Çoğumuz hiçbir neden yokken ve kilometrelerce uzak olduğu halde, neden Türkiye’nin savaşmak üzere Kore’ye asker göndermesine hala bir anlam verememişizdir. Oysaki DP ABD’nin bu doğrultudaki isteğini gözü kapalı kabul etmiştir. Çünkü DP iktidarı vaat edilen dış borçlara bel bağlamış ve ülkede birçok hamle başlatmıştır. Parola ise “Her semtte bir milyoner yaratmak”tır.
Barajlar, otoyollar fabrikaların peş peşe temelleri atılıyor ama hazine tüm bu paraları karşılamaktan yoksundur. Dış borçlarla bu hamleler yapılmış ama sıra borçları ödemeye gelince hükümet büyük bir buhran yaşamış, halk büyük bir enflasyon ve pahalılık içine sürüklenmiştir. Artık DP’nin kitlelerin “gönlündeki tahtı” yıkılıyor, DP istenmeyen iktidar konumuna düşünce askerler sahneye çıkıyor ve silah zoru ile iktidara el koyuyor, olay oldu-bittiye getirilerek Adnan Menderes ve arkadaşları bu karanbolde idam ediliyordu.
Bu bir güç ispatıdır. Kitlelere gözdağı verilmiştir. 12 Eylül ve 12 Mart’ta da ekseri darbelerin gerçekleri hep aynı olmuştur. Görünmeyen “esas” devlet yani MGK iktidara el koyarak “halkın mutluluğu ve refahı ve Kemalizm” adına nispi de olsa var olan demokratik yaşamı kılıçları ile doğramıştır. Böylesi ortamlarda ya olağanüstü koşullar ve savaş bahane edilir –ki Türkiye’de böyle bir durum yaşanmıyordu- ya da iç kargaşa ve MBK’nin yaptığı gibi “Kürtçülük tehlikesi var” diye kitleler burjuvazinin paslı silahı Kemalizm’le oyalanarak, şovenizm ve ırkçılık hortlatılır. Halkın ezici çoğunluğu neye uğradığını şaşırır, sonuçta,bir “ bilen “ reis çıkar televizyonlardan “bilimsel” nutuklar atmaya başlar.Halkı inandırmaya çalışır.
49’lar olayı işte böyle bir ortamda, yani sisli ve puslu bir ortamda ortaya çıkmıştır. 485’lerde ise manzara daha da belirgindir. Bu kişiler arasında o güne dek sürekli devletin çıkarlarını, kendi aslını inkâr pahasına da olsa önde tutan bir çok aşiret ileri geleni ve hatta devlet yanlısı kişi sürgüne tabi tutulmuştur. Çünkü devlet hiçbir Kürde, asla sonuna kadar güvenmemiştir. Hala da devletin hiçbir katında kendi kimliğini inkâr etmeyen Kürt yoktur.
Özel Kuvvetler Komutanlığı (eski adıyla Özel Harp Dairesi) ve benzeri devletin gizli güçleri 27 Mayıs’tan sonra faaliyetlerini arttırmaya başlamışlardır. Memurlar, özellikle öğretmenler ilk kez sendika kurabilmiş ve TÖS (Türkiye Öğretmen Sendikası) kurulmuş, ancak TÖS, Türk yani bilince çıkmış icazetli bir sendika olmaktan öteye gidememiştir. Öğrenci dernekleri, işçi sendikaları ve hatta işçi partileri ortaya çıkmış, sağ-sol örgütlerin faaliyetlerine izin verilmiş, ama Kemalizm bir çember çizmiş, iktidarı ve muhalefeti ile kimse bu çemberin dışına taşamamıştır. Ceza yasaları ile bunun önlemi alınmış, daha ötesi, düşünce bile kilit altına alınmıştır.
Buna karşın Kürt yurtsever hareketi bu dönemden başarı ile çıkabilmiştir. Kürt aydınları hızlı bir bilinçlenme sürecine girmiş, Kürt kimliğini sahiplenme, benimsemenin temelleri o günlerde yeniden atılmıştır. 1965’te TKDP, sonraki aşamalarda ise DDKO kurulmuştur. TİP ise, 4. Olağan Kongre’deki kararlardan ötürü kapatılmıştır. Bu kararlarda Kürt kimliği anılıyor ve Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı ilkesine saygı gösterilmesi öngörülüyordu. Anayasa Mahkemesi Başkanı Muhittin Taylan, sonraki yıllarda “TİP’i Kürtçülük yaptığı için kapattıklarını” itiraf etmiştir. TKDP’nin kurucuları olarak 55’ler ve 49’lardan kimi kişileri görmekteyiz. Faik Bucak ve Sait Elçi bunların ileri gelenleridir.
49’ların yargılanma süreci ise başlı başına bir olay olmuştur. Harbiye hücrelerinde 130 çileli gün, daha sonra Ankara, derken yine yargı idareye yenik düşmüş ve dönemin İçişleri Bakanlığı görevlilerinin isteği üzerine askeri mahkemede görülen dava, tutuklular salıverildikten sonra 10 yıl daha sürmüştür.
