Peygamber
İsa, halkı kışkırtmak ve geçerli
Yahudi yasalarını bozmakla suçlanıp ölüme
mahkum edilir. Yaşı henüz otuzdur. O, zihninde
inşa ettiği bir dünyanın hasretine yanarken
ve bu hasreti dünyadaki tüm insanlara vahiy etmek isterken
ölümle kucaklaşır.
Bu
yazı elbette Peygamber İsa'nın tüm yaşamını
ve tüm yaşamına sığdırdığı
temel felsefesini anlatamayacak kadar sığdır/yavandır.
Bu yazıda ne Peygamber İsa'nın yaşama
ve vahiye dair temel inancı, ne de bu inancının
günümüz gerçeklikleri ile bağları konu edilmek
istenmektedir. Bu yazı, Peygamber İsa'nın
trajik yaşamının ve ölümünün Ortadoğu'ya
bıraktığı trajik mirasın sadece
bir kısmıyla ilgilidir. Daha doğrusu, Ortadoğu
halklarının bu mirastan nasıl etkilendiğine
dair bir analojik deneme çabasıdır. Bugün Ortadoğu,
Peygamber İsa sonrası bir başka Peygamberin,
(İslam Peygamberi, Peygamber Muhammed'in) öğretilerinin
egemenlik kurduğu ya da kurmaya çalıştığı
bir alan olsa da, ve her iki Peygamberin ümmetleri, Peygamberlerinin
vahiylerini Ortadoğu halklarına götürmek üzere
çeşitli (bazen devletler katına çıkacak
kadar büyük örgütlerle ve çoğu kez devletleşmiş
örgütler aracılığı ile) örgütlenmeler
sayesinde canhıraş uğraşsa ve çoğu
kez ümmetler birbirlerinin kanlarını dökmeye
yönelerek kendi varlıklarını bölgenin hükümran
gücü olarak var etmeye çalışsa da.
Peygamber İsa'nın ölüme gerek mahkûm edilişi
gerekse ölümü karşılayışı gerçekten
trajiktir. Hayatının ve dönemin koşullarının
kısa özetini vermek gerekirse; Peygamber İsa
Kudüs yakınlarında Celile adlı küçük bir
yerleşkede doğar. Annesi ve kız kardeşi
dışında kimsