Varlığında, ne kadar da benmişim…
Yokluğunun,
sinsi bir yılan gibi yüreğime kıvrılan
acısından öğrendim…
* * *
“Hep bu kadar korkunç şekilde öğretmez” diyorum hayat… Böyle diyor ve hayata tutunmaya çalışıyorum, bir oğlum bir kızımla… Bir karım, bir anam, bir babam ve ARTIK SEKİZ kardaşımla hayata tutunmaya çalışıyorum yokluğunda; birlikte doğduğumuz, beraber büyüdüğümüz ve ayrı ayrı koptuğumuz baba ocağında…
Sen cansız yatıyorsun bir mabedin içinde, ben canımdan bezmişim ve sen yokken hayatta kalmış olmanın acısına gömülüyüm, o mabedin dışında.
Sen çocukluğundaki kardeşim oluyorsun; öyle duru öyle sevecen bakıyor ki gözlerin…
Ben, çocukluğunda seni dövmeye gelen çocuk arkadaşlarından ağbi olarak seni koruduğum zamanların esrikliğindeyim. Ve yaram şimdiden sonra her daim derin…
* * *
Aklımdan zifiri karanlık fikirler dolaşıyor, bedenini gömeceğimiz toprağın kazılacağı yeri düşünürken, aydedenin köyümüzü aydınlattığı gecede.
O gecede, zifiri karanlık fikirler teslim alıyor beni, senin yokluğuna yaktığı ağıtlardan sesi kısılmış kalmış olan anamın ve karının söylediği her bir sessiz hecede.
-Öleyim bende diyorum… Öleyim ve seninle gömüleyim.-
“Ana” diyorum, “kardaşımla uyuyayım bende bu gece
bu gece benim yatağımı da kardaşımın yanına serin”
Bu ağıtlar senin ölümüne değil diyorum, benim sensiz yaşamama yakılıyor…
Bu ağıtlardaki acı milyon kurşun oluyor o gece, benim seninle ilgili milyonlarca hatıramın tekmiline birden bi anda çakılıyor.
* * *
Bir zifiri karanlık fikirlerle, bir de senin karınla ve senin seni henüz tanımayan ve başucunda olup, “olup biteni anlamayı” bile deneyemeyen kızınla, tutunmaya çalışıyorum hayata.
“Hayat” diyorum… “Hep bu kadar korkunçluğunda kendini var kılmaz… hayat, seni yok ederek bizi topyekun var edemez…” diyor ve hayatın ACI ÜZERİNDEN öğrettiklerinden kendimden geçiyorum bu gece…
* * *
Gece, yıldızlar parıldayıp duruyor, göz kırpıp eğleniyorlar birbirleriyle…
Gece aydede gökte.
Benim içinse gök, zifiri karanlık; bizim doğduğumuz ve şimdi senin bedenini bütün şehvetiyle içine alacağı zamanı bekleyen o lanetli yerde…
İster milyonlarca yıldız parlasın ister binlerce güneş doğsun
Gece-gündüz kör karanlık artık ben de…
Ben bir oba köyündeyim, köyümüzde; sensizlikte, ölümünde…
Ve oba köyünde hayat işliyor kendi seyrinde…
Ve sen hayatsızsın; yani, hayatımızın canlıyken olmadığın kadar göbeğinde.
* * *
Atmaca tarafından vurulmuş bir serçe, o gece, senin karın –benim gelinim-. Atmacanın cırnağından kendini koparmış almış yaralı bir serçe… Almış ama, en sevdiği yerini; yüreğini atmacanın cırnağında bırakmış. O yüzden, hepimizden daha derin yaralanmış.
