaz. Yanlış tanı
ise çoğu zaman zararlı ve tehlikeli sonuçlara götürür.
Bizim olayımızın en basit tanısı şudur:
Bin yıllardan beridir ki adına Mezopotamya denilen bölgede
Kürt adında bir ulus yaşıyor ve onun yaşadığı
ülkenin adı Kürdistan'dır. Bu ülke önce kuzeyden güneye
ikiye, daha sonraları ise dörde bölünmüştür. Bu bölünmüşlük
Kürtlerin rızası dışında gerçekleşmiştir.
Kürdler, her parçada ağır baskı koşullarında
yaşamaktadır. En temel insani ve demokratik haklarından
yoksundurlar. Kürt ülkesi Kürdistanın yer altı ve yer
üstü zenginlik kaynakları sömürülüp talan edilmekte ve Kürt
ülkesine pay ayrılmamaktadır.
Şimdi bu kısa tanıdan
hareketle, bu gün Türkiye'de ileri sürülen çözüm önerilerinin
ne kadar anlamlı olup olmadığına bir bakalım.
Olaya Türk tarafının politikaları ve bakış
açısını irdeleyerek yaklaşmaya çalışalım.
Önceki dönemlere ilişkin tahlillere, tespit ve değerlendirmelere
uzun uzadıya girmeden yakın tarihe, yani Cumhuriyet
dönemine bir gözatalım.
Genç Türk
Cumhuriyetinin Kürtlere Bakışı
Kürt beyliklerinin tümden tarih
sahnesinden çekilmesinden sonra Kürdistan'da baş gösteren
otorite boşluğundan yararlanmayı iyi bilen yönetimler,
bölgede ağalık, şeyhlik, pirlik ve seyitlik gibi
işbirlikçi kurumlaşmalara da göz yumarak, Kürtleri öteki
halklara ve kendi kendilerine
vuruşturup nifak tohumları ekmeye çalıştılar.
Hamidiye Alaylarını kullandıktan sonra topluca
Alahhuekber dağında yok ettiler. Bu politik miras Türk
rejiminin Kürtlere ilişkin temel taktiklerinden sayılır.
Hamidiye Alayları, aşiret çatışmaları,
din ve mezhep çatışmaları, köy koruculuğu
gibi, yakın tarihte tanık olduğumuz, bu türden
özel önlemlerle Kürt ulusal
kimliğini engelleme yöntem
ve taktiklerini, genç Cumhuriyet de devralarak sürdürdü. Din,
Sayın Erdoğan'ın bu gün dediği gibi bu işlerde
önemli ölçüde çimento rolu oyandı. Kürtlerin, yiğit,
savaşkan ve cesur oluşları hep istismar edildi.
Türklerin Kürtleri kendilerine benzetme çabaları bu yıllardan
itibaren başladı.
Cumhuriyetin ilk bir iki yılından
sonra (1924) Kürt kimliğine hızlı bir şekide
sırt çevrildi. O güne dek etnik hukukun tanınabilirliği
tartışılıyordu. 1924 Anayasası ile birlikte
etnik tanımlama kaldığı halde hakların
kullandırılması yok ediliyor. Şark Islahat
Planı, Takriri Sukun, Umum Müfetişlik, Tevhidi Tedrisat,
soyadı, kılık kıyafet, harf ve öteki alanlardaki
yasal değişimlerde Kürt etnik varlığı
hep görmezden gelindi. 1930 lu yıllardan sonra ise, fiziksel
zorunluluk da yadsındı ve Kürtlerin ayrı bir etnise,
ayrı bir ulus olarak varlığı tartışmalara
dahi konu olmayacak biçimde yasaklara gark edildi. Yani maddenin
sakınım kanununa aykırı olarak o güne dek
var olan kocaman bir ulus, ülkesi ve milleti ile aniden yok sayıldı
ve yok olduklarına dair bilime de ihanet edilerek, Türk bilimi
de iğdiş edildi. Yani Kürtleri yok saymak ve yadsımak
adına bir çok kişi kurum ve kuruluşa iflah olmaz
yanlışlar yaptırıldı.
Hızla uygulamaya konulan ırkçı
şoven ve asimilasyoncu uygulamaların, dahası Kemalizmin
meyve verdiği dönem 1960 lı yılarda başlar.
Bu yıllarda Kürtlerin varlığını iddia
etmek de artık ağır suçtur. Yaygın ve örgün
eğitim, yatılı bölge okulları, olgunlaşma
enstitüleri, yetiştirme yurtları, gece okulları,
vatandaş Türkçe konuş kampanyaları, zorunlu sürgün
ve iskan ile tenkil hareketleri, Güneş Dil Teorisi, 49'lar,
23'ler, 55'ler, toplu sürgünler, peş peşe başlatılan
birer bombardımandır. Bu bombardıman amaç olarak,
fiziksel ve düşünsel anlamda, Kürtleri yok etmeyi hedefliyordu..
