Bir "uygar adam"la "yamyam adam", uygarlığın
henüz gitmediği bir coğrafya da her nasılsa dost
olurlar ve birlikte bir safariye çıkmaya karar verirler.
Uzun süre dağ bayır gezerler ancak avlamak için her
hangi bir canlıyla karşılaşamazlar. Açlıktan
bitab düştükleri ve av partisinden vazgeçmeye yöneldikleri
bir anda, "yamyam adam" aniden dikkat kesilir. Yavaşça
aşağıya eğilir ve "uygar adam"a ses çıkarmamasını
tenbihleyerek mızrağı elinde çalılıklara
doğru yavaşça ilerler ve gözden kaybolur. Bir süre
sonra sırtında bir başka "yamyam adam" cesediyle
geri döner. "Uygar adam"a çalı çırpı toplamasını,
şanslı bir günlerinde olduklarını ve iyi
bir yemek için iyi bir av gerçekleştirdiğini söyler.
Uygar adamın şaşkın bakışları
arasında kendisi de hemen işe koyulur ve avladığı
"yamyam adam"ı parçalamaya başlar. Uygar adam şaşkın
bir biçimde olup biteni anlamaya çalışır. Ve
sertçe "yamyam adam"a sorar: "Sen ne yapıyorsun, o adamı
neden parçalıyorsun?" der. "Yamyam adam", "karnımız
aç, bu adamı yiyeceğiz" diye yanıtlar. Uygar
adam şaşkınca "Olur mu öyle şey, insan insanı
yer mi?" diye itiraz eder. Bu kez "yamyam adam" şaşırır:
"Siz insan eti yemez misiniz?" diye sorar. "Uygar adam" uygarca
ve böbürlenerek " hayır" der, "insan olan insan eti yemez". "Yamyam adam" "yani" der "şimdi
siz insan öldürmüyorsunuz öyle mi?". "Uygar adam", "öldürürüz
ama etini yemeyiz" diye karşılık verir gene uygarca.
"Yamyam adam"ın şaşkınlığı
artar, "o halde derisinden yada yağından faydalanırsınız,
derisi ve yağıyla ne yaparsınız?" diye sorar.
"Uygar adam" "hayır" diye itirazını sürdürür,
"ne derisinden ne de yağından da faydalanmayız".
"Yamyam adam" afallar, gözleri
kocaman açılır ve bir çocuk saflığıyla
"peki" der "birbirinizi yemezsiniz, yağlarınızdan
ve derilerinizden de faydalanmazsınız
da, ne diye birbirinizi
öldürürsünüz?"
Uygar insanın yanıtlaması gereken güç
bir sorudur bu. Bu sorunun gizi belki uzayın kara deliklerinin
gizinden daha büyüktür ve açıkça bu kadar büyük ve giz
dolu bir sorunun yanıtını keşfetmek "uygar
adam" için hiçte kolay değildir.
* * *
Yakın tarih olaylarından yola çıkıldığında
bile, uygar adamın uygarlık macerasındaki vahşete
bulaşmış elindeki kanların nedenini açıklamak
epeyce zordur. Bu zorluk nedeniyle olsa gerek, durumu açıklamak
üzere bir çok disiplin konu üzerine kafa yormuştur/yormaktadır.
