Başbakan Erdoğan bundan yaklaşık altı ay önce Diyarbakır’da “bu ülkede Kürt sorunu vardır ve bu sorun benim sorunumdur” dedi ve Kürtlerden büyük bir destek aldı… O zamanlar başbakanın açıklamaları üzerine düşünenler bu açıklamayı Kürt sorunu konusunda başbakanlık düzeyinde yapılmış en cesur açıklama olarak değerlendirdiler. Gerçi hemen arkasından Kürt sorununa alt kimlik-üst kimlik tartışmaları eklendi. Bu tartışmalarda başbakan muhalefet tarafından sıkıştırıldı. Aynı dönemlere tekabül edecek şekilde Şemdinli ve Hakkari üzerinden Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde çeşitli olaylar meydana geldi. Bu olaylar birer “kalkışma” olarak egemen basında kendine yer buldu. Derken Van Cumhuriyet Savcısı, bir ay içinde 19 patlamanın olduğu küçük bir ilçedeki (Şemdinli’de) olaylarla ilgili yürüttüğü tahkikatta “örgütlü çeteden ve bu çetenin kuvvet komutanlıklarına kadar sirayet eden yanlarından” bahsetti ve Kara Kuvvetleri Komutanı Büyükanıt’ın yargılanmasını talep etti…
Sonra, savcıya görevden el çektirildi ve savcı herhangi bir meslek üyesi için en ağır olan cezaya, meslekten men cezasına çarptırıldı. Ardından terörle mücadele yasasında değişiklik yapılması gündeme geldi ve bugün hala bu yasa üzerine tartışmalar sürüyor. Bu tartışmalar giderek Öcalan’ın affı bu taslağa girdi mi? Girdiyse kim koydu? türünden bir çekişmeye dönüştü ve yasanın toplum üzerinde oluşturduğu muhtemel olumsuz etkiler atlandı. Bu döneme denk gelecek şekilde, başbakanın giderek şahinleşen tutumları devreye girdi. Başbakan iki hafta önce Tunceli’de Kürt Sorunu üzerine konuşmasında, bu ülkenin etnik kökenleri ne olursa olsun “bir bayrak, bir millet, bir devletten” müteşekkil olduğunu söyledi ve bumerang başladığı yere döndü. Yani Kürt Sorunu üzerine altı ay önce konuşulanlar rafa kaldırıldı, her şey sil baştan aynı noktaya gerisin geri döndürüldü.
Bu süreçte, başbakanın ilginç konuşmaları oldu. “Silahları bırakın masaya gelin” dedi örneğin ve muhataplarının Demokratik Toplum Partisi (DTP) olduğunu söyledi. DTP biz silahlı değiliz ve bu davetin muhatabı da değiliz diye başbakanın konuşmasını karşıladı. Sonra, konuşmalar basın tarafından sulandırıldı. DTP’nin PKK’yı terörist örgüt ilan etmesi onlardan istendi. DTP orunun çözümüne böyle bir yaklaşımın katkı sunmayacağını ifade etti. Bu minvalde tartışmalar sürerken Kara Kuvvetleri Komutanlığı merkez komutanlığı Şırnak’ta konuşlanan 200.000 kişilik bir askeri gücü Irak sınırına kaydırdı. Aynı zaman diliminde ABD ile İran arasında nükleer teknoloji ile ilgili gerilim giderek tırmandı ve ABD dışişleri bakanı Türkiye’yi de içine alan bir geziye çıktı. Türkiye ile ABD arasında “ortak stratejik vizyon” başlığında bir anlaşma imzalandı. Bu günlerde Irak içlerine Türkiye’nin asker gönderip göndermeyeceği konuşuluyor.
