|
|
Neden okuyamızoruz? |
| |
|
Bir Amerikan araştırmacısı olan Maslov; fiziksel ve sosyal ihtiyaçlar gibi bir sınıflandırmayı yeterli bulmayarak, temel insan ihtiyaçlarının bir listesini vermiştir. Maslow’a göre ihtiyaçlar; insanlarda bir hiyerarşi halinde ortaya çıkarlar;
- Fizyolojik ihtiyaçlar
- Güvenlik ihtiyaçları
- Ait olma ve sevgi ihtiyacı
- Kendini gerçekleştirme ihtiyacı şeklinde açıklar.
Özellikle gelişmiş batı toplumlarında, o toplum insanlarının fizyolojik ihtiyaçları yeterince karşılanabilmektedir. Bu nedenle de o toplum insanları ihtiyaçlar hiyerarşisinin daha üst basamaklarına doğru rahat bir şekilde tırmanmaktadırlar. Bu durum ülkemiz insanı için pek geçerli değildir. Ülke nüfusumuzun büyük bir kısmı temel fizyolojik ihtiyaçları düzeyinde olduğun söylemek pek yanlış olmayacaktır. Bu coğrafyada yaşayan insanların başta gelen sorunlarından birisi; bugün ve gelecekte ne olacağı endişesidir. Henüz karnını doyuramayan, ertesi gün ne olacağı kaygısını taşıyan toplumumuz insanına „neden okumuyorsunuz? “ diye sormak yerine neden okuyamıyoruz sorusunun altını deşmekte fayda var. Bugün Türkiye’nin dünyadaki yeri nedir? Hangi kategoride yer almaktadır? Sosyo-ekonomik koşulları nelerdir?
Türkiye az gelişen veya gelişimini tamamlamaya çalışan ülkeler arasında gösterilmektedir. Nedir az gelişmişlik? Bir ülkede okur yazar olmayanların çoğunlukta olması, kadının erkekten aşağı tutulması, beslenme yetersizliği, ortalama ulusal gelirin düşüklüğü, sınırlı bir sanayileşme, iktisadi bakımdan emperyalist ülkelere bağımlılık vs. vs gibi nedenler az gelişmiş olmanı nedenleri olarak öne sürülmekedir Böyle bir coğrafyada yaşayıp, bütün bu özellikleri taşıyorsak bu bağlamda ben, neden okuyamıyoruz sorusunu üç ana konuda ele almak istiyorum.
Birincisi; ülkemizin yakın tarihi ve sosyo-ekonomik koşulları İkincisi; eğitim ve öğretim kademelerinde yaşanan olumsuzluklar.
Üçüncüsü; aileni çocuklar üzerindeki etkisi Yakın tarihimize bir göz attığımızda, her on yılda bir yapılan darbelerle karşılaşırız. Toplumun bilinç seviyesi yükseldi mi, entelektüel düzeyde bir gelişme görüldü mü , insanlar bir şeyleri sorgulamaya başladılar mı hemen ardından darbelerin yapıldığına tanık olmaktayız. Her darbe kuşkusuz Türkiye’yi zaman açısından bayağı gerilere götürmüştür. Toplum üzerinde bıraktığı piskolojik baskının çözülmesi için uzun bir zamana ihtiyaç duyulmuştur.
Devlet tarafından muzır, müstehcen, sakıncalı diye yakılan binlerce kitaplar, filmler, tutuklanan yazarlar , gazeteciler, bilim adamları….
TV camlarında silahların yanında teşhir edilen ‘suçlu kitaplar’. Devlet tüm zoruyla medyayı kullanarak kitabı, kitapçıyı , yazarı, yayıncıyı, sanatı, sanatçıyı, yıllarca mahkum etmiştir. Kitabı eline alma elini yakar iletisini yediden yetmişe insanlarımızın kafasına kazımıştır. Kitabını yakana değil yakmayana şaşar olmuştur toplumumuz insanı. Bizlerin neyi, nerede, ne kadar , ne yapacağımıza, aydınlanmanın nereye kadar gerekli olacağına hep ama hep devlet karar vermiştir. İşte bu acı tabloların karşısında bugünkü toplum halini almışızdır. okumaya karşı olan soğukluğumuzu temel taşları biz farkında olmadan atılmıştır. İkinci büyük neden eğitim ve öğretim kademelerinde ki olumsuzluklardır. Ülkemizde ulusal gelirden eğitime ayrılan para çok yetersizdir. Bir toplumda gelir dağılımı ve kazançlar arasında büyük uçurumlar varsa zenginler daha zengin fakirler daha fakirleşiyorsa o toplumun eğitiminde sosyal adalet tabi ki sağlanmayacaktır. Bu adalet sistemi bilinçli bir şekilde yürütülmektedir.
