İhtiyarlar, toplandılar…
ABD büyükelçiliğinin içinde toplandılar ihtiyarlar… ve hep bir ağızdan borazanlık yaptılar; “barış istiyoruz” diye…
Barış istiyorlar ihtiyarlar , NE GÜZEL……
Barış istiyorlar…BARIŞ…
BARIŞ, ahhh!!!! Barış!!!!!
Ömrümü uğruna harcadığım BARIŞı istiyorlar ihtiyarlar, ne HOŞ…
Bu kadar kolaydıysa GELMEN ve bu kadar ihtiyarların iki dudağı arasında çıkan sesteydiysen SEN; Ey BARIŞ,… Neden bu kadar gecikmeli çıktın o ihtiyar dudaklardan… NEDEN bu denli geciktin, niye beni bu kadar beklettin…
Neden dağ başlarında onca gencecik askerin; eli TEKBİR kadının eline değmeden ölürken “TEKBÎR” getiren gencecik askerlerin kanına girdin… Ve neden ellerine kadın eli değmeyen yirmisindeki binlerce askerlerin ellerini ölürken toprağı canhıraş tırmalamasına izin verdin… SÖYLE…
Söyle ki bileyim ey BARIŞ; Onca militana BİR TEK kadına bile aşık olma şansı vermeden, neden o militanları dağ kuytularında, analarının bile kokuşmuş cesetlerini görmeden ölmelerine RIZA GÖSTERSİN…
Söyle bileyim Ey Barış…
Madem ki, ABD BÜYÜKELÇİLİĞİNDE ihtiyarlar gelmene karar verecekti SENİN… ve madem ki böyle olacaktı gelişin…Madem hikmetinden sual olunmaz olan SENdin; ey BARIŞ söyle, o zaman neden bu kadar gencin kanına girdin?…
Madem ki birkaç ihtiyarın dudakları arasıda bir sestin, söyle bana bileyim o zaman, neden milyonları bu kadar beklettin…
Madem bu kadar beklettin, bari bir başka dilde türeseydin…
Neden bir başka dilden türemedin Ey BARIŞ, ve o dilde govende tutuşan, o dilde zılgıtlar çeken gencecik dudaklardan çıkıp gelmedin? Neden en beklenmedik zamanda ihtiyarların ABD büyükelçiliğinde toplanan titrek seslerinden ses verdin….
Söyle bana ey BARIŞ…
Bu gece söyle… ama her ne olursa olsun ,mutlak bu gece… Çünkü en çok bu gece ihtiyacım var senin sesine…ve en çok bu gece ölümün değil, ihtiyacım var huzurun ensemde titreyen nefesine …
Söyle nolur…
Söyle ki bileyim ömrümün heba olmadığını…
Söyle ki hayatın yaşamaya değer olduğunu yeniden bileyim…
Söyle nolur Ey BARIŞ, esirgeme benden gerçekliğini, esirgeme benden neden bu kadar gecikerek ABD BÜYÜKELÇİLİĞİNDE TOPLANAN ihtiyarların iki dudağı arasından çıkıp geldiğini… Söyle bileyim, neden dağ başlarında silahlarla türeyen ve dağlardaki ölümleri ovalarda zılgıtlarla besleyen sesinin, bu denli gecikerek, HEM DE İHTİYARLARIN dudakları arsında çıkıp geldiğini… bileyim…
Madem ihtiyarların büyükelçilikteki sesi olacaktı ey BARIŞ sesin, neden bu kadar yıl boyunca bu kadar gencin ölümüne izin verecek kadar haince/kahpece o sesini bizden gizledin… Söyle…
Söyle Ey BARIŞ, Söyle nolur…bu gece söyle… mutlak bu gece söyle…Bu gece ömrüm darda… Bu gece bir Kızılbaşla ömrüm, imam Hüseyin’in öldürüldüğü yerde, Kerbela’da…
Söyle bana Ey BARIŞ, SÖYLEki, ömrümü senin için neden heba ettiğimi bileyim…
Söyle nolur, NEDEN BU KADAR GECİKTİRDİN var oluşunu/ sesini…Ve neden bu kadar geciktikten sonra ABD büyükelçiliğinde toplanan ihtiyarların sesinden gelişini????…
NEDEN ben ömrümün neredeyse otuz yılını seni var etmek ve seni beklemekle geçirdim… SÖYLE…
NEDEN binlerce insan öldü, neden emekçilerin sırtından kazanılan milyarlarca dolar, dağ başlarında insanların birbirlerini öldürmesi için yok edildi… neden milyonlarca insan kendi yurtlarını terk etti… Neden kentlere giden onca Kürt göçmen, körpecik kızlarını satarak yaşamak zorunda kaldı????
Bu kadar kapkaççı ve bu kapkaççının insan yüreğine saldığı onca acı nerden türedi???…. Neden Kürt geleneklerini anlatan bu kadar ikiyüzlü TV dizisini benim eşim de dahil olmak üzere milyonlarca insan tarafından ağlanarak izledi…Ve bu dizilerden kıçı yere yakın, yerden bitme tiyatrocular ünlü olup, medyada milyarlarca lira para kazanmak için boy gösterdi… Ve tüm bunların arkasındaki niyeti kimse bilemedi…SÖYLE…
* * *-
Sen söylemeyeceksin ben biliyorum.
