İçimde yaralı bir sırtlan var bu gece yada daim; atakta,
karşımdaysa çocukluğum:
Her an bir muziplik yaptı yapacak;
Gülüyor yılan gözleriyle bana bakıp kıs kıs…
Bakıyor bana engerek yeşili gözleri,
Bakıyor ve ağlıyor
ve alıyor tüm yetişkin umutlarımı elimden
(…) elimi kolumu bağlıyor.
Daha çıkamamışken bir batakta ben
yeniden kök saldırıyor beni engerek gözleriyle çocukluğum batağa
(…)
Bir sırtlan varya içimde, bu gece yada her daim;
Bir sırtlan, yaralı ve atakta,
ve toprakları tohumdan çok leşlerle dolmuş ülkemde
çocukluğum engerek gözleriyle gömüyor beni yeni bir batakta…
* * *
bataklıktayım ben yada bizatihi kendisiyim bataklığın
yanıbaşımda ağaçlar salınıyor rüzgarda, yemyeşil, dalları zümrütten.
Kevser ırmağından şaraplar akıyor
şaraplara doğru ilerliyor elinde kadehleri tijlerinden tutan –çırılçıplak-huriler, -ki huriler cennette ve düşte değil- ki huriler sade gerçeklik, yani etten ve kemikten.
* * *
nesnesizim ben bu dünyada, çocukluğumdan gayri bağlanacak hiçbir şeyim kalmamış
ama çocukluğumun gözleri de ne yazık ki engerekten.
Ve ben bataklıkken ve umudum zümrüt yeşili yapraklarıyla yanıbaşımda salınan ağaçlardayken,
( ne yazık ki ağaçlar da yeşilini,
beni dilemmaya salan çocukluğumun engerek yılanı gözlerinden almış
Belli ki,
ağaçlarda çocukluğumun engerek yılanı gözlerindeki dehşetli albeniye aldanmış…)
* * *
Nesnesizim ben ve kendimi yapıştırmaya zorluyorum çocukluğuma
Yapıştıramıyorum bir türlü ne bir adrese ne de kendime, ama.
Nesnesizimya,
yanlış bir şey yapsam, uçacak elimden kendimi sığınarak kurtulmak istediğim son nesne yada son bir adres.
Yanlış bir şey yapsam, vazgeçecek engerek gözleriyle beni bataklığa çeken çocukluğum bile benden geçecek ,biliyorum
ve teslim oluyorum…
pes…
* * *
nesnesizliğimden olsa gerek, zaman- yani ömrüm- şimdiki zaman fiiline takılmış
ve zaman, şimdiki zaman fiilinde kendine asılı kalmış:
(geçmiş yok ve gelecek yok –ömrümde-
geçmişin içinde şuan, şuanın içinde geçmiş ve geleceğin içinde şuan yok).
Ve karnımda bir sancı belirip tükürüyor bütün kusmuklarıyla yüzüme,
çocukluğumdan çıkarak geçmişimi yüzüme tükürüyor içimdeki çocuk engerek gözleriyle…
ve ben anı yaşama düşleri kuruyorum bazen
An ki, hep vardır ve keyiflice yada gaddarca yaşanmaktadır zaten…
* * *
Minyatür ölüler tutuyorum içimde oysa, anı yaşarken bile
Anı yaşarken bile, içimde minyatür haremler kuruyorum…
Bir haremde harem ağası oluyorum, erkeklik organım kökünden sökülmüş,
Bir ölmüş bedende tutuyorum bedenimi-ki o ölüde etlerim, kemiklerimden dökülmüş.
“Tamam” diyorum, “etleri dökülmüş bir kemiksem
Vede erkeklik organı kökünden sökülmüş bir harem ağasıysam”, boşver gerisini.
“Duymayıver artık içindeki yılan gözlü çocuğun haykıran ve seni sen olmaktan çıkaran sesini…”
Ama güneş batmaya dönüyor ve büyüyor minyatür ölülerimin ve minyatür haremlerimin gölgesi…
Büyüyor ve gölgesinde kalıyorum ben kendi gerçekliğimin ve en derinliklerimde duymaya devam ediyorum içimdeki engerek gözlü çocukluğumun nefesini…
* * *
Bir eşim olsaydı diye düşler kuruyorum bazen, en çokta bu anlarımdayken böyle düşler kuruyorum ben.
Bir eşim olsaydı, kadın yada erkek, yada cinsiyetsiz bir eşim.
Varsın o zaman sokak köpeklerinin dişleri dolaşmış olsaydı bedenim olmaktan çıkmış bedenimde. Ve de yerin göğün kabul etmediği bir nesneye dönüşmüş olsaydı leşim…
Olmuyor ama,
Bedenim leşe, leş yokluğa dönüşmüyor…
Ve yaşadığım hayat
bildiğim ve bilebileceğim hiçbir şeyle örtüşmüyor.
“sade bir ölüye döndürüvereyim kendimi” diye düşünüyorumböyle zamanlarında ömrümün.
“Sade bir ölü olayım” diyorum ama,
-intihar külliyen yasak-.
* * *
içimdeki engerek gözleriyle bana bakıveriyor; kıs kıs gülerek bana bakıyor bir çocuk, “dön bak” diyor “dön de kendindeki bana bak”.