Bu disiplinlerin hemen hepsi durumu açıklamak için bir
takım ön kabuller oluşturmakta ve
farklı disiplinler durumu farklı yanıtlama
eğilimine girmektedirler. Sosyolojik yada ekonomik temelde
sorunun yanıtına yönelindiğinde, toplumsal tarih
içinde, "insan insanın
kurdudur" diyen Hobbes'i haklı çıkaracak kadar çok
vahşet örneği vermek ve insanın çıkarcı
olduğundan bahsedebilmek için
elimizde yeteri kadar delil olduğu görülür. Bu delillerden
yola çıkılarak, insanın doğuştan "ötekini"
yok etmeye yöneldiği varsayılır. Psikolojik bağlamda
da insanın doğuştan "saldırgan ve yıkıcı"
olduğuna dair görüşler öne sürülür. Bu görüşleri
desteklemek içinde erken yaşlardan itibaren çocuklarda
görülen yıkıcı davranışlar kanıt
gösterilir. Çocukların saldırgan davranışlarından
yola çıkarak insanların doğuştan yıkıcı
olduğu varsayılır. Dolayısı ile, hem
tarihsel örneklerden, hem de insanın gelişim süreci
içinde erken yaşlardan itibaren gösterdiği saldırgan
davranışlardan yola çıkılarak insanın
doğuştan öldürmeye programlanmış olduğu
iddia edilir; onun "çıkarcı ve gözüdoymaz" bir canlı
olduğu söylenir. Bu iddialar o kadar güçlü şekilde
dillendirilir ki, iddialara karşı çıkmak neredeyse
imkansızlaştırılır. Öyle ki, günümüzde
bir çok bilim adamı ve konuyla ilgilenen bir çok yazın/düşün
adamı tarafından da bu iddialar sorgulanmaksızın
"kesin doğru" olarak
kabul edilir.
Ancak kazın ayağı gerçekten öyle mi?
İnsanın doğuştan ötekini kendi çıkarları
için öldürmeye programlanmış olduğunu iddia edebilmek
ve bunu tüm insanlık tarihine yaymak, şiddet sarmalının
nedenlerini insan doğasının yıkıcılığı
üzerine oturtmak, onu tarihsel
olarak değişmez, tarihten bağımsız
bir olgu olarak ele almak neye hizmet etmektedir? Neyi kim adına
meşrulaştırmakta, bu meşrulaştırma
siyasetinden kimler nasıl faydalanmaktadır?
İnsanın çıkarcı bir canlı
olduğu tezine insanoğlu bir kez sarıldığında,
bu tez kolaylıkla insanların birbirlerini yok etme
eylemlerinin nedeni olarak gösterilebilmekte; vahşeti meşrulaştıracak
bir zeminin oluşmasına kaynaklık edebilmektedir.
Öyleya, mademki insanoğlu çıkarcıdır ve
sürekli "nalıncı keseri gibi kendine yontmaktadır",
o zaman gücü elinde bulunduranların diğerlerini kendi
çıkarları doğrultusunda kullanmasında bir
sakınca da yoktur. Madem ki, insanoğlu ezelden ebede
kendi çıkarlarını diğerlerinin çıkarlarından
üstün tutmaya ve kendi çıkarları için diğerlerini
yok etmeye programlanmıştır, o halde güçlülerin
güçsüzleri yok etmesinde de bir sakınca yoktur.Bu "doğal
durum"(!) nedeniyle bugünün güçsüzleri gelecekte gücü ele geçirdiklerinde
aynı şeyleri yapacaklardır. Dolayısı
ile güçsüzlerin güçü ele geçirmelerini önermek, güç ilişkilerini
yeniden biçimlendirmeye girişmek anlamsızdır.
Bu çerçeveden bakıldığında yada şiddet
ile ilgili mantık "insanın doğuştan programlanmış
bir özelliği" çerçevesine oturtulduğunda,herkesin
kendi gücü oranında ve diğerlerinin güçsüzlüğü
oranında ilişki bağlamı geliştirebilmesi
ve dünya üzerinde insanların güçleri oranında pay
alması haklı zemine çekilmiş olur.
