Hatırla bendeki sevgili. Bendeki haliyle değil, sende kalan haliyle hatırla o günü, geceyi, zamanı. Belki hiç yaşanılmadı o günle, geceyle, zamanla ilgili bende kalanlar…Belki tam da anlatacağım gibi yaşanılmıştı her şey, kim bilebilir? (Kimse bilemez mi sahi?)
Kimse bilemezse, o günle, geceyle, zamanla ilgili olanı-biteni, ben de bilemez miyim olduğu biçimiyle? Ve eğer, o günle, geceyle, zamanla ilgili olan-biten bilinemez bir şey idiyse ve ben dahi bilemez idiysem, neden her şey hala bu kadar canlı BENDE? Ve hala bende canlıysa madem, neden bir türlü önüne geçemediğim bendeki bu anlatma ve canlılığa tanık bulma isteği?…
İçimdeki bir ses “Yaz” diyor. “Söyle, anlat, haykır. Ancak böylelikle anlayabilirsin, her şey yaşanıldığı gibi kalmasa da söylediğinde yada her şey anlam kaybına uğrasa da yazıldığında, ancak böyle anlayabilirsin yaşanılanın gerçekte olup olmadığını… O günde, gecede, zamanda yaşadığın şeyin gerçek olup olmadığını anlaman için yaşadığına tanık bulman gerek…O nedenle; söyle, anlat, haykır, yaz…” diyor. Ve derin bir haykırma özlemine dönüşüyor yaşadıklarım yada yaşadığımı sandıklarım…
Bir diğer ses, “Bırak sendeki biçimiyle kalsın sende. Yazma, söyleme, anlatma” diyor, o geceyle özdeşleşen bir gecede: “Bırak olduğu biçimiyle kalsın” diyor ve ekliyor; “Böylelikle yaşadıkların yada yaşadığını sandıkların, yazı yada anlatı üzerinden anlam kaybına uğramaz hiç değilse… Anlattığında yada yazdığında nasılsa değişime uğrayacak; anlamı bozulacak, yaşadıklarının yada yaşadığını sandıklarının. Anlamı bozulacak ve yok olacak. O yüzden, yazma, söyleme, anlatma ”diyor. Ve anlatmaktan yada yazmaktan vazgeçiriyor beni…
-Ki bu ses senin sesin. Beni söylemekten, anlatmaktan, yazmaktan, haykırmaktan vazgeçiren içimdeki öteki ses, -sen de biliyorsun, mutlak bilmen gerek yada- senin sesin…
Bu sesi ben seninle yaşadığım o gecede de duymuştum kendimde, kendi içimde… Ve paylaşmıştım seninle o gece de: “Her şey bendeki gibi mi sahi?” diye sormuştum sana, -hatırlar mısın?
Ben sana sormuştum, sen bakmıştın bana… Uzunca bakmıştın.
Uzunca bakmıştın, upuzun kirpiklerin arasında gözlerini dikerek gözlerime bakmıştın uzu uzun: Gözlerin mahmur, gözlerin uykulu, gözlerin kara sevdalı…Gözlerin gözlerimde, gözlerin gözlerimin içinde gözbebeklerimde, gözlerin gözbebeklerimin içinde; yüreğimde… Bakmış, bakmıştın;uzun upuzun, bakmıştın….
O akşamüstü, aniden ölen bir canlının başında; sabah olduğunda o ölünün dirileceğine inanan ve güneşi kendi rahminde büyüterek sabahı hemen var etmeye çalışan Tanrıça Vurusemu olmuş bakmıştın… Durmuştun sonra, diriltme özleminden yorulmuş, öldürme hasretine gömülmüştün.Ve o geceyarısı, bir katili var eden Tanrıça Libitina olmuş, ceset görmeye susamıştın ve bakmış, bakmıştın…. Öyle bakmıştın. Vurusemu olmuş bakmıştın, Libitina olmuş bakmıştın. Uzun, upuzun bakmıştın, o gece…
Gözlerine çakılıydı gözlerim. Gözlerinde güneşi acelece doğurmayı bekleyen Tanrıça Vurusemu’nun gözlerindeki uzun bekleyişin güneş koru renkleri dolaşıyordu. Ve sen bilmiyordun. Gözlerinde, Tanrıça Libitina’nın gözlerinden dolaşan öldürülmüş bir cesette solan beden renkleri dolaşıyordu. Ve sen gene bilmiyordun. Bir tek ben biliyordum gözlerindeki o geceki renkleri…
Ben, o gece, senin gırtlağından çıkıp gelecek sesi bekledim… “Her şey bendeki gibi mi sahi?” soruma vereceğin cevabı çok uzun süre gırtlağından gelecek sesten bekledim, o gece…
Sen benim bekleyişimi de bilmiyordun…
Senin sesin gırtlağından değil, gözlerinden; güneşi doğurmayı bekleyen Vurusemu’nun ve bir insanın bedenini çürüten Libitina’nın gözlerine dönüşen gözlerinin renginden geliyordu o gece… Ve ben ne kadar dinlersem dinleyeyim duyamıyordum, gözlerinden gelen bu sesleri...
