Bir tünelle başladı gelişim hayata
Binlerce tünellerden geçti varoluşum
Ve bir tüneld(l)e bitecek…
Yenidoğan adayıydım ben
(size ilk hücrelerimin nasıl bölünüp organlaşmasından bahsetmeyeceğim; BİR YUMURTA BİR SPERM)
vaktim geldi sıcacık ambiyo sıvısını terk ettim…
Bir tünele düştü başım
Mini minnacık ellerim tünelin içinde, tüm yüzme yarışlarındaki en müthiş yüzücülerden daha müthiş kulaçlar attı.
Ve mini minnacık ellerim ardında gizleyerek başımı, çıkardı beni tünelin ucuna; beni hayata kattı…
Daha gözlerim ışığı yeni görmüştü ki,
bir el kavradı, adının sonradan bacaklarım olduğunu öğrendiğim organlarımdan.
Bir el kavradı beni ve kaldırdı havaya
ben dengemi kaybettim sanırım, küstüm hayattan ve bayıldım…
O yükseltiden yetmezmiş gibi dengesizliğim, zehir zemberek bir havayı aynı anda soludum ve zehir gibi bir havanın etkisiyle ayıldım.
Demek ki, bir acı karşısında bayılmak yada bilinçsiz kalmak elimde olamazdı… Demek ki, öyle istediğim zaman istediğim biçimde ölmekte yoktu kaderimde…
Ve ben, taaa o zaman anlamıştım ki hayat:hiçbir zaman beni bana bırakmayacaktı.
Biryerlerimi yakan havayı soludum o gün, solumasına ya,
Adını sonradan öğrendiğim ciğerlerim yandı; ağladım…
Kıçıma bir şaplak atıldı.
Ben ciğerlerimin acısından daha büyük bir acıyla yandım
ve daha bir avaz avaz (sonradan adının yürek olduğunu öğrendiğim) organımdan kanadım…
“Acının dibi budur” diye düşündüm, taa o zamanlar, yenidoğan olarak,
“Gerisi zaten yokluktur”“…
Gerisi, gerisin geri dönmek ve çıktığım tünele girmektir sandım…
Ama dibi değilmiş acının yaşadıklarım
Bunu, bir el beni besleyen bağı kestiğinde makasının ucuyla; anladım.
(-ki sonradan bir başka makasın ucundan bir organım daha kesildi erkek olduğumu kanıtlama uğruna…Ve acının sonsuz katreler olarak ben var oldukça sürekli var olacağını o zamanlarda algıladım alacakaranlıkta olsa da…)
* * *
Zaman geçti, büyüdüm.
Zaman geçti ve ben büyüdükçe kendim olmaktan çıktım ve kendim olmaktan çıktıkça çürüdüm…
Adım on kardeşli bir ailede sırra kadem bastı ve ben çocukluğumca adımla anılmadım.
(Küçük kardeşiniz nerde diye sordular büyük kardeşlerime beni bulmak istediklerinde ve beni bulup büyük kardeşlerimi bana sorduklarında abin/ablan nerde diye sordular… )
Bu yüzden ağabeylerim ve ablalarım beni ve bu yüzden ben de ağabeylerimi ve ablalarımı adlarıyla tanımadım…
Ve çocukluğumca anılmayan herkesin unuttuğunu sandığım adımı, ben de unutmayayım diye bildiğim en büyük kayalara en güçlü biçimde yazmak için çabaladım… Anladım ki, ne kadar büyük olursam o kadar anılacaktı adım ve büyümenin yolunun ötekileri küçültmekten/aşağılamaktan geçtiğini sandım…
* * *
Yıllar yılları kovaladı
Ben kendimi…
Yıllar yılları kovaladı ve isim değiştirdi yıllar
Ve ben kendimi kovalayıp adlarımı değiştirdim…
* * *
O zamanlar kod adlar modaydı –ki hala öyledir-
Ve ben de kendime bir kod ad koyarak sonsuza dek var olacağıma inandım:
Osman olan adımı ben
Barışa çevirdim
Ve Barış olarak ben,
barış uğruna kuytularda dövüştüm…
* * *
Dövüştümzaman tünelinde ben, - hayata karşı dövüştüm ne çılgınlık-
Dövüşmeye gayret ettim, yanımda değilken bile sen:
(yanımda bulamayınca seni yeni bir tünele girdim, yanımda bulamayanca seni en derinlerde yaşadığım tünelerin anlamsızlığını fark edip, o güne dek giremediğim kendi içsel tünelimde var olan çıkışsızlığıma gömüldüm)
her kuytuda dövüşüşüm aslında kendimde kaçıştı
ve aslında her dövüşmem kuytuda, kendi ismime yeni bir nam katma yarışıydı..