Ekonomik olarak "Bırakınız
yapsınlar bırakınız geçsinler" sloganlarıyla
temellenen liberalizmin zihin kalıpları ile aynı
tastan beslenen bu mentalite, herkesin benzer koşullarda
aynı kötü şeyleri yapabileceği varsayımdan
yola çıkarak, bireylerin ahlaki kodlarının insan
ilişkileri üzerindeki etkilerini görmezden gelir. Her birey
belli koşullar altında aynı şekilde davranacaksa,
"ortada var olan kötülüklerin sebebi bireyler değil bireylerin
içinde bulundukları koşullardır" şeklinde
özetlenebilecek bu görüş, bazen kendine Marksist literatürden
de (çoğu kez literatürü çarpıtarak) destek bularak,
ahlaki ve adil olmayan ilişki sistemlerini yaygınlaştırmaya
yönelir. Bu mentalite, kutsiyet atfettiği kendi değer
sistemlerini de yaratarak güçsüzlerin sömürgeleştirilmesi
yolunda ilerlemeye devam eder. Adalet adına, her yola çıktığında
bile verdiği örneklerle adaletsizliği yeniden kurumsallaştırır.
Sözgelişi, feodal ilişkiler sistemi içinde bir Ağa'nın
binlerce dönümlük "gasp arazisinin" bir dönümünü marabaya bağışlaması,
yada halife Ömer'in, devesine kölesi yoruldu diye kölesini bindirmesi
adalet temsilleri olarak insanların bilincine yerleştirilir.
"İyi ağa" yada "İslam'ın en adil halifesinin"
kendi güçlerinin yalnızca bir kısmından vazgeçerek
ötekine yaptığını "iyiliğin", aslında
adaletsizliği yaygınlaştıran ilişki
sistemleri kurma dışında hiçbir anlamı olamayacağı
görünmez kılınır.
Binlerce dönümü bir kişiye mülk kılınmış
bir arazinin neden o kişiye mülk kılındığı
ve neden diğer bütün kişilerin onun insafına
terk edildiği sorusunun yanıtı, çoğu kez
güç ilişkileriyle açıklanır. Gücü elinde tutanın
gücünün bir kısmını devretmesi bir "örnek adalet
durumu" olarak ele alınır. İstese onu da yapmayabilecek
bir muktedirlikte olan kişinin, gücünü ötekinin lehine
kısmi olarak kullanması önemli bir değer, ahlaki
bir duruş olarak algılanılır/algılatılır.
En adil halifenin, neden köleliği kaldırmak ve kölesini
azad etmek yerine, sadece kölesi birazcık soluklansın
diye deveye bindirdiği sorusu, yine aynı çerçevede
değerlendirilir. Böylelikle, güçlülerin adaleti bile tekeline
almaları meşrulaştırılır. Adalet
bile güç ilişkileri çerçevesinde değerlendirilir.
Dünyada var olan tüm ilişkilerin güç ilişkileri
bağlamına oturtulması ve adaletin bile "güçlünün
gücünü, ötekinin kısmi çıkarına birazcık
kısıtlanması" şeklinde algılatılması,
güçlülerin kendi çıkarlarını korumak ve geliştirmek
üzere kullandıkları en güçlü silahlardan biridir.
Kitle bilincini yaralayarak elde edilen bu güçlü silah, Tanrı
katından vazedildiği varsayılan büyük anlatılarla
da desteklenerek, adaletin ve iyiliğin temsilleri oldukları
iddia edilen güçlülere karşı koşulsuz itaatin
gerçekleşmesinin alt yapısını oluşturur.
Bu itaat bir kez gerçekleşince ve dahası kutsanarak
yüceltilince, artık güçlüden gelen her tür baskı ve
şiddet "güçsüzün iyiliği için yapılan erdemli
bir faaliyete" dönüşür.
Böylelikle geniş kesimlerin güç ilişkileri
ve şiddetin kullanımı konusunda bilinçlerinde
oluşturulan yaralanmalar pekiştirilir. Sözgelişi,
feodal beylerin kendi tebaları üzerinde uyguladığı
her türden şiddet bu türden yaralanmış bilinçler
aracılığı ile meşrulaştırılır.