Gözlerinden gelen sesleri duymadığımı sen anlamış mıydın? Yada, gözlerinden gelen sesleri duymamama kızmış mıydın? Bilmiyorum… Bu kızgınlık mıydı sesini gırtlağında söyleten? Sesini gözlerinden alıp gırtlağına gönderen bu kızgınlık mıydı sahi? Gene bilmiyorum… Ama sonunda, usulca ve sadece, “Her şey sendeki halindeki gibi olmuşsa, neyi, neden kurcalıyorsun?Neden sorular soruyorsun? Sorma, bırak kalsın öylece”… demiştin gırtlağından iki ayrı Tanrıçanın sesinden çıkan ve çatallaşan sesinle.
O gece sadece bu kadar söylemiştin ve susturucu takılmış bir namluya dönüşmüştün. Sesin bir daha çıkmamıştı yada sen her çıkan sesinden bir cinayet işlemiştin ve ben duymamıştım… Hatırlar mısın?
* * *
Kolumun üzerinde yatıyordun o gece…
Kolumun üzerinde yatıyordun; gözlerin meraklı, gözlerin arayış içinde… Kolumun üzerinde yatıyordun, ellerin kayıp bir kıtayı arıyordu ve kayıp kıtayı ararken ellerin kendini de kaybetmişti bedenimin her yerinde.
Kolumun üzerinde yatıyordun, kolum uyuşuktu… Sen serkeş…
Kolumun üzerinde iki bedende bir can, her şey birbirine eş…
* * *
Uyuşuktu kolum ama çekip alamıyordum bir türlü, az önce ibadet eder gibi öpüp kokladığım boynunun altından. Çekip alamıyordum bir türlü; çünkü, donmuştum korkudan.
Korkum, senin uyanmandan değildi. Korkum benim uyanacağımdandı.
Ben uyanacaktım kolumu kıpırdatırsam… Ve ben uyanırsam, senin bedenin sırra kadem basacaktı….
Bir yandan uyanacağımdan korkuyor, öte yandan anlatıyordum sana, o günü, geceyi, zamanı… Bendeki haliyle anlatıyordum. Bir gün yazarsam, anlatırsam, söylersem, haykırırsam anlam kaybına uğrar değil mi yaşadıklarımız? diye soruyor ve o yüzden anlatmamam, yazmamam, söylememem, haykırmamam gerek diye kelimeler ekliyordum sorularıma…
Akıl almak istiyordum senden yani, -ne aptallık… Bir aşk kadınından akıl almayı düşlemek, -nasıl bir körlük/ne yaman kötürümlük…
“Her şey sendeki halindeki gibi olmuşsa, neyi, neden kurcalıyorsun?Neden sorular soruyorsun? Sorma, bırak kalsın öylece.” demiştin. (-Demiş miydin sahi?)
Belki böyle bir şey dememiştin o gece. Belki o gece hiçbir şey söylememiştin.
Belki gözlerin Tanrıça Vurusemu’nun gözlerine hiç dönüşmedi o gece. Yada Tanrıça Libitina’nın gözlerine…
Belki, yazdıklarımı ve yazacaklarımı ben de hiç yaşamamıştım o gece… Belki yaşamadığım halde öyle yaşanıldığını kabul etmiştim ve alıp hayat bohçamın içinde özenle bir yer seçip yerleştirmiştim yaşadıklarımı yada yaşadığımı sandığım o geceye dair her şeyi…
* * *
“Hayat sırdır”… denmişti bana binyıllar önce… Ve belki, hayatın sırrı tamda bundadır diye ben eklemiştim yıllar öncesinden beri bildiklerime: Yaşansa da yaşanmasa da, yaşanılmış gibi kabul edilendedir yani hayatın sırrı… Yaşanılmasa dahi, yaşanılmış gibi hatırlanandadır, kim bilebilir?…
Kim bilebilir sahi hayatın sırrının nerde olduğunu… hayatın sırrı üzerine kim ahkam kesebilir?
