1950 genel seçimini kazanan Demokrat Parti Amerika’dan getirttiği uzmanlara hazırlattığı yasalar sonucunda Türkiye pazarı yabancı sermayeye tamamen açılmıştı. Bu yasalarla yabancı sermayeye sağlanan avantajlar sonucu Türkiye’ye dış sermaye akını başlamıştı.
Ayrıca Türkiye NATO’ya girdi ve Amerika ile ikili bir çok anlaşmalar imzaladı. Buna paralel olarak bir miktarı hibe olmak üzere Amerika’dan borç para alınmaya başlandı.
Türkiye’ye bir anda akan bu paralar sonucu yol, bina, köprü, montaj sanayisi alanlarında bir hareketlilik başladı.
Tarım araçları ve traktör ithaliyle tarım sektörüne de bir dinamizm geldi. Köylünün, esnafın cebi para gördü. Ticaret hayatı giderek canlanıyordu.
Bu yatırımlarla işsizlik azaldı, kalkınma hızı yükseldi, ekonomi ve toplumsal alan dinamize oldu. Bu göreceli hareketliliğe uygun olarak Türkiye’de genel bir umut havası doğdu.
Ancak büyük ve kalıcı yatırımlar yerine paralar ilaç, gazoz ve dışa bağımlı montaj sanayisine yatırıldı. Lüks tüketim malları ithalatı başladı.
Emperyalizmin emme-basma tulumbası da çalışmaya başlamıştı. Alınan borçların faizleri ve ana taksitlerinin ödenmesine başlanınca ekonomi yeniden bir darboğaza girdi.
Yoklar ve kuyruklar uzadıkça uzadı. İşsizlik, enflasyon ve zamlar giderek çekilmez hale geldi. DP’ye bağlanan umutlar sönmeye ve toplumsal muhalefet yükselmeye başladı. DP artık toplumu yönetemez duruma düşmüştü.
DP iktidarı da, kendinden önceki hükümetler gibi toplumsal muhalefetin üzerine tehdit ve şiddetle gitmeye başladı.
Bu da istenilen neticeyi vermeyince üniter devletin klasik senaryosu bir kez daha sahneye getirildi. Sanki devletin yapısını bozmaya yönelik bir tehdit varmış gibi bir hava yaratıldı.
Toplumsal muhalefete hedef şaşırtması için Kürt sorunu masaya getirildi.
MİT tarafından hazırlanan senaryo yürürlüğe konulmak üzere DP iktidarının yetkililerine sunuldu.
Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın başkanlığında Genel Kurmay Başkanı Cevdet Sunay, Başbakan Adnan Menderes, Devlet Bakanı Tevfik İleri, Dış İşleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve MİT Kürt masası şefi Ergun Gökdemir’in bulunduğu toplantıda, MİT’in hazırladığı rapor tartışıldı.
Daha sonra yayın hayatına giren YÖN dergisinde bu rapor ve üzerinde yapılan tartışma yayınlandı.
Raporun özü şu şekildeydi:
“Türkiye’de bazı Kürt aydınlarının bir Kürt isyanını örgütledikleri ve bunlara da komünistlerin yardım ettikleri düşünülerek 1.000 Kürt aydını yargılanıp idam edilmelidir..
Bu Kürt aydınlarının komünist olduklarını söylersek, dindar olan ana babaları bile bunlara sahip çıkmaz, dolayısıyla Kürtlerden olumsuz tepki alınmaz.” deniliyordu.
Ayrıca, dönemin yöneticilerinde, “böylesi ciddi bir komünist komplosunu boşa çıkarmak Amerika’dan daha çok yardım almamızı mümkün kılar.” düşüncesi egemendi.
Bu senaryoya sadece Fatin Rüştü Zorlu karşı çıkar. Yurt dışı gezilerinde sürekli Rum ve Ermeni soykırımı ithamı ile karşılaştığını, buna bir de Kürtleri katmanın büyük bir hata olacağını, Türkiye’nin bu yükü kaldıramayacağını söyler.