DÖVÜŞTÜM zamanın içinde, -zamana karşı, ne budalalık-
Dövüştüm,zaman boşluklarında aslında kendime asılı kalarak
Dövüştüm, tüm dövüşmelerimde kalan namlarımın, gelecekteki çocuklarımı hıyanetten kurtaracağını sanarak…
(yaşım yirmisindeydi zamanın
yani, dağ başlarında eşitsizliğe karşı koymam gereken çağlarındaydım hayatın…)
* * *
savaş çıktı ülkemde
herkesin el çırpıp düşmanını yok etmek için histerik çığlıklar attığı kirli bir savaş çıktı…
savaş ki, ülkemde birkaç kişinin barış istemesine bile hainlik gözüyle bakan hummalı bir telaş,
savaş ki, kelle kelle üstünde bırakmadı, ne omuzda kelle kaldı ne de üzerinde taralı saçları olan tek bir baş…
Yeni bir tüneldeydi benim ömrümde bu savaşta
Ve ben bu savaşta korunaklı bir tünelin içindeydim, öyle sandım:
(Bir mağaradaydım ben ve halkım için dövüşüyordum belki,- ki korunaklı bir tüneldi mağara.
Belki bölücülerden temizlemek için ülkemi, bomba atan bir uçağın bomba bırakan mekanik bir manivelasının başındaydım- ki korunaklı bir tüneldi uçakta…)
Ve ben uçakların siber görüntüleri eşliğinde ve gecenin karanlık tünellerinden geçerek bomba attım mağaralara
Ve ben, uçaklardan bomba atılan bir tünelde sığınaklı zannediyordum elimde tüfekle uçağa karşı koruyordum kendimi, adına mağara denilen bir korunakta….
hayat ne korunaklı mağaramda ne de uçak içinde beni ölmeden ve öldürmeden koruyamadı…
hayat, kendi zamanının seyrinden gah uçak içinde gah mağarada korunaklı zannederken kendimi, beni korumasız bıraktı….
-ki beni kendi tünelinde korunaklı doğuran anam bile, benim bir başka tünelden yok olan hayatımdan henüz bihaberdi….
* * *
Anam diye inledim, ömrün tünellerde geçen bir zaman olduğunu anladığımda gene bir tüneldeyken ben, o tünelde ölürken, oyyy anam diye inledim…
Ve, benim o tünelde ölümümden bihaber olan anamın çekeceği acıyı düşledim.
İçim ilk kez sızlamadı hayret, anamın çekeceğini düşündüğüm acıdan
Ve idealler uğruna ölmenin, düşlediğim gururunu da duyamadım, ölümüme ilişkin tutulacak yastan.
* * *
Gözlerimi kapadım.
En yaralı yerimden duymayı denedim çektiğim acıyı.
İlk kez kendi bedenimin seyr-ü seferimdeyim,
ve ilk kez beni ölüme gönderenlerin değil, beni var eden bedenimin eriyim:
Boynumda aşağıya doğru iniyor bir ılıklık… İşte göğsüm diye ılıklığından hissediyorum aşağı doğru inen kanın ılıklığından göğsümü…Yeni bir ırmak kolu gibi karışıyor göğsümde bir ılıklık boynumdan gelen kana… Bir çağlayan yükseliyor karnımdan dışarı dökülen bir başka ılıklıktan… hepsi birbirine karışıp akıyor, akıyor….
Nefesim gah sakin gah hırıltılı…
nefesim gözbebeklerim kadar şaşkın ve kalbim kadar telaşlı.