Sır bundaysa; yani yaşanılmasa bile yaşanılmış gibi hatırlanandaysa, ben neden anlatıyorum bunları peki? Neden yaşanılmış gibi bende kalanı söylüyor, aşikar ediyorum sırrı? Nedendir bu sırrın ifşasının çabası?
Bazen ve en çokta sen yokken, sır aşikar kılınmadığında değil, tamda aşikar olduğunda sır olarak kalabilir diye düşünüyorum. Saçma sapan bir düşünüş tarzı bu, biliyorum. Aşikar kılınmış olan sır, neden sır olsun ki? Gene de, öyle düşünüyorum…
Bu düşüncemi kanıtlamak için kendime, belki kendimi kandırarak, “Evren aşikar olmasaydı, bu kadar sırrı barındırabilir miydi içinde?” diyorum bazen… Yada diyorum, “Bir kadına aşık olmam aşikar olmasaydı, o aşk bu kadar sırrı barındırabilir miydi kendinde?”
Yani, “Sır gizli kalanda değil” diyorum. En azından her zaman değil.
“Sır, aşikar olanda”, yada “Aşikar kılınanda”.
Saçma gelecek sana bu söylediklerim ve belki bundan sonra söyleyeceklerim, biliyorum… Birçoğuna saçma geldiği gibi, saçma gelecek sana da, sezinleyebiliyorum… Ama varsın gelsin. Sen gene sırlar üzerine, kendinde kaldığı gibi düşün. Ne de olsa hayatın sırrı yaşanılanda değil, yaşanılanın bizde kalan yanında. Yani hatırlanan da.
* * *
Bir sırrı aşikar ederek sonsuza kadar onun sır kalmasını sağlamak için anlatıyorum ben. Derdim ne yaşadığımın gerçekliğine tanık bulmak, nede yaşadığım şeyi anlatırken kendimi tanıksız bırakmak. Ben kendimin tanığıyım ve de belleğim benim. Bu iki tanık bile yetmez mi anlattıklarımın gerçek olduğuna inanmama?
Ben yaşadım. Belki yaşamadım, hayalledim. Ama yaşamış olmam yada hayallemiş olmam önemsiz… Bir kez hayalledim ve kendimde var ettimya, o öyledir artık. Yaşamamış olsam da yaşamışlığımdır yani. Kimse beni başka bir şeye ikna edemez. Sende ikna etmeye çalışma lütfen… O, öyledir ve yaşamışlığımdır ve gerçektir…
* * *
Sende kalan hali her ne ise o günün, o gecenin, o zamanın öyle kalsın varsın. Sen söylediklerime aldırma.…Varsın öylece, sendeki gibi kalsın her şey sende. Hatırladığın gibi, hatırladığın biçimiyle kalsın. (Sen de bana o gece gözlerin güneşi doğuran ve bedeni öldüren tanrıçaların gözlerinin rengine dönmüşken böyle dememiş miydin?)
Ama gene de ben, bir sırrı ifşa ederek, o sırrın sonsuza kadar sır kalması için anlatayım o günü kendimde kaldığı biçimiyle…Sen dinle ama tanıklık etme…
* * *
(Petrol kokan kente akşamüstü varmıştık!!!)
Petrolün kokusu kalmadı bende o kentte. Petrolün kokusu kalmadı genzimde; ne o günde, ne o gecede, ne o zamanda… ne de şimdilerde.