Bu özetleme ayrıntılanabilir. Konuyla ilgili olanlar zaten ayrıntılara önemli oranda vakıftırlar. Bu sürecin kaba hatları üzerinden gidildiğinde bile, Ortadoğu coğrafyasının önemli oranda yeniden ve daha derin bir kaosa sürüklendiği gözlenebilir. Ancak bunlar geniş konulardır. Bu yüzden bu yazının temele aldığı iki soru vardır. Birincisi Diyarbakır’daki ve Tunceli’de başbakanın Kürt Sorunu konusunda neden iki farklı tutuma yöneldiği, ikincisi, Ortadoğu’nun yeni dönemde olası kaotik durumunun Türkiye’ye muhtemel etkilerinin neler olacağı…
Başbakan Diyarbakır’da ve Tunceli’de neden farklı konuşma gereği duymuştur? sorusunun elbette aradan geçen sürede Türkiye’de ve dünyada meydana gelen sorunların başbakanı bunaltan yanları ile ilişkisi var. Türkiye gerçekten son zamanlarda toplumsal bağlamda önemli sorunlarla uğraşıyor. Ayrıntısı başka yazılara konu olacak bu sorunların bir kısmı dünyadaki ekonomik dengelerle ilgili. Dünyadaki ekonomik dengeler açısından bakıldığında, Dünya’da uzun süredir var olan likitide bolluğunun gelişmekte olan ülkelere sıcak para olarak girmesinin bu ülkelerde yarattığı “görece refah” durumu değişmekte, gelişmekte olan ülkeler yeni bir ekonomik krize daha yatkın hale gelmektedirler. Bu durum Türkiye’nin üretime dayalı olmayan, işsizlik ve istihdam sorunlarını çözmeyen ve İMF desteğiyle yürüyen kırılgan ekonomisini iyice kırılganlaştırmakta, “yoksulluğa paydos” sloganıyla iktidara gelen ve gelir dağılımını düzenleyemeyen AKP’yi sıkıştırmakta ve AKP, giderek yükselen milliyetçi tabana seslenerek oy potansiyelini korumaya çalışmaktadır. Bu bağlamda Kürt Sorunu AKP’yi bunaltan bir soruna dönüşmekte ve ekonomik olarak toplumun AKP’de aradığını bulamadığı, dört yıl içinde giderek ağırlaşan ekonomik ve sosyal koşullar, Kürt oylarından da vazgeçemeyen AKP’yi bu konuda zikzaklar çizerek politika yapmaya zorlamaktadır. Deyim yerindeyse “ne candan ne maldan vazgeçemeyen” AKP, “hem nalına hem mıhına vurarak” politika yapmayı kendi pragmatik amaçlarına uygun bulmaktadır. Kürt oylarına yeni iktidar döneminde ciddi ihtiyacı olan AKP, Diyarbakır merkezli konuşmalar aracılığı ile Sünni geleneğin Şafii ayağına seslenmekte ve Kürt Kimliği konusunda belli bir uyanışın olduğu bu bölgelerde sadece dini sloganlarla oy alamayacağını bilen AKP, bu bölgelerde Kürtlük temasını işlemeyi uygun bulmaktadır. Tuncel ise zaten Sünni İslam geleneğiyle çatışmalı olması ve AKP için oy potansiyeli olmayan bir bölge niteliği taşıması nedeniyle, bu türden sloganlara kapalı bir bölgedir ve bu yüzden AKP bu bölgede Türkiye’nin yükselen Türk milliyetçiliğine seslenmek ihtiyacı içine girmiştir. AKP tek millet diye Tunceli’de bağırırken, Türkiye’nin milliyetçi tabanına, “bakın biz Kürtlerin yaşadığı merkezde tek millet vurgusunu yapıyoruz” mesajı göndermekte, böylelikle oy kaybetme riski olmadan Kürtlerle ilgili politik zigzaklarına uygun bir alan bulmuş olmanın keyfini yaşamaktadır. Özcesi, Diyarbakır ve Tunceli konuşmalarındaki farklılıkların, bir yandan ekonomik alanda giderek zora giren Türkiye’de sıkışan kitlelerin yükselen milliyetçilik duygularını okşama ve diğer yandan yeni dönemde iktidar olmanın koşullarından birinin Kürt oylarından geçtiğinin bilinmesi nedeniyle yapılan pragmatik amaçlarla ilişkili olduğunu iddia etmek mümkün.
Ancak Kürtler konusunda ağırlıklı oy kaygısı nedeniyle pragmatik davranan ve bu pragmatizmini mezhepsel nedenlerle “iki farklı siyaset” alanı bularak sürdüren AKP’nin bu politikaları sadece oy kaygılarına da dayandırılamaz. Bugün Ortadoğu’da Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) hayata geçirilirken, AKP’nin Kürtler konusundaki “iki farklı siyaset” anlayışını sadece AKP’nin kırılgan Türkiye ekonomisinin dayatacağı oy kaygısından olduğunu ileri sürmek aymazlık olur. Önceden de vurgulanmaya çalışıldığı gibi, AKP’nin Kürtler konusundaki bu bakışının sadece “küçük iç ayağı” pratik oy kaygısıdır. Genel olarak bu politikalar BOP’tan bağımsız işlememektedir. Bu nedenle “AKP, ABD’nin BOP projesinin neresindedir?” sorusu yanıtlanmadan AKP’nin Kürtler konusundaki “iki farklı siyaset”ini anlamak olanaksızlaşır.