Sanat ve Edebiyat; Gençlerin beğenisini ve anlayışını geliştirip zenginleştirmede önemli bir rol oynar. Öylesine güçlü bir eğiticidir ki edebiyat, gençlerin kişiliğinin oluşması açısından önemlidir. Ortaöğretimde okutulan edebiyat ders kitapları günümüz gençliğine, edebiyatın amaçları doğrultusunda hiçbir şey kazandırmayan hatta gereksiz görülen bir ders durumundadır. Okul yaşamında öğrenci dünya klasiklerini tanıma fırsatını bulamaz. dünya edebiyatına yer yoktur. Yeni yazarlarımızdan pek bahsedilmez Halbuki günümüz edebiyatı olmadan gençliğe ulaşmak onların yaşama bakış açılarını zenginleştirmek mümkün değildir. Günümüz yazar ve şairlerini okul kitaplarına sokmayan bir anlayış neyin farkındadır ki? Hasan Ali Yücel, „Milli Eğitimde Kitap’’ adlı yazısında öğrencilerin niçin kitap okumadıklarını anlatırken şöyle diyor ‘ Hepimiz biliriz ki bizde çocuk ancak ilkokulda kitap okur. Ortaokula geçti mi her sınıfta bu ihtiyaç biraz daha azalarak üniversite eğitiminin sonlarına doğru tam ‘tek kitap’ sistemine intibak eder. Yani ders kitaplarından başka bir şey okumaz olur. Her öğrencinin elinde yaprakları yıpranmış kendi hocasının ders kitabı bulunmaya ve ondan gayrısını aramamaya devam edildiği taktirde okumak bir zevk değil ıstıraptır. Kitap atılan değil , tutulan bir şey, bir dost, bir arkadaş olmalıdır, bir üstad olmalıdır. Gençlerin kitaba karşı davranışlarını kötü görmekle iş bitmez. Öğretmen, profosör olarak iş bitmez bu davranışa kendimizin sebep olduğunu kendi kendimize, itiraf etmeli ve bunun çaresi olan malum usulleri tatbike koymalıyız’’ diye söyler.
Başka acı bir gerçekte bugünkü müfredattır. Temel eğitim kurumlarında, liselerde , üniversitelerde; aklın ve duyarlılığın, düşünme ve araştırma yeteneğinin geliştirilmesine yönelik bireysel anlamda; özgürleştirici, insanlaştırıcı toplumsal anlamda sorumlu kılan bir anlayışın yerine, test şıkları arasında doğruyu seçtirmesi ‚bul karayı al parayı’ eğitimi ön planda tutulmuştur. Eğitim sistemimizde yaşanan bu çarpıklık gençlerimiz üzerinde bir çeşit baskı oluşturmakla kalmayıp onları okuldan uzaklaştırarak başka alışkanlıklara davetiye çıkarmaktadır. Ebeveynlerin okuma üzerindeki etkisine gelince; Bu koşullarda yetişen bir kuşağın yarın ebeveyn olduğunu düşündüğümüzde, bir sonraki jenerasyonun vay haline demekten kendimi alamıyorum doğrusu. Çocuğun aileye bağımlı olduğu yaş dönemlerinde , çocuğa okuyan bir ebeveyn modeli oluşturmazlarsa, çocuğu popüler kültürün içine atmaktan öte bir şey yapmazlar. Ebeveynler bu noktada çok dikkatli olmak zorundadırlar. Sağlam köklerle yetişmeyen gençlerin böyle bir ortamda kendilerini koruyamayıp savrulmaları daha kolay olacaktır. Uyuşturucu kullananların yaş ortalaması tüyler ürperticidir!!
Kültürün, sadece ‘ulusçu’ saplantılarla, devleti savunma histerisiyle ele alınmadığı eğitim kurumlarında , evde, sokakta kitabın sadece ‘sınav aracı’ yaklaşımıyla denenmediği, suç aleti olarak teşhir edilmediği uygar ve özgür bir kültür ortamına dönüşün olmazsa olmazı DEMOKRASİDİR. İnsan haklarına saygılı kendisi için olunan devlet değil, insan için var olan devlete kavuşmak en büyük özlemlerimizden biri olacaktır. |
|
|