Keza devletin "insan öldürme tekelini" elinde tutmasına,
adalet dağıtmak adına çoğu kez kurumsal
şiddete başvurmasına rağmen, devletin kutsanması
da benzer yaralanmaların olduğu bilinçler aracılığı
ile gerçekleştirilir. İşin ilginç yanı,
bu yaralanmış bilinçler "insan çıkarcıdır,
herkes kendi çıkarı için çalışır" tezine
inanarak oluşturulduğu halde, bu teze uygun davranmayı
dahi gerçekleştirememekte; kendi çıkarlarına
denk düşmeyen hatta kendi çıkarlarının aleyhine
olan durumları destekleyerek, düşünceleri ile eylemleri
arasında müthiş tutarsızlığı bile
göremeyecek hale gelebilmektedirler.
Yukarda ifade edilenleri toparlamak gerekirse, insanın
doğuştan yıkıcı olduğu görüşünden
yola çıkan görüşler, gündelik ilişki pratiklerini
güç ilişkileri üzerinden yürütmekte, güce ve güçlüye tapınmakta,
güçlünün gerçekte hiçte adil olmayan davranışlarında
bile adalet arayarak ve zorla adalet bularak, adaletsizliklere
yönelik kendilerinde oluşacak isyan tepkilerini önleyebilmekte;
kör bir itaat zinciri içine çekilmekte ve kendi çıkarlarına
denk düşmeyen ilişki sistemlerini meşrulaştırarak,
"yaralı bilinçlerle" ilişki sürdürmektedirler.
Bu yaralı bilinç ve kör itaat insanoğlunun
bütün tarihi boyunca karşılaştığı
bir handikap mı, yoksa zaman içinde toplumsal koşullar
aracılığı ile oluşturulmuş bir
durum mu? sorusunun yanıtı, yeni bir toplumsal yapının
inşa sürecinde önemli. İnsanoğlunun tüm tarihi
boyunca gerçekten bu gün binlerce örneğini gördüğümüz
vahşetin sürekli üreticisi olup olmadığının
açıklığa kavuşturulması da, yine yeni
bir toplumsal yapı ve yeni bir insan tipi yaratılmasında
gerekli. Bu yüzden insanoğlunun olası doğasının
vahşete uygun olup olmadığının tartışılması
gerek. "Vahşetin meşrulaştırılması"
için savlanan görüşlerin, insanoğlunun yapısı
ile mi, yoksa çıkarların derinleştirilmesi için
bir grup "uygar insanoğlunun" yarattığı
bir fantazmla mı ilgili olduğunun açıklanması
da gerek. Bunu açıklayabilmek için insanoğlunun biyolojik
olarak diğer canlı türleri içinde yerinin irdelenmesine
ihtiyaç var.
* * *
Diğer canlı türleri ile karşılaştırıldığında
insan yavrusunun, doğduğu anda dış dünyanın
kendisine sunacağı desteğe diğer tüm canlılardan
daha uzun süre ihtiyaç duyduğu bilinir. İnsan yavrusunun
ihtiyaçlarının dışardan desteklerle uzun
süreli karşılanmadığı her durumda,
ne yazık ki insan, "soy olarak" ölüme en yakın duran
canlıdır. Yeni doğan insan yavrusunun sözgelişi
en az 8-10 yıl bakılmadığı her durumda
insan soyu 100 yıl bile geçmeden topyekün ölüme taşınmış
olur. Bu nedenle soyun devamı ancak yeni doğanların
tüm ihtiyaçlarının uzun süreli karşılanması
ile mümkündür ve soyunu devam ettirmek tüm canlıların
varoluş nedenlerinin en güçlülerinden biridir. Bu gerçek,
insan soyu açısından desteğe ve yardımlaşmaya
dayalı bir kişiler arası ilişkiler sistemini
zorunlu kılar. Daha açık anlatımla, insan türünün
devam etmesi, insanın birbirini yok eden değil, birbirlerini
destekleyen ilişki sistemleri geliştirmesi ile mümkündür.
Bu yüzden insanlık tarihinin önemli bir dönemi (bugün iddia
edilenin aksine) savaşlar tarihi olarak değil, birbirleriyle
yardımlaşarak dış dünyanın acımasız
koşullarına birlikte karşı koyma tarihi
biçiminde şekillenmiştir.
