EY GUNDİ(m),
Dağların ardındasın.
Dağların (…) dağların ardındasın...
-Ki, dağlar dağımdır benim
gam ortağımdır benim
* * *
Dağlar ardındasın ve sesine mahrum bırakansın…
Sesine mahrum bıraksan da beni, ben hissediyorum; dağlar ardında sevdanı sevdama katansın…
Sevdanı kattıkça sevdama, sevdalar yaratansın…
* * *
Kendimi kendime bildirenimsin dağlar ardındayken
ve kendimi senin sessizliğinde bildiğimde, kendimi yok edenim; BENİ ÖLDÜRENİMSİN…
Yaratmakta öldürmekte sendedir şu anda…
Yani, VARLIKTA YOKLUKTA senin emrindedir.
* * *
Kendimi sesinden bana duyuranım, yani SEN,
yani ey hayat yada ey gundi(M) (!!!!!)
Şimdi sesin saklı bende, sen benden sesini esirgesen de….
ve benimle bu vakitte söyleşmesen de, bilesin sesin saklı gönlümde…
Sen,
sesini BENDE duyuranım
ve sen sessizliğinle bana Cehennemi BUYURANIMSIN…
Sen,
alıp götürenimsim beni kendi sessizliğinde ve getirip var edenimsin beni söylediğin sözcüklerinde…
* * *
Şimdi sen benimle söyleşmesen de, ve keza sen geçmişte (ki geçmiş yıllar değil sadece anlar öncesidir) SIKLIKLA söyleşirken de benimle; sen var edenim ve yok edenimsin…
Varlığım ve yokluğum (varlığın yada yokluğun değil, VARLIĞIM VE YOKLUĞUM) birdir bende; ben senin sesindeyken yada sessizliğindeyken sende yada kendimde VAROLURKEN YADA YOK OLURKEN DE,
(öylesin)…
ve sen dağlar ardında beni sesinden mahrum bırakırken ve kederlere gömerken beni, (tüm bunları –eminim sen de- bile bile) benimle söyleşmesen de
(BÖYLESİN)…
Ve ben ihanet içindeyken sana ve aslında ihanet ederken hayata,
Ve hayat kendi kendine ihanet ederken SENİN SESİNDE yada sessizliğinde…
Yani, her şekilde ihanet ederken hayat bana yada ben hayata,
ÖYLESİN her an ve hala…
Ve sen sessizliğini sunarken bana
şu an yanıbaşımdasın, BURDAMSIN…
Ve ben, yaban bir kentte pusatsız kalan bir eşkıya iken kendim kendimle
beni benim zulmümden KORUYANIM olansın… DULDAMSIN…
* * *
Vurgunsun, kırgınsın, yorgunsun… hiç bilmez miyim?
Yaralı bir martı çığlığı şimdi (sen sesini benden esirgesen de BEN BİLMEZMİYİM) senin yüreğin…
Ve, kırılmış bir turna kanadı gibi titriyordur ellerin…
SEN söylemesen de bana, ben bilmez miyim???
(Senin kırılmış bir turna kanadı gibi titrerde ellerin, benim ellerim gül mü toplar MOR MENEVŞE bahçelerde?
Senin sesin yok eder de kendini kendi gırtlağında, benim sesim türküler mi söyler boğazımdan çıkmayan hecelerde??)
Ben, senin sesinin çıkmadığı soluğundan sesini duymayı beklerken
Ve senin sesin olmadığından zaten,
tüm seslerin yok olduğu sessiz bir gecede geçen her an, ben sesine hasretken,
Benim sesim dönüşür mü sanırsın bir bülbüle….
Gitmez mi sanırsın
en kalabalık sesler içinde bile en yakınlarım gülerken, benim sesim ölüme…
(Senin yaralı martı çığlığıdır da yüreğin, benim yüreğim nazlı seher yellerine uyanmış coşkulu bir selvi dalımıdır, kendisine konmayacağını bildiği bir turnayı beklerken?
Senin yüreğin bir çölde kaktüs olmak zorunda kalırken, benim yüreğim çam dalı mıdır sanırsın bir gün sonrasına çıkıp çıkamayacağını bilemeden günü güne eklerken…)
* * *
Dağlar ardındasın… karlı dağların ardında.
O dağların öte yakasında silah sıkıyor bir başka dağ başında bir EŞKİYA…
Silah sıkıyor o eşkıya, kendisine ve sevdiklerine silah sıkıyor,
tüm hayata kıya kıya…
* * *
kendi eşkıyalığından utanan bir eşkıyayım ben, hayatın bu saatinde ve dağın bu yamacında…
dağın bu yamacındayım ben, (siz nerden bileksiniz) tüm sevdiklerime kıymış olan biri olarak kendime yana yana…
Ve ben tüm sevdiklerime kıyarak ve kıymanın acısıyla yanarak, senin sesinden- sözünden MAHRUMUM..
Ve ben bu gece senin sesinden kurşun olan, hançer olan, kılıç olan bir sesin çıkıp gelmesiyle özgür olacağıma – çaresizce- inandığım bir MAHKUMUM… ( AMA sen nerden bileceksin) |