Bugün, ABD’nin Ortadoğu’daki en yakın müttefiki ve destekleyicisi, düne kadar Irak diye anılan ancak günümüzde ABD ve müttefiklerinin işgal ederek rejimini değiştirdiği ve bu nedenle adı halen Irak olsa da, artık farklı bir yapılanmanın içine giren bölgede bağımsız/federe bir bölgesi olan Kürtlerdir. Irak’ın en sorunsuz alanı gibi duran Kürdistan hükümeti bölgesi, ABD’nin hem stratejik ortağı hem de müttefiki olma konusunda Türkiye devletinin önüne geçmiştir. Dolayısı ile Türkiye’nin elindeki kartlar, Iraklı Kürtleri gözardı ederek bölgede kendi politikalarını uygulama konusunda eskisi kadar geçerli değildir. ABD’nin Kürt politikası Saddam rejiminin (BAAS yönetimi) olduğu dönemden daha fazla Türkiye’nin elini kolunu bağlamakta, Avrupa Birliği süreci nedeniyle altını imzaladığı anlaşmalar da Kürtler konusunda Türkiye’yi sıkıştırmaktadır. Bu sıkıştırma, onlarca yıldır Kürtlerin inkarı üzerine kurulu propangadif söylemlerle birleşince daha da derinleşmektedir. Kürtler konusunda Ortadoğu’nun paradigmik bir değişim yaşadığı, dünyada “yerel halkların kendi hakları ile ilgili değişmeler” beklentisinin Kürtleri de kapsadığı bu yeni paradigmik geçiş dönemi, bölgede en çok Türkiye’yi zorlamakta/sıkıştırmaktadır. Bu sıkışıklık en çok ta iktidar partisini zorda bırakmaktadır.
İktidar partisi, yeni dönemde yeni sorunlara gebe olan Ortadoğu coğrafyasında tüm cambazlık çabalarına rağmen gerçekten başa çıkamamaktadır. Bilindiği üzere Türkiye’de Kasım 2001 genel seçimleri öncesinde AKP’nin uzun süren bir ABD gezisi oldu. Bu gezide kapalı kapılar ardında neyin konuşulduğu pek bilinmese de tahmin yürütmek zor değil. ABD ve müttefiklerinin artan enerji sorunlarının aşılması için Ortadoğu ve Ortaasya enerji yataklarına duyduğu ihtiyaç ortadadır. Bu ihtiyacını karşılamak için 11 eylül saldırılarını da bahane eden ABD’nin Afganistan ve Türkistan’a sızdığını; o bölgelere üsler kurduğunu, Pakistan’da daha yumuşak Irak’ta ise doğrudan işgal politikalarıyla rejim değişikliklerine gittiğini bugün herkes bilmektedir. Neredeyse pratik adımlarını 1980’lerin başına götürebileceğimiz bu süreç son 16 yılda daha yakıcı bir biçimde gözlenir hale gelmiş ve bu bölgeler savaş alanına çevrilmiştir. BOP’un bölgenin enerji yataklarını tamamen ele geçirme Çin’i kuşatma temelinde savaş alanını genişletme diye bir derdi vardır ve İran ve Suriye bu konuda hedef olarak görülmektedir.
Bu kanlı oyunda açıktır ki, Türkiye’ye de roller biçilmektedir. Bir bütün olarak bakıldığında Ortadoğu’da statüko hem değişmektedir hem de bu değişim giderek daha fazla çelişkiye gebedir. Bu nedenle bölgedeki tüm devletlerin yeni duruma uygun politikalar geliştirmesi kaçınılmaz gözükmektedir. Türkiye’nin sıkışıklığı tam da bu noktadadır. AKP hükümetinin varlığı ve muhtemelen (BOP’a karşı çıkmaya açıkça başlamadıkça ve bölgede Müslüman kanı dökülüyor diyerek İslamcı bir ümmetçiliğe vurgu yapmadıkça -ki bunları yapmayacağına ilişkin sözü ABD’ye AKP daha başından yani 2001 de vermiş gibi gözükmektedir) bir sonraki parlementer dönemde de iktidar olarak var olması BOP’u desteklemesi ile mümkündür. Bu yüzden AKP, bir yandan İran’a muhtemel bir ABD saldırısında takınacağı tavır, diğer yandan bu tavrın Türkiye’nin “devlet güçleri” tarafından nasıl karşılanacağı konusundaki bilinmezlikler nedeniyle ateş üzerinde çıplak ayaklarıyla kalmıştır. Ayakları yandıkça da iç siyasetin yumuşak karnı olan demokrasi ve özgürlükler üzerinden politikalarında saldırganlaşmakta, bölgenin daha fazla gerilime gebe durumu nedeniyle sürekli gündemle oynamaktadır.