Hepimizden daha derin yaralanmış ya senin karın; o gece bir Şaman’a dönüşmüş… Elinde değnek, dilinde türkü atmacayı arıyor; kayabaşı-sudibi demeden… Kimsenin kendisinin acısını anlamadan kendine kınayan gözlerle baktığını sezinleyemeden…
Bulsa mutlak atmacayı vuracak, bulsa mutlak o gece yüreğini atmacanın cırnağından kurtaracak…
O arıyor atmacayı, ben seni arıyorum o gece… O gece yanlış zamanlardayız… Birbirimize o yüzden dokunamıyor, o yüzden birbirimizin yüzüne bakamıyoruz…
Oysa en çok birbirimize o gece dokunmalıyız diye düşünüyorum ben, gelinimle. O gece söyleşmeliyim karınla-gelinimle… O gece hasbihal etmeli ve seni konuşmalıyız… en çok o anda yapmalıyız bunu –biliyorum-
Onun gözlerinden görmek istiyorum seni –ben-
Benim yüzümde görmek istesin seni, karın diye düşünürken.
* * *
O gece ve hala, alışmayı deniyorum-direnmeye çalışıyorum yokluğuna, ama...; Anlaşılmaz ve onulmaz bir sızı var içimde: Beni duvar diplerine iten ama gözyaşlarımı göz pınarlarında hapsedemeyen bir sızı…
Bir yanım kabuk bağlıyor zaman geçtikçe.
Ama, kabuk bağlayan yaralar benim iyileşmeme delalet değil…
Kabuk bağladığını sandığım yaralar, beni donduruyor… hayattan çekip alıyor beni; yaralı bir yılan gibi kendime kıvrıltıyor, için için sürekli kanıyor…
Ben, için için kanarken her gördükçe senin yadigarın- kızını; ağzım kan kussa da “kızılcık şerbetleri” içiyorum…
Ben gördükçe sensiz süren hayatı –ister yaslı ister heyulalı- kendimden geçiyorum.
Ve ben… binlerce yaralı yürek arasında henüz yüreğinin yarası kızıla dönüşmemiş kızının duygularından, hayatın bir oyun olduğunu seçiyorum.
* * *
Dostum olan bir kadın anlatıyor senin çocukluk hatıratını,
- ki vefası bizden bile derin-
O dost kadın, anamın yalnızlığında anama can yoldaşı olurken anamın ağzından anlatıyor…
Biliyorum; içi kan ağlıyor ama gene de anlatıyor sakince. Sanki dağ doruklarındaki kardan türemiş kendine akan suyu anlatıyor kadının sesi; öyle acılı ve aynı anda öyle serin anlatıyor:
Sen okula gitmemek için saklarmışsın çantanı
Bense hala sen okula git diye başından tutup seni sallardım
-hatırlıyorum-.
Ve hala saklarım avcumda kalan saçlarını…
* * *
Ve senin kızın, yeni bir oyuna açıyor yüreğini, o dağ doruklarındaki acılı ve serin sesli dost kadının sesinden.
Senin yokluğunda açıyor yüreğini senin kızın, senin yok olduğunu bilemeden:
“Anne” diyor senin kızın
bizim birlikte doğduğumuz o köyde
sesinin tüm masumiyeti bir anda
boş bir beşik gibi sallanıyor evrende
“anne” diyor –yeniden-, senin kızın
acısını içine akıtan kadınların ortasında…
Senin kızın öldüğünü bilmediği babasının yasında-
Senin kızın “anne” diyor
taşlarla iç içe geçmiş bir mezarın başında,
kendisi henüz bir buçuk yaşında-.
* * *
“Anne” diyor, mezarının başında duran ve o mezarın senin cansız bedenini içine aldığını bilemeden senin kızın,
Ve ekiliyor “anne” diyerek,
“babaanne taşlara bakıp neden ağlıyor?”
Anne bakıyor bir babaanneye, bir taşlara, bir kızına.
Ağlasa gözyaşı yok annenin, konuşsa sesi…
Ve anne susuyor ...
Bütün evren dilsizleşiyor o günden sonra anne için
Daralıyor annenin yüreği ve bir daha çıkamıyor nefesi… |