27 Mayısçıların o günlerde verdikleri bir demeç ilginçtir. Bir subayın, 27 Mayıs sabahı ilk iş olarak Silvan’ın yüksekçe bir binasına Türk bayrağı çektikten sonra verdiği demeç ise ilginç: “Eğer darbe olmasaydı belki de şimdi bu bayrak yerine Kürt devletinin bayrağı sallanıyor olacaktı.”
Diğer yandan 5 Ocak 1961’de kurulması öngörülen Yatılı Bölge Okulları’nın sayısı kısa zamanda 70’i bulmuştur. Bu asimilasyoncu okulların yüzde yetmişi ise Kürdistan’dadır. Geriye kalan kısmı ise Kürtlerin yaşamak zorunda bırakıldıkları,Türk yerleşim birimlerinde, yani Türk kentlerindedir.
Köy Enstitüleri ise bir başka işlevi yerine getiriyorlardı. Onlar, Kürt kültürünü, Kürt bilincini, Kürt folklorunu ve tarihini budamanın çabası içindeydiler. Dicle Köy Enstitüsü’nde Zeybek havaları çalınıyor ve bunlar yöre folkloru olarak tanıtılıyordu.
Bu dönemin önemli bir özelliği de, hızla yaygınlaştırılan “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyasıdır. Kürtçe konuşanlar aşağılanıyor, baskı ve tehdide maruz bırakılıyor, hatta Kürtçe konuştukları her kelime başına para cezasına çarptırılıyorlardı. MBK’nin darbeden sonraki icraatlarından olan Kürt tutukluların iddianameleri ise değişmiyordu. Ne sebeple olursa olsun bu tür davlarda iddia şu idi: “Devletin istiklalini tenkize, birliğini bozmaya, hakimiyeti altındaki toprakların bir kısmını devlet idaresinden koparmaya matuf fiil işlemekten TCK’nın 125. maddesi ile tecyizleri, tutukluluk halinin devamı, işbu davanın As. MUK’nun 160. maddesi mucibince Genel Kurmay Askeri Mahkemesi’nde davaya bakılmasına…”….. karar verildi. Bu giriş bölümü, 1960’lı yıllara gelinirken tüm Kürt davalarının iddianamesinin giriş bölümü olmuş ve yargılama esnasında uygulanmıştır.
Burada kısaca Kürt Talebe Cemiyeti’nden de söz etmeden geçmek mümkün değil. Kimi Kürt öğrenciler 4 Haziren 1963 yılında İbrahim Mamxıdır başkanlığında, merkezi İstanbul’da bulunan bir öğrenci örgütü kurarlar. Bu örgüt, gizli kurulmak durumunda kalmıştır. İ. Mamxıdır’dan sonra gene Irak Kürtlerinden Cemal Alemdar örgüte başkan olmuştur. MİT, örgütün kuruluşunu haber almış ve örgütü yakın markaja almıştır. İçişleri Bakanlığı’nın emri ile düzenlenen bir operasyonla, sözüm ona; “ örgüt üyesi “ 13 kişi tutuklanmıştır. 29.06.1963 tarihli Cumhuriyet gazetesine ise haber şöyle yansımıştır: “Türk topraklarında Kürt devleti kurmak isteyen 13 kişi yakalandı.” İçişleri Bakanlığı soruşturmanın derinleştirilmesini istemiş, bunun üzerine 10 kişi daha tutuklanmıştır. Tutuklananlar şunlardır: “Irak Kürtlerinden İbrahim Mamxıdır, Cemal Alemdar, M. Gazi Dizeyi, Nejat Remzi, Fuat Dewrêş, Talat Şerif Muxtar, Sait Abdurrahman; İran Kürtlerinden Firuz Felehat Hayret; Türkiye Kürtlerinden Musa Anter (Dicle-Fırat gazetesi kurucusu), Ziya Şerefnanoğlu, Sait Elçi, Enver Aytekin, Doğan Kılıç Şıhhesenanlı, Kemal Bingöllü, Fetullah Kakioğlu, Edip Karahan, Ali Anagör, Seydi Şıhhesenanlı, Hasan Buluş ve Mehmet Bilgin.”
Bu kişilerin büyük bir bölümü daha önce 49’lar olayında da tutuklanmış kişilerdi. Cevdet Sunay 23’ler olayına ilişkin olarak hazırlattığı iddianamede, bu kişilerin de 125. maddeden ve askeri mahkemede yargılanmalarını istemiş ve sonuçta dava o biçimde sürmüştür.Bu yüzden, 7 Ekim 1963 gün, Genel Kurmay Başkanlığı Adli Amirliği 963/688 sayı ve 963/138 esas sayılı bu iddianame, tarihsel bir belgedir.