Türkiye’de Irak işgali sürecinde dini söylemleri ağırlık bir partinin iktidarda olması ABD’yi rahatlatmaktadır. AKP’nin muhalefette olduğu bir durumda Irak işgal süreci Türkiye kamuoyunda (hele hele dine dayalı siyaset yapan bir partinin de sert muhalefeti ile birlikte) bugünkünden çok farklı tepkilere gebe olması muhtemel bir konu olacaktı. AKP’nin muhalefette olduğu ve “Müslüman kanı dökülüyor” sloganıyla muhalefet yaptığı her durumda, bu slogan etrafında daha fazla insanın birleşeceğini ve ABD’nin bölge politikalarının bugünkü gibi el altından ve “sütliman” çerçeveden yürütemeyeceğini iddia etmek için kahin olmaya gerek yoktur. Bu yüzden AKP BOP projesinin tam merkezindedir. BOP’un hayata geçmesi için hangi vaadler karşılığında olduğunuı kamuoyunun bilmediği büyük roller üstlenmiştir ve bir sonraki dönemde de bu rollerini devam ettirecektir. Bu yüzden bölgenin merkezi unsurlarından biri haline gelen Kürtlerin konumu da, hem BOP çevrelerinin hem de AKP’nin merkezi bir sorunu olmaya devam etmektedir. Ancak Ortadoğu’da yıllara yayılı çelişkiler nedeniyle Kürt Sorunu konusunun da AKP için onlarca çelişkiyi içinde barındırdığı muhakkaktır.
Bu süreçte bu nedenlerle Kürtlere yönelik hükümet politikaları da sürekli değişmektedir. Hükümet Kürtlerle ilgili tüm açılımlarında, bir yandan bölgede Kürtlerin giderek daha fazla merkezi bir rol oynaması yüzünden, statükocu güçlerin muhalefeti nedeniyle hızlı adımlar atamamakta, diğer yandan daha fazla açılım isteyen ABD ve AB’nin beklentilerini karşılama diye bir sorunu daha fazla yaşamaktadır. Dört yıllık iktidarının getirdiği yıpranmışlık nedeniyle de eskisi kadar topluma umut vaad edemeyen AKP, sorunlu coğrafyanın sorunlu iktidarına dönüşmektedir.
Tüm bu nedenlerle ve bu yazıda yer verilemeyen başka nedenlerle, Türkiye Ortadoğu’da gerçekten sorunlu bir dönemden geçmektedir. Bu sorunlu dönemin nasıl atlatılacağı, iç dinamiklerden daha çok, küreselleşen dünyanın (kapitalizmin dünyayı kuşatmasının) bölgede yürüttüğü genel sömürge politikalarına Türkiye’nin vereceği karşılıklar üzerinden gerçekleşecektir. Bu noktada Türkiye’deki tüm etnisitelerin ve devletten kendi lehlerine beklentileri olan tüm toplumsal grupların hiçbir dönemde olmadığı kadar sağduyuya ve barışçıl politikalar gerçekleştirmeye ihtiyacı vardır. Bugün Türkiye’nin tüm dışlanmış grupları için, kendilerine merkezde yer bulmak üzere fırsatlar doğduğunu düşünmeleri hem doğrudur hem de risklidir. Özellikle etnik temelde yükselen genel milliyetçi söylemlerin toplumun kutuplaşmasında ve ayrışmasında güçlü rol oynayacağı açıktır. Bu kutuplaşmaların ise tarihte köklü düşmanlıkları doğurduğu; toplumların tarihine daha fazla kan ve daha fazla gözyaşı getirme ve toplumların kendi içlerindeki egemen güçlerin ekmeğine yağ sürme dışında hiçbir pratik sonucu olmadığı bilinmektedir.
Bugün Ortadoğu’da “kıblesini arayan” tüm toplumsal grupların kendi vatanlarını kıble olarak görmeye ve o coğrafyayı kana bulamamak için ellerinde geleni yapmaya her zamankinden daha fazla ihtiyaçları vardır. Bugün tüm toplumsal katmanların “enalttakilerinin” çıkarlarının, her bir toplumsal grubun “enüsttekilerinin” çıkarlarından daha önemli olduğunu herkesin bilmesi gerektiği her zamankinden daha fazla savunulmalıdır. Gerisi, düşler uğruna “en alttakilerin” kendini bir kez daha feda etmesi dışında hiçbir işleve sahip olmayacaktır.