Sonuçta orta bir yolda anlaşma sağlanır. Mademki MİT raporuna göre yüklenilen suç idamlıktır. O halde idamı uygun bulunan Kürt aydınları 50’şer kişilik postalar halinde yargılanıp idam edilmelidir.
İlk postanın tutuklanması için Ankara Askeri Mahkemesinden isimsiz 50 tane tutuklama müzakeresi alınıp MİT temsilcisine verilir. MİT bu ilk 50 kişiyi ismen tespit edecek, isimlerini hazır evraklara yazacak ve bunları tutuklayacaktır.
Artık top MİT’tedir. MİT ajanları Kürt aydın avına çıkmak için gerekli emri beklemekteydiler.
Kürtçü olarak fişlenmiş aile ve bireylerin dosyaları taranmaya başlanır. Zaten MİT takibinde olan birçok Kürt aydını vardı.
Tam bu aşamada İstanbul’daki üniversite öğrencilerinin çektiği bir protesto telgrafı da MİT’in insan seçmesine vesile olmuştu.
Irak’ta Kürtlerle Türkmenler arasında meydana gelen bir çatışmada birçok Türkmen yaşamını yitirmişti.
TBMM’nde gündem dışı bir konuşma yapan Niğde Milletvekili Asım Eren Irak’taki olaya misilleme olarak Türkiye’de aynı şekilde Kürtlerin öldürülmesini önermişti. Asım Eren bu olayı “mukalebeyi bıl mısıl” olarak ifade ediyordu.
Bu konuşmaya Kürt aydınları tepki göstermişti. En büyük tepki de üniversiteli öğrencilerden geliyordu. Uzun tartışmalar sunucunda bu ilkel kişinin ve tehlikeli anlayışın, bir telgrafla protesto edilmesine karar verildi.
Karardan sonra orda hazır bulunanların ve karara itiraz etmeyeceğine emin oldukları insanların isimleriyle bir protesto telgrafı çekildi.
Bu telgrafta yer alanların isimleri daha önce hazırlanmış tutuklama müzakerelerine yazılarak yürürlüğe konuldu. 49’ların bir bölümü de işte bu şekilde tarihe geçmiş oldular.
Mit’çe tespit edilen 50 kışi , 17 Aralık 1959’da tutuklandılar.
Bugün de Harbiye binası diye bilinen İstanbul Harbiye semtindeki tarihi binanın bodrumunda özel olarak hazırlanmış 3,5 veya 4 m2.’lik hücrelerde teker teker kondular. Toplam 40 hücre olduğu için, 10 kişi için tutuklama kararı yürürlüğe konulmadı.
Bu ölüm hücrelerinde birbirleriyle görüşmeden, kötü sağlık koşullarında aylarca yargılanmayı beklediler. Ama ne iddianame düzenleniyor ne de yargıç önüne çıkarılıyorlardı.
Onlar bu ölüm hücrelerinde ne olacaklarını bilmeden beklerken 27 mayıs 1960 günü Türk Silahlı kuvvetleri, askeri bir darbeyle yönetime el koydu.
DP tarafından çeşitli gerekçelerle bir çok öğrenci, gazeteci, aydın cezaevlerinde bulunuyordu.
İktidarı ele geçiren Milli Güvenlik Kurulu genel bir af çıkararak cezaevlerinde ki tutukluların serbest bırakılmasına karar verdi.
Türk Kürt ayrımı bu kararda da yer aldı. Kürtler bu affın dışında tutuldular. 49’lar aftan yararlanmak bir yana, askeri mahkemeye sevk edildiler. Gerekçe ise hazır. Şevket Turan’da bu tutuklular arasında idi ve gözaltına alındığında levazım yüzbaşısı olarak görev yapıyordu.