Çıldırıyorum öldürmek istediğim o çocuğun, ölüme meydan okuyan pervasızlığına;
“Elimde kazmayla kürekle üzerine yürüyeyim o çocuğun” diyorum, “ezeyim başını”. “Elimde topla tüfekle gideyim üstüne, geberteyim içimdeki engerek gözlü çocuğu, yere sereyim leşini”…
gene gülüyor engerek gözlü çocuk bana
“öldüremezsin beni, ezemezsin başımı” diyor, “eğer ki bir gün gelip silme cesareti bulamazsan nedensiz olduğunu sandığın ama nedenini bildiğin gözlerinden akan yaşını”…
* * *
Ben onulmaz acılara gömülüyorum ve engerek gözlü çocuğumun önünde eğiyorum başımı, yani teslim oluyorum gözümden dökülen iki damla yaşa…
ve iki damla yaş dökülünce gözlerimden gizlice, yok edemiyorum bu kadar kararlıyken bile,(içimdeki yaşı yok etsem engerek gözlü çocuğumu da yok edeceğimi ve bu kaostan kurtulacağımı bile bile) yok edemiyorum gözlerimde dökülen iki damlacık yaşı…
Ve ben içimdeki engerek çocukla kalıyorum gene/yeniden/ bu kez daha acımasız bir biçimde baş başa …
* * *
İki damlacık gözyaşımla baş başa kalıyorum çünkü, ülkemde ovalar, platolar, dağlar ve dere kıyıları buğday tohumu saklamıyor koynunda bu sene,
Bu sene, çiçek tohumları, diken tohumları saklamıyor/saklayamıyor ( sadece tohumları saklamak için varolan kış) saklayamıyor tohumları ve bahara çıkaramıyor çiçekleri, dikenleri bu kış kendi mevsiminde.
Bu kış mevsiminde teröristler tek tek avlanıyor karların içinde…
* * *
Koyunlar-kuzular meleyerek yayılmıyor artık dağ doruklarında –yazın yada baharın- ülkemde;
Berivanlar,dağ çiçeklerine özenmiş pazenden dikilmiş eteklerini bellerine sarıp, çiçeklerden taçlar takmıyorlar başlarına
Berivanlar cıngıllarıyla koyunları sağmaya gitmiyorlar artık yatak yerlerine.
VE aşık oldukları çocuklarla bir ardıcın dibinde buluşup koklaşmıyorlar:Yürekleri küt küt atmıyor berivanların, aşıklarıyla kaçamak buluşmalarından… ve berivanların yürekleri, babaları görürse eğer, öldürülecekleri kesin olan korkularından ölmek üzere olan bir serçe yüreği gibi çarpmıyor…
Vede/ bu yüzden/ busene/ dengbejler şiir yazmıyor/yazamıyor,
bu yüzden dengbejler türkü söyleyemiyorlar bu kış/bu sene.. Ve bu yüzden bu kış/bu sene Xalo suskun…
Artık yatak yerlerinde kuzular annelerinin memelerini top güllesi gibi güm güm döverek emmiyor/ememiyor. Kıl çadırlar kurulmuyor ve çoban köpekleri ulumuyor ülkemde bu kış yada bu bahar dağ başlarında artık…
Kurtlar-kuşlar sadece kendilerinden ve düşman belledikleri diğer yabanilerden korkmuyor bukış/busene. Dağbaşlarından gümbür gümbür bağıran top güllelerinin seslerinden korkuyor ve göç ediyorlar kurtlar-kuşlar bir başka ülkeye,
mültecileşiyor kurtlar, mültecileşiyor kuşlar…
Börtü böcek mültecileşiyor…
mültecileşmiş ve hayata mülteci olarak sığınmış ve yaşarken hayatsız kalmış sizler/yurtdışındakiler gibi mültecileşiyor doğa ve hayat…
bir tek çiçekler ve otlar bulamıyor mültecileşerek var olma şansını…
(belki de bir tek onlar yeteri kadar kök saldıkları için köklülüğün derdini yok olmanın derdine yeğliyor… ve bir tek onlar, yaşadıklarını bilerek yaşıyor ve öldüklerini/ölmekte olduklarını; yani soylarının tükendiğini bilerek ölüyor)
* * *
Ülkemde tehcir edilmiş Ermenilerin cesetleri yok artık toprağın derinliklerinde – onlar çoktan çürümüş-
Ülkemde kan var, gözyaşı ve ölüm var…
Bir de benim gibiler var, -ki benim gibi zavallıların yürekleri kendi hayatlarından türettikleri kederlerine dahi dar…
* * *
Dedimya, ülkemde kan var, gözyaşı ve ölüm var
bir de benim gibiler var, - ki benim gibilerin yürekleri kendi hayatlarından türettikleri kederlerine dahi dar…
bilin mültecileşmiş kurtlar ve kuşlar, siz bilin…
sadece siz bilin…ama böyle bilin yad bu kadarını bilin
çünkü diğer cepheden mültecileşmiş vatanseverler bunu bilirse, bunu bilmenin utancıyla kendilerini yeniden gözden geçirmek yerine, kendilerinin terk ettiği ülkelerinin ne hale geldiğini görmekten korkacak ve benim yazdıklarım üzerinden bana ve benim gibilere saldıracaklar…
bir daha söylüyorum, -size söylüyorum, ey kurt-kuş-börtü-böcek….
“sadece kan, gözyaşı, ölüm ve zulüm VAR ülkemde, Bir de BENİM gibiler var” velhasıl…
-ki benim gibiler kendi minyatür ölülerinden ve minyatür haremlerinden büyüyen gölgelerin büyüttüğü içlerindeki engerek gözlü çocuklarla hesaplaşmaya gömülmüş…Ki benim gibiler, kendi kederlerinden besleyerek öfkelerini en yanıbaşındakileri bile yaşatmak adına öldürmüş… |