İnsanoğlu alet edavat geliştirmeyi
henüz beceremediği, toprağı işlemeyi henüz
başaramadığı ve var olmak için doğaya
mutlak bağlı olarak yaşamak zorunda kaldığı bir dönemde (ki yaklaşık 30.000 yıllık
bir tarihe tekabül eder bu süre) vahşi doğayla başa
çıkabilmek için, birlik olmak ve birlikte yaşama tutunmak
zorundadır. Kendisinden onlarca kat büyük hayvanları
avlayarak yaşamak, doğanın vahşi ve sürekli
değişen coğrafi olaylarıyla başa çıkmak,
en temel ihtiyaçlarını karşılarken bile
acımasız bir doğayla mücadele etmek. zorunda
kalan insanoğlunu göz önü alırsak, bu söylenilen daha
kolay anlaşılır. Açıktır ki, alet edavatın
geliştirilmediği, doğayla başa çıkmak
üzere bugün gündelik hayatımızın bir parçası
olan (evler inşa etmek, kalın giysiler üretmek, hastalıkların
tedavi tekniklerindeki gelişmeler vs.) icatların olmadığı
bir dönemde insanın hayatta kalması için en temel
ihtiyaçlarını karşılaması, sözgelişi
bir mamutu avlayıp, parçalayıp, uzun süre onunla
onu kokutmadan beslenmesi mümkün değildir ve insan bunu
ancak başkaları ile birlikte hareket edebilirse başarabilir.
Sadece büyük hayvanların avlanmasında değil,
herhangi bir küçük hayvanın avlanmasında veya evcilleştirilmesinde
de bu türden yardımlaşmalar insanoğlu için vazgeçilmezdir.
Yine sözgelişi mağara çağı insanı için
ateşin bile bulunmadığı bir çağda,
donmamak, çocuklarının ölmesini ve vahşi hayvanlara
hem kendilerinin hem de çocuklarının yem olmasını
engellemek türünden en basit varolmayı sağlama eylemlerinde
bile, insanoğlu için topluca
yaşamak, birbirlerini desteklemek ve birbirleriyle
yardımlaşmak yaşam sürdürebilmek için olmazsa
olmazdır. Ve bu türden örnekleri genişletmek mümkündür.
Bu nedenle insanlar, farklı coğrafyalarda farklı
sorunlarla mücadele etse ve bu farklı sorunlar onların
toplumsal ilişkilerinde değişik örgütlenmelere
başvurmasını gerektirse de, öz, yani yardımlaşmanın
doğal bir gereklilik olması genel olarak uzun bir
süre değişmemiştir. Farklı bölgelerin koşulları
gereği, kişilerarası ilişki sistemlerinin
nasıl düzenleneceği zamana ve mekana göre değişmiştir/değişmektedir.
Bu nedenle tarihin farklı dönemlerinde farklı yerlerde
kurulan ilişki sistemleri farklı toplumsal örgütlenme
ağlarını geliştirmiş, farklı türden
insan ilişkileri tarih sahnesine çıkmıştır.
Yine bu nedenlerle, kadının konumu, cinsel hayatı
düzenleyen kurallar, farklı tarzda evlilik ve aile modelleri,
çocukların bakımının nasıl olacağı,
başlangıçta topluluğun giderek toplumların
hangi kurallar ve inanç sistemleri bağlamında nasıl
örgütleneceği farklı zaman dilimlerinde farklılaşmıştır.