Ancak, bu dönemlerde yapay olarak
Kürt varlığı yok sayılsa da, nesnel olarak Kürt varlığı, yönetimleri
ve TC'yi her zaman ciddi biçimde rahatsız etmiştir.
Bu kez de bu ağır sancısını hafifletmek
için Kürtleri işaretle, "eşkıya", "kuyruklu", "asi",
"", geri kafalı, vahşi gibi yakıştırmalarla
aşağılama ve hor görme yoluna başvurulmuştur.
1990'lı yıllara gelinceye dek Türk tarafı Kürtleri
tümden yok sayma ve asimile etme yöntemiyle, bu sorundan kurtulmayı
umut etse de, bunu başaramamıştır. Bu yıllarda
egemen olan anlayış, "Kürtler ancak asimile olup, Türkleşebilirlerse
gerçek vatandaş olurlar" şeklindedir.
Artık, yıllar önce ekilen
tohumların istenen biçimde ürün vermediği görüldü. 90'lı
yıllara gelindiğinde ise, Kürtler, koşut bir ulus
olarak, yeniden Türklerin karşısına dikilip haklarından
vazgeçmeyeceklerini bir kez daha hatırlattılar. Ancak
rejim, bu yılarda sıkışma gösteren Kürt hareketine
erken doğum yaptırmak suretiyle bir kez daha rahat nefes
almasını başardı
Silahlı mücadele devletin
güçlü olduğu bir alandı ve devlet Kürtlerle açıktan
dövüşmeyi yeğleyerek,
onları kendi minderine çekti ve oradaki güreşini, 15
yıl boyunca sürdürdü. Bu süre içinde Kürt dinamiklerinin
fiziki, ahlaki düşünsel ve soyluluk alanındaki infılakına
olanak verdi. Kürt aydınları ruhlarını, ilahlara
teslim etmek durumunda bırakıldı, gençler kör savaşta
telef oldu, köyler yakıldı, yıkıldı boşaltıldı.
Kürdistan boşaltılarak tamamen militarize edildi. Kürt
ulusu mülteci konumuna düşürülerek batı ilerine çekilmek
durumunda kaldı. Ulusal ve yurtsever duyguların faturası
ağır ödetildi.
Kürtlerin batıya göçü, entegrasyon
önlemlerini ve çabalarını hızlandırdı.
Kürt özgürlüğü Türk tarafının kırılma
noktası haline getirildi. Kürtler adına yola çıktığını
söyleyip binleri peşine takan sözde Kürt önderliği ise,
gelinen noktada rejimle aynı konseptte durmayı yeğledi,
ortak tezler ve formüller üretmekte geri kalmadı. Dolayısıyla,
Kürt tarihinde İmralı süreci aynı zamanda, bir
ayrışma ve aydınlanma sürecidir de.
Kürt Sorunu
ile PKK Sorunu Artık Aynı Anlama Gelmiyor
Eskiden rejimin formüle ettiği
basit bir işlem vardı. Bu işlemin yaşam bulması,
resmi ve egemen anlayışın ömrünün uzamasına
yarayacaktı. Kürtlerin tümünü PKK'li gibi görmek ve göstermek.
Bilinçli olarak öteki Kürt hareketlerinin varlığı
görmezden glinirdi. Bu anlayış, Kürtleri isyankar ve
eşkıya gösteren eski anlayışın zenginleştirilerek
pratikte kanıtlanması çabasından kaynaklanıyordu.
Kürtlerin "asi ve eşkiyalıgı" resmi bir tezdi ve
işte PKK bu temelde verilebilinecek en iyi örnekti. Önce
ulusal ve uluslararsı pılanda PKK'nin terörist olduğu
ıspatlanacak, sonra da, Kürtler eşittir PKK, PKK eşittir
Kürtler denilecek, ve daha sonra da PKK eşittir terörizm
dolayısı ile Kürtler de eşittir terörizm denilecek
ve böylece Kürt sorunu terör sorunuymuş gibi lanse edilecekti.
Kürt sorunu terörize edilerek rejim
kısmen de olsa amacına ulaştı. Kürtlere legal
demokratik mücadele yolları kapatıldı. Barışçıl
ve demokratik yollar tıkandı. Bu yoları tercih
edenlerin sesleri kan, gözyaşı, feryad, figan ve silah
sesleri altında duyulmaz oldu, bastırıldı.
Savaş isteyenlere, her iki kesim de aynı teşhisi
koydu. Barış isteyenler dışlandı, sesleri
solukları kesilmek istendi. Savaşanlar ise her iki kesimin
vatansever dediği kişiler oldu. Evet rejim ve PKK'nin
danışıklı döğüşü belki 20 bin insanın
ölümünü getirdi ama Kürtlerin soylu davalarını da, aslından
koparıp başka mecralara taşıdı.