Saçlarından süzülen teninin kokusu burnumda tütüyordu o gün, o gece, o zamanda …Ve hala genzimde tütüyor, hala bu anda da…
Bir kadının teninden yükselen bütün varlığının kokusunu, o kadının tarazlanmış saçlarının tellerinde koklamak(!!!) Nasıl da esrikleştirir adamı, nasılda sarhoş eder, bir bilseniz… Bir koklasanız, bir kadının tarazlanmış saçlarda imbik imbik süzülerek gelen hasretin, korkunun, çözülmenin, parçalanmanın ve çözülüp parçalanırken katılaşmanın ve taşlaşmanın kokusunu… Mutlak katılaşır, mutlak taşa dönersiniz…
Bir duyabilseniz, bir kadının tarazlanmış saçlarından size, “Beni al, beni sev, beni kölen kıl, efendin et beni; beni öldür ve beni dirilt”…. “Yarat beni yeniden ve yeniden yok et”… diyen sesini, o kadının tarazlanmış saçlarından, bir duyabilseniz... Mutlak ölür ve öldürürsünüz. Mutlak efendi olursunuz.Mutlak efendi olduğunuz anda köleye dönersiniz… Ve mutlak cinayet kaderiniz olur; siz cani olursunuz
* * *
Günlerce vitrinlerin önünde her geçtiğinde, annesinin eteğini çekiştirerek ve iki göz iki çeşme salya sümük ağlayıp tepinerek, annesinden kendisine almasını istediği bir oyuncağa sahip olamayan ve hiç olmadık bir zamanda o oyuncağı evinin içinde bulan ve bulduğu oyuncağın gerçekten kendisine ait olduğunu anlamak için oyuncağa sürekli dokunan çocuk kadar sevinçliydim o gün/o gece/o zaman diliminde... Ve o gün/o gece/o zaman diliminde, az sonra gelecek sahibi tarafından o oyuncağın elinden çekilip alınacağını bilen çocuk kadar telaşlıydım aynı zamanda…
Neremde nasıl saklarsam saklayayım elimden alınacaktı sahibi olmadığım oyuncak, biliyordum. Biliyordum elimden alınacaktı o oyuncakla birlikte; coşkum, sevincim, telaşım…. Elimden alınacaktı, hasretim, ömür sebebim, kederim… Sadece bilmiyordum. Aynı zaman dilimi içinde biliyordum tüm bunları…. (Aynı zaman diliminde tüm bunları birlikte bilmek nasılda tahammülsüz kılar insanı) Ve hayatında ilk kez, sahip olamayacağını bilen bir oyuncağa geçici de olsa sahip olan bir çocuğun sevincini ve kederini birlikte/aynı anda yaşıyordum: Bir yanım “vur parçala bu oyuncağı, madem sana yar değil kimseye yar etme” diye isyandaydı; o dağların kahramanı Kawa kadar, isyanda… Öte yanım, “Özen göster” diyordu; o ovaların binyılardır kutsal aşığı Mir Sévdin oğlu Mem’in, Sité ye Zin’e gösterdiği özen gibi özen göster diyen özenindeydi…
* * *
Ben özen mi göstermiştim Mem gibi, yoksa isyan mı etmiştim Kawa misali? Bilmiyorum. Sen, zorlarsan belleğini hatırlarsın belki… Ben bilmesem bile o geceyi, sen belki hatırlarsın…
Hatırlasan da sen, bana söyleme… Söyleme bana, sendeki gibi kalsın o gece, o gün, o zaman… Hatırladığın gibi kalsın sende. Nolur söyleme bana. Nede olsa sır yaşanan da değil hatırlanan da…
* * *
Ay ışığı, Batman'da saçlarında dolaşmıştı o gece…
Ay ışığı, bundan yıllar yıllar öncesinde, dün gibi dolaşmıştı saçlarında…. Ve Tanrıça Alkyone’nin üflemesiyle savrulan saçların ellerime dolaşmıştı binyılllar sonra; ıslak, tarazlı…
Sen ayışığında uyumuştun koynumda. Ayın şavkı senin yüzünde cisimleşmiş, senin yüzünde uyuklamıştı …
Sen masum bir çocuktun o cisimde vede masum-fahişe bir kadındın Mısır’da; Aron dininde bir rahibe…
Bense aykaranlığında seyretmiştim seni. Acıkmış bir çocuk gibi aykaranlığında emmiştim memelerini..
Ellerimde dolaşan tarazlanmış saçların, sadece teninden gelen kokuları savurmuyor, bütün bir tarihin irinli kahhar kokusunu salıyordu genzime, o gece Batman’da… Ve memelerin bütün ölümlüleri diriltecek kadar taze süt kokuyordu. Süt kokuyordu memelerin, etliydi. Ve Mısırdaki Aron dininin takva ehli rahibelerinin memeleri gibi; doyurucu ve bereketliydi ...
Saçların çalıydı o gece, kupkuru bir çalı demetiydi; bütün ortaçağ cadılarını yakmaya meyyal…. Memelerin baharda yeni biten bir kevendi, gaz döküp yaksan yanmayacak kadar cevval…
* * *
Az ötede Dicle vardı…
Ve az ötede Dicle’nin kıyısında bir kent: Hısn-ı Keyfa…; Artukluların, Eyyübilerin, Safevilerin ve Osmanlıların vuruştuğu; hepsinin birlikte konup göçtüğü, can alıp can verdiği ama canını alamadığı ve şimdilerde cançekişen bir şehir… Ve o şehrin kıyısında, Dicle’de, o gece ve hala benim gözlerim yenilmese de hayata, yeni bir yılda, Newroz’da senin gözlerine hala esir…
|