Ayrıntılarına bu yazıda yer verilmesi
mümkün olmayan insanın
bu tarihsel süreci, farklı toplumsal gruplarda insan ilişkilerini
farklı biçimlendirse de, öz de tüm bu ilişki sistemlerinin
en temel amacı, "insanın soy olarak var olmasını
sağlamak" amacına dönük olmuştur. Bu bağlamda
Yunan site devletlerinde demokratik ve katılımcı
kent yönetimi ile sözgelişi orta ve uzak Asya'daki tirancı
gelenek, öz de grupların topyekün var oluşu için aynı
amacı taşımıştır. Her iki farklı
yaşam biçimi yani, "Asya steplerinde canlı kalmakla,
Yunan sitelerde canlı kalmak" için geliştirilen tüm
farklı ilişki ve kültür görüntüleri özde aynı
amaçtan türemiştir. Her iki yaşam biçimi de "grupların
topyekün varoluş amacına dönük" örgütlenme ve ilişki
türleridir. Ancak Asya steplerinde insanlar henüz daha göçebe
ve yarı avcı topluluklar olarak, avın izinden
gitmek veya evcilleştirdikleri hayvanların otlaklarını
takip ederek yaşamak diye bir zorunlulukla yüzyüze olduklarından
ve yine yakın bölgelerinde yeteri kadar zenginlik üreten
"yağmaya açık kültürler" bulamadıklarından,
giderek uzak bölgelerin talan edilmesi aracılığı
ile kolay yoldan hayata tutunmak yoluna başvurmuşlar
ve toplumsal yapıyı askeri/savaşçı olarak
örgütlemişlerdir. Dolayısı ile grup olarak varoluşlarını
sürdürmek, bu askeri/savaşçı örgütlenmelerle mümkün
olabilmiştir. Bu örgütlenme modeli, kendi içinde bir çok
değer ve efsane üretilmesine kaynaklık etmiştir.
Erdem olarak öne çıkardıkları kahramanlık
ve diğerine yok etme, Yunan sitelerin de erdem olarak öne
çıkarılan, adalet ve eşitlikten oldukça farklı
kavramlar olarak üretilmiş ve toplumların değer
yargılarında ve ilişki biçimlerinde bu kavramlar
önemli rol oynamıştır. Orta ve uzak Asya geleneği
açısından kahramanlığın kutsanması
önemli oranda avlanmak ve yağmalamak için yiğitlere
ihtiyaç duyulması yüzündendir. Bu yüzden geleneğe, bu topluluklar bir kahramanlık göstermediği sürece erkek
çocuklarına ad koymalarını engelleyen kurallar
yerleştirilmiş; bu
gelenek erkek çocukların "cengaverleşmesinin" alt
yapısını hazırlamıştır. Kahramanlaşamayan
çocuk bu gelenekte en azından psikolojik olarak yok sayılmıştır.
Günümüzde halen erkek çocuklara verilen isimler (Kahraman, Aslan,
Şahin,.) ve kan davalarında erkek çocukların
kullanılması, erkek çocuk vermeyen (erkek çocuğun
erkek genleriyle ilişkisinin açıkça kanıtlanmış
olmasına rağmen) kadınların üzerine kumaların
getirilmesi vs. örneklerinden yola çıkarak, önemli oranda
bu erkeği kahramanlaştırmaya yönelik geleneğin
Anadolu' da bile izlerini sürmek mümkün.
Göçebe ve yarı avcı kültürlerde, kahramanlık
yapmak hayatta kalmanın yada psikolojik olarak var olabilmenin
en önemli koşullardan biri haline geldiğinden, kahramanlaşma
sürecinde ölüm ve öldürme de giderek kendine özgü değerlerle
süslenmiş (şehadete erme, kutsal ruha kavuşma
vs.) bu bağlamda şiddet yaşam için gerekli bir
edim olarak toplumsal hayata girmiştir. Bir kez kahramanlık
yüceltilince ve bunun kimlere karşı kazanıldığında
daha da yüce olduğu toplumsal değer olarak bir kez
kendisine zemin bulunca, bu konularda yetenekli olanlar ve iyi
eğitim alanlar toplumsal yapının bazen alt gruplarının
liderliğine, bazen en tepe "tiranlığına"
(adil yöneticiliğine değil, -ki günümüzde demokrasi
havariliğine soyunanların çok önemli bir kısmının
bile kısa sürede kendi grupları içinde nasıl
tiranlaşabildiklerinin kanıtları sayılamayacak
kadar çok) kadar yükselebilmişlerdir. Bu tür bir yaşam
biçimi, temel amacı soyu devam ettirmek olan insanoğlunu
soy ayrımına götürmüş ve bölünmüş bir soy
algısı ile kendilerinin dışında var
olan topluluklara karşı insan değilmiş gibi
davranmasını kolaylaştırmıştır.