Çünkü devlet, Kürtlerle, Kürtlerin
dayanabileceği bir minderde dövüşmek istemiyordu. Kürt
hareketinin legalize ve demokratize olması devletin planlarını,
dolayısı ile sinirlerini de bozuyordu. Oysaki bu sorun
legal ve demokratik düzeyde tartışılsaydı
çözümü öne alınmış olacaktı. Ama milyarlarca
dolar harcanarak Kürt hareketi terörize edildi, bölge militer
ve paramiliter güçlere emanet edildi. Legal demokratik mücadeleye
çok sıcak bakan Kürtler HEP ve DEP süreçlerinde bu şanslarını
denemek istedilerse de, her iki silahlı gücün politik emellerine
uygun düşmediği için güç birliği ile bu ve bunlara
benzer oluşumlar temelden dinamitlendi. Halk, iki silahlı
güç arasında sıkıştırıldı ve
tercih yapmak durumunda bırakıldı. Silahlı
mücadele her iki mütefiğe de güç getirdi, politik malzeme
sağladı. Şehit edebiyatı ile her iki tarafın
da, geliştirdiği söylem birbirinin aynı. Önce çocuklarını
öldürtüp şehit, analarını ise şehit anası
ilan ederek, şövenizmin palazlanmasına çanak tuttular.
Ama artık takke düştü
kel göründü. Artık herkes çok iyi biliyor ki PKK sorunu ile
Kürt sorunu bu gün aynı anlama gelmiyor. Kürtler özgür ve
demokratik bir yaşam istiyor, bağımsızlık
ve demokrasi istiyor, ama PKK demokratik cumhuriyette, Kemalizmde,
ve anayasal vatandaşlıkta karar kılmış
bulunmaktadır.
Bu yüzden artık Kürtlere PKK
politikalarından bir hayır gelmez. Bu yüzdendir ki Kürt
ulusal hareketinin politik merkezi ve adresi artık PKK değildir.
Reel PKK politikaları ve Kürt Ulusal Hareketi, ne kadar net
ayrışırsa, o denli doğru yaklaşımların
başarı şansı artacak. Ya da, PKK ne denli
devlet patentli politikalardan koparsa o denli Kürt hareketine
yakınlaşacaktır. Çünkü çözüm devletin dayattığı
çözüm değil halkın, bilimin, demokratik teamüllerin
öngördüğü çözümdür. PKK Başkanı Öcalan ise,devletin
soluk borusudur. Tahlil ve demeçleri 'Imralı'' patentli,
Türk yerli malı cinsindendir ve
geçer reçete değildir.
Bu gün artık Kürt Ulusal Hareketinin
Politik merkezi, Kürt Federe Devletidir. Kürtlerin Irak'taki oteritleri
o parçadaki Kürdistanı, büyük ölçüde özgürleştirmiş
bulunuyor. Buradaki gelişmeler, bu gün gelinen noktada Kürt
sorununun çözümüne örnek teşkil etmektedir. Kürtlerin şansı
açılmış, bahtı yaver gitmektedir. Artık
Kürtler özgürlük yolunda geriye dönüşü olanaksız bir
noktadadırlar..
Bu anlatımlardan sonra şimdi
de son günlerde Türkiye de hemen herkesin sıkça tartışmaya
ve konuşmaya heves ettiği, Kürt sorununa yönelik olarak
yaratılan alt-üst kimlik tartışmalarına bir bakalım. Çünkü bana öyle geliyor ki
bu tartışmalarda da bir yanık kokusu var. Yoksa
derin işlerde ustalaşmış bir aygıt, üstelikte
Susurluk'ta karaya vurmuş, Şemdinli'de ise ipliği
pazara çıkmış olan bu devletin gerçekten de Kürt
sorununun çözümünde samimi olup olmadığı kuşku
götürür. Daha birkaç aya kadar bile Irak Devlet Başkanı'na
ve Kurdistan Bölge Başkanı'na aşiret liderleri
deyip gayri meşru sayan bir anlayış, birden bire
söylemlerini değiştirmek istiyorsa bir bildikleri vardır
elbet. Önleyemiyorsan kontrol et ya da yönet mantığına
da yabancı olmayan Türk devletinin yeni Kürt politikası,
bu günlerde şekillenecek. Belki bu konuda düşünsel de
olsa bir katkımız olur düşüncesiyle, sorunun çözümünü
nerede aramak gerektiğini tartışmakta yarar var.
Kimligin
altı
da üstü de Kürtlerin derdine deva değildir
(bir
sonraki yazıya)
latifepozdemir@hotmail.com