Milli Birlik Komitesi, 49’lar konusunda hiçte olumlu düşünmüyordu. Dönem değişmiş, DP iktidarı sona ermiş, DP’nin tüm uygulamalarına müdahale edilmiş, genel afla tutuklular salınmış, nispi oranda bir yumuşama ortamına geçilmişti. Ancak değişmeyen, 60 devrimi ile de kendini koruyan anlayıştı. Yani Kemalizmin Kürt politikasıydı. DP; 50 Kürdü suçlu diye tutuklamış MBK de bunu onaylamıştır. Bir çok ilerici-demokrat için rahat ve özgür bir ortam sağlayan 60 devrimi, bir çok kesime belli ölçülerde örgütlenme şansı veren 61 Anayasası, aynı hoşgörüyü Kürt aydınlarına göstermemiştir. 61 Anayasası’nın sonucu olarak Türk kökenli ilerici dernekler, sendikalar, partiler kurulmuş, ancak adı Türkçe bile olsa Kürt sorununu irdeleyen ne bir kuruluşa, ne de bir yayına tahammül edilmemiştir.
49’lar olayının görünmeyen diğer bir yönü ise Irak’taki gelişmelerdir. Irak’ta 58 sonrası gelişmeler Irak’taki Kürtlere yeni olanaklar sağlamıştır. Barzani Irak’a, Bağdat’ta dönmüş, KDP özerkleşmiş, KDP faaliyetlerine özgürlük tanınmıştı. Kürdistan’da nispi bir özgürleşme baş göstermiş, bu ortam Türkiye tarafından dikkatle izlenmiş ve TC.’nin kaygıları giderek büyümüştür. Daha DP iktidarı döneminde Mit’in hazırlayıp sunduğu bir rapor çok ilginçtir. Raporda kimi doğu kökenli DP Milletvekillerinin Rus yapısı ciplerle bölgeyi dolaşıp bir Kürdistan devleti kurma hazırlığı içinde oldukları,bu nedenle de, Barzani ile ilişkiler içerisinde oldukları iddia ediliyordu. Tam da bu aşamada Kerkük’te, Kürtlere özerkliği öngören uygulamayı sindiremeyen, bu anlamda Irak yönetimine tepki gösteren Türkmenlerle Kürtler arasındaki çatışmalar baş göstermişti. Kerkük’te şiddete yönelmiş Türkmenlerin etkisiz hale getirilmesi için Irak hükümeti ve Barzani güçleri, varılan sözleşme gereği ortak bir eylem planı yapmışlardı. Bu ortak hareketin komutası ise, Barzani denetimindeki Kürt kuvvetlerindeydi. T.C. Kerkük’te ,olup bitenleri yakından izliyor, oraya müdahale etmeye ise, güç yettiremiyordu. Bu müdahale için gerekli olan elverişli iç ve dış koşullar yoktu. Bunun üzerine,T.C. intikam almak amacı ile Türkiye’deki Kürtleri kıskaca almak ve Irak’ta ne kadar Türkmen ölmüşse Türkiye’de de o kadar Kürt öldürerek ,böylece de öc alınmasını ön görüyordu. Mecliste ve Türk kamuoyunda buram buram şovenizm kokuyordu.Bu operasyonun öteki adı,yani tarihe 49 lar olayı olarak geçecek olan, ve özünde Kerkük’teki gelişmelerden duyulan öfke sonucu,düşünülmüş olan, olay kapalı kapılar ardında; mukabeleyi bil misil diye adlandırılıyordu. Ötüken Dergisi ve bilcümle ırkçı-şöven ekip, orduyu tahrik etmek, Kürtleri sindirmek ve katletmek için ellerinden geleni yapıyorlardı.Bu alanda adeta bir seferberlik ilanı başlatılmıştı.Bu provakasyonun Meclis ayağını ise, belirtildiği gibi Asım Eren oluşturmaktaydı.
Diğer yandan, Kürtlerin dine bağlı bir millet olduğunu, dini bağların Kürtler arasında güçlü olduğunu, Kürt kamuoyunun ve halkının tepkisini çekmemek için ise “49’lar olayına” koministlik, dinsizlik, görünümünü vermek gibi bir yolun tercih edilmesi dikkat çekicidir. Gerçekten de özünde hiçbir ideolojik temeli olmayan bu olay son tahlilde “Kürtçü-komünist” suçlaması ile topluma empoze edilmiştir.
|