Sürekli çevrelerinde başkaları tarafından
farklı üretim ilişkileri nedeniyle biriktirilen artık
değere el koyma ve böylelikle hayatta kalmayı başarma
eğiliminin geniş kesimler tarafından bir kültürel
norma dönüştürülmesi, bu norm etrafında birleşen
kişilerin giderek daha güçlü örgütlenme modelleri (devlet
gelenekleri) geliştirebilmesi, diğer insan gruplarının
da, bir yandan onlarla mücadele edecek farklı ilişki
ağları geliştirmesine kaynaklık etmiş,
aynı zamanda bu ilişki ağları sürekli bir
düşmanlığı yaygınlaştırmıştır.
Yani bu süreç, iki yönlü işlemiş, yağmalanan
kültürler, kendilerini korumak için yaşam biçimlerinde
değişiklik yapmış ve yağmaya karşı
direnmek üzere onlarda evcil hayvanlarla uğraşan biraz
tarım yapabilen göçebe topluluklardan, giderek kendilerini
korumak üzere de olsa "çiftçi -yarı askeri" topluluklara
dönüşmüşlerdir. Böylece şiddetin kurumsallaşması
ve kutsanması yan yana duran kültürlerin vazgeçemediği
bir değer haline dönüştürülmüştür. Bu kurumsallaşmış
şiddetin izinin en acık biçimlerinden birini (alt
düzeyde) aşiret ilişkilerinde, yine bir diğerini
(en üst düzeyde) devlet ilişkilerinde sürebilmek mümkün.
Tüm bu ilişki sistemlerinin bu yazıda ele
alınamayacak ölçüde ve geniş bir zaman aralığında
diğer bir çok insan topluluğunu (günümüzde tüm insanlığı)
sarması, günümüz "uygar insan"ının biçimlendirmiş
ve onun bencil ve birbirinin kurdu olduğu görüşüne
zemin hazırlamıştır. Oysa, insanoğlu,
bir tip genetik miras olarak halen katılmak ve birlikte
yaşamak arzusundadır ve bunu gerçekleştirmediğinde
acı çekmektedir. Sözgelişi, kişisel
yaşantılarımızda yola çıkıldığında
bile, yalnız olduğumuz yada yalnız hissettiğimiz
her durum birey olarak her birimize ölümden daha zor duygular
yaşatır. Yalnızlık, acı veren bir ezilme
duygusu ile bizi boğar. Farklı kültürler içine atılan
ve o kültürlerle birlikte yaşamak zorunda bırakılan
insanların çektikleri "sıla özlemi", insan doğasının
paylaşıma dönük yanlarının karşılanmamasının
getirdiği sıkıntılı bir duygusal duruma
tekabül etmektedir. Bu denli katılım ve paylaşıma
dönük olması nedeniyle olsa gerek, insanoğlu "uygarlığın
getirdiği hoşnutsuzluklardan" kurtulmak üzere katılım
ve paylaşım temelli "ütopyalar" oluşturmuş/oluşturmaktadır.
Tüm çağların en hazin zamanlarından
geçen insanoğlu için belki de asıl kurtuluş yeni
bir ütopya önermekten geçiyor. Belki yeni bir ütopya olarak,
bu yazının başında çocuk saflığıyla
"..peki ne diye birbirinizi öldürüyorsunuz?" sorusunu soran
"yamyam adam"a geri dönüşü önermek, "uygar insan"ın
"yaralanmış bilincinin" yarattığı acıdan ve kurumsallaşmış
vahşetten kurtulmasının bir yolu olarak yeniden
denenebilir.