49’lar olayına değinen bir MBK bildirisinin son bölümünde olay şöyle ifade edilmiştir: “(…) Milli Birlik Komitesi ve hükümet bu yollara sapmış olan kişiler hakkında gerekli tedbirleri almış bulunmaktadır. Ülkenin parçalanması yolundaki girişimlerin etkisiz kılınması için önlemler alınmıştır. Türkiye’nin tümü ile Türklere ait olduğu gerçeği (abc) herkese mutlaka ki benimsettirilecektir.” (Cumhuriyet, 31.05.1961)
Ne gariptir ki 60’lı yıllarda Kürtlerin karşı karşıya kaldıkları bu uygulamalar karşısında Türk solu sessiz kalmayı yeğlemiştir. 1961 Anayasası’nı ilerici-demokrat gören Türk solu, bunun Türkçülük-ırkçılık yönünü görmezden gelmiştir. Oysaki bu Anayasa ve MBK’nin icraatlarının tümünde Kürt inkârı vardır ve uygulamalarda Türk yanı bilince çıkarılmış, Kürtler adeta soyutlanmış ve yok edilmek istenmiştir. Kürt dili, kültürü, folkloru, sanatı, edebiyatı, tarihi konusunda, kısacası Kürt yaşamı, Kürt kişiliği konusunda tam bir katliamcı politika güdülmüştür.
Ne var ki bu Anayasa daha sonraları Türk soluna karşı da atağa geçmiş ve düşünceyi bile suç sayarak, yıllarca süren tutuklama kararları verebilmiştir. Kürt yurtsever hareketi ise, Türk solundan en ufak bir güven yaklaşımı görmemiş, bunun üzerine 70’li yılların ortalarından itibaren ulusal örgütlenme yollarına yönelmiştir.
49’lar olayı organize bir örgütlülük içermiyordu. O, ideolojik bir saflaşma da değildi. Bu 50 kişi, planlanan 1.000 kişilik ekibin sadece ilk postasıydı. Daha doğrusu ilk ve son posta. Çünkü amaçlanan hedefe ulaşılamadı ve 1.000 kişi tutuklanıp idam edilemedi.
Gerek 49’lar, gerek 55’ler ve gerekse 23’ler olayı tümü ile birer komplo ve sindirme hareketidir. Örneğin 23’ler olayındaki komplo yıllar sonra açıkça anlaşılmıştır. Bu olayın temelinde Yusuf Azizoğlu’nun bakanlıktan düşürülmesi planı yatmaktaydı. 1962 yılında CHP ve YTP (Yeni Türkiye Partisi) bir koalisyon hükümeti kurmuş, Dr. Yusuf Azizoğlu da bu hükümette Sağlık Bakanlığı görevine atanmış, daha sonra “Kürtçülük yaptığı” gerekçesi ile , Dr. Azizoğlu hakkında meclis soruşturması açılmıştır. Bu aşamada milli Emniyet Teşkilatı, kimi milletvekillerine bir belge dağıtarak meclis iradesini etki altına almıştır. İçişleri Bakanı Hıfzı Oğuz Bekata (CHP) da Azizoğlu’nun Kürtçülük yaptığını ikrar etmiştir. Gerekçe de, Azizoğlu ve YTP milletvekili Kemal Badıllı’nın; Yaşar Kaya ve Musa Anter’i cezaevinde ziyaret etmeleri, adı geçen kişilerin de “tehlikeli Kürtçü-Komünist” olarak tespit edilmeleri gösterilmiştir. Bu olay üzerine Kemal Badıllı mecliste iyi bir konuşma yapmış, Azizoğlu ise İçişleri Bakanı’na yanıt bile vermemiştir.
Soruşturmaya bir diğer gerekçe olarak da, Azizoğlu’nun Sosyal Yardım Fonu’ndan Siverek ve Tunceli Kültür Dernekleri’ne yardım ettiği gösterilmiştir. Bu bildik bir plandı elbetteki. Zira daha önceleri de Dersim mebuslarına “ yerel giysilerle “ meclise gelmelisiniz, meclis Türklerin olduğu kadar Kürtlerindir de denmiş; ancak Tedip politikası çerçevesinde, o gün meclise “yerel “ giysiler giyerek gelmiş oldukları için, suç dosyalarında, kendilerine isnat edilen suç , bu eylemleri olmuştur.
60’lı yıllara girildiğinde, sessizliğini bozarak ilk kez 49’lar olayı ile yüksek sesle konuşulmaya başlanan Kürt ulusal sorunu, o günden bu günlere çok zengin tarihsel birikimlerle geldi. Bu süreçte Kemalizm yani resmi ideoloji delindi, itibar kaybına uğradı. Kürt gerçeği kabul edilmek zorunda kalındı. Kısacası, Kemalizm’in miadını doldurduğu resmi ağızlarca da söylenmeye başlandı. Kürt realitesi sözde de olsa kabul edildi. Ama özünde resmi politikanın uygulamalarında değişen bir şey olmadı.
1985 ten bu yana devlet, o günkünden daha da katı ve acımasız bir politika uygulayarak, 49’larda olduğu gibi öngörülen bin değil, binlerce Kürdü öldürmeyi başardı. Hatta bu gün dahi, hala, binlerce Kürt ağır baskılar altındadır.
|