Nefesim sanki yedi kat yerden fırlamış bir asi… Nefesim, tek sığınağım şu sıra, son tünelim…fethedilmemiş son kalem, yani hala varlığımın göstergesi…
Sırtım, gah sıtmaya tutulmuş gibi yerin en derinlerdeki taşın soğuğunu hissediyor, gah veremli bir ciğere sahip olmanın ateşiyle yanıyor… Sırtım, ömrü boyunca bir kez olsun yan gelip yatamamış olmanın çürümesinde… gene de benim kulaklarım varlığımı kanıtlayan sırtımdan hissettiğim hırıltının sesinde…
Anlımda terler, boncuk boncuk… Anamın eli şimdi değecek anlıma ve siliverecek terleri. Sırtıma küçük kardeşimin höllüklü bezlerinden birini koyacak ve geçecek tüm titremelerim ve ateşim…
Elimi boynuma, göğsüme, karnıma değdirdim… delinmiş bedenimden dışarı doğru dökülen ılıklıklardan o anda son kez ben kendimi emzirdim…
Elimde kara-kızıl bir renk…
elimdeki kara-kızıl renk sütün rengi değil…
ve kara-kızıl bir rengin tadı hiçbir besinin tadına benzemiyor…
O tünelde yaşadıklarım sadece bunlar olmuyor. Yaşadıklarım sadece bedenimden hissettiklerimden, renklerden ve tatlardan ibaret değil…
bana memesinin ucunu verip anam ninni söylemiyor ve “bağdaş kur otur öyle ye” demiyor babam kaşlarını çatıp…
* * *
Homurtular geliyor derinlerden… gök gürlemesini andırmıyor bu tüneldeki homurtular.
(…) kurt sesi, kuş sesi yada onlarca aslan tarafından en vahşice parçalanan bir ceylanın gırtlağından çıkan hırıltılı ses değil duyduğum sesler…
Homurtu sadece, mekanik bir homurtu; beni karanlığın içine çekip horul horul uyumaya davet eden bir horultu…
* * *
zaman daralıyor… oyyy anam zaman daralıyor biliyorum bunu ve sen bilmiyorsun…
Biliyorum bu tünelden bir başka tünele geçiş yok…
zaman daralıyor ve sesler yaklaşıyor. Uğultu halinde sesler yaklaşıyor; duyulan ve ses verilemeyen sesler, gören ve gördüğü tarafından görülemeyen bedenler yaklaşıyor…
(Tünelin ucunda bir ışık mı göründü ne?…)
Bir umut türetmeye çalışıyorum,burada böylesine ölüyor olmanın kederinden/ yasından…
Kör birinin gördüğü küçücük bir şavktan ceylan gözlü olacağını sanması gibi bir umut devşirmek istiyorum kendime, gözlerimin yok olan ziyasından…
Kendimi kandırdığımı biliyorum bu umutlarımla, hayalde olup bitiyor tüm var olma umutlarım biliyorum.
Gerçekte ışık yok, ses yok, görüntü yok
Gerçekte horultular bile silikleşiyor… kulaklarımdaki mekanik seslerde tükeniyor biliyorum… Gerçekte sadece yok olan bir hayat var, yok olan bir hayatın çürüme kokusu…
Gene de, bir el kaldırıyor bacaklarımdan beni havaya, doğduğum andaki gibi… Şimdi kıçıma biri sihirli bir şaplak vuracak ve ben ağlayacağım… ve ben ciğerlerimi yakan havanın acısıyla yeniden hayata bağlanacağım…
Olmuyor ama,
Mini minnacık ellerim yok, başıma siper edeceğim…
hiç bir hava ciğerlerimi yeniden yakamıyor
ve kıçıma değmiyor sihirli bir şaplak…
Tünelin ucunda yeni bir ışık yok
kör bir kahramanlık düşüm kalıyor son tünelde, geride
-ki son tünelde yok artık,
ve şimdi heryerherşey sade karanlık…
* * *
Sözüm,
- ki sahtekar bir samimiyet üzerinedir, yani yalan…
Şimdi okuyanlar desinler bana,
Sahtekar olmadan ses versinler.
Ve Desinler ki,
Biz bu sürecin dışında tuttuk kendimizi
Senin söylediklerin duygusal bir serzeniştir
Biz böyle yaşamadık,
yani söylediklerin külliyen yalan
Desinler ki, özgürlüktür, demokrasidir, insandır
Yani varolmaktır, samimiyet ve dostluktur,
Yani, zenginlik ve barış
Yani huzur ve dinginliktir bizden geriye kalan…
Desinler ki, inanayım gülen gözlerinden bir kez daha yabancı biri kişi olarak benim yabancılaşmamın bana özgü olduğuna,
Desinler ki, sadece kendi ömrümü heba ettiğime bir kez daha yabancı bir insan olarak kanayım…
Ve ülkemdeki herkesin yabancılaşmasına değil, sadece vede salt kendi yabancılaşmamın kederine (bir yabancı olarak) bir kez daha yanayım…
|