Daha doğrusu bunların cevabını sen veremeyeceksin… Veremeyeceksin cevabını, çünkü sahici değilsin…
* * *
Ben, neden son seçimlerde parlamentoya yeni girmiş bir Kürt milletvekilinin (Aysel Tuğluk’un) meclis bahçesinde, Kanal D ile yapmaya çalıştığı röportajın o bahçenin sorumlusu olduğunu söyleyen bir komiser tarafından röportajının kesildiğini (tamda sen ABD büyükelçiliğinde toplanan ihtiyarların dudaklarından çıkıp gelmişken) sana sormayacağım Ey barış… ben gene Kürtlerin temel insanı ve kültürel haklarını talep eden bir başka Kürt milletvekilinin (Ahmet Türk’ün) bu söylemleri var etmek isterken, DTP’nin esbaşkanlığından (seçimle) alındığını ve yeni genel başkanın neden asker kaçağı olduğunun tam da bu süreçte sorgulandığını da sormayacağım… Neden bu süreçte (yani sen çıkıp gelmeye hazırlanırken ey BARIŞ) Kürt parlamenterlerinin bile kendi içlerinde egemenler tarafından bu kadar ayrımcılığa tabi tutulduğunu; bu kadar tasfiyeye maruz bırakıldığını ve DTP içinde birilerinin öne çıkarılmaya birilerinin arkaya atılmaya çalışıldığını da hem bilmeyeceğim hem de öğrenmek için sana sormayacağım Ey BARIŞ…
Ben sana sorabilir miyim, neden PEJAK’ın terörist ilan edilmediğini ABD tarafından… Yada, PKK silahsızlandırılırsa ne kadar militanının PJAK’a katılıp İran’a karşı savaştırılacağını… Soramam, Ey BARIŞ… Soramam…
Soramam, çünkü kimin ağzıyla benim ülkeme bu kadar kandan ve irinden sonra getirildiğini sorgulamak anlamına gelir bu sorularım ve benim boyumu aşar… Sadece cevap veren boyumu değil soru soran boyumu da aşar… biliyorum…
Sana sorduğum sorular bende kalsın Ey BARIŞ, sormamışım say… sorularımdan gocunduysan bağışla beni… beni bağışla, çünkü, sen benim hala sevdamsın… senden vazgeçmem mümkün değil… Sorularımla seni sıktıysam affet…
Ama bil ey barış, bil lütfen…
Bil ki, ben ARTIK “sayım suyum, önüm arkam sobe nerdeysen çık” deme yaşlarını geçirdim..
Ben artık seninle pis bir çocuk oyununu kan üzerinden oynamak yaşlarında değilim..
Ben sadece seni özledim… Hem de çok özledim…
Delice özledim seni Ey BARIŞ…
Canım pahasına özledim ( biliyorum canım beş para etmez) ama vereceğim başka hiçbir şeyim yok, o yüzden canım pahasına ÖZLEDİM… huzursuz canımı huzurlu kılmak kadar özledim seni.…
Ben seni özledim Ey BARIŞ… Yeter ki sahici ol…
Yeter ki, Şeytanlığını melek kıvamında sunma bana…
Ben seni, daha onbeşindeyken bir erkeğin koynuna giren, koynuna girdiği erkeğin oğlunu doğuran ve erkeğini kan davasında yitiren ve yıllarca oğlunu en ağır koşullarda büyüten ve ömrü boyunca bir başka erkeğin koynuna girmeyen kırkındaki geleneksel bir kadının ölmüş erkeğini özlemesi kadar; ben seni bu kadar özlediği erkeğini öldüren kan davalılarının hiç birisini öldürmesin diye kan davasını kendinde saklayarak oğlunu, tüm geleneksel baskılara rağmen kan davalılarını öldürmeye göndermeyen içi oyulmuş bir söğüt ağacı gibi kendini içinden kemirirken bile ölmüş erkeğini ve yanıbaşındaki oğlunu özlemeye devam eden; belleği asitle yakılmış geleneksel bir çocuk-kadın hasretiyle özledim Ey BARIŞ… gerisi boş… gerisi gerçekten boş ey barış…Neredeysen oradayım bilesin…
Yeter ki gel… yeter ki çık gel…Çık gel ey BARIŞ…
Çık gel, ama melek kaskı takan bir şeytan olarak ihtiyarların suretlerinde, ihtiyarların seslerinde gelme… Sadece kendin olarak gel, sorulara cevap bularak ve cevap vererek gel…
Gel ey barış, gel artık özledim seni… ben ölüme yaklaştım ey barış, yıllarım senin yollarını beklemekle ve seni aramakla geçti; yaşlandım, yoruldum… ve ölüme merdiven dayadım…. Çık gel nolur, ben görmesem bile çocuklarımın göreceğine dair bir umut ver bana ayak seslerinden… Bir işaret ver, BİR İŞARET VER NOLUR, ihtiyarların sahte sesinden değil ama, gençlerin gümbürdeyen ve binyıllarca sürecek bir barışı kuracak, gerçek bir barışın gençlerden çıkan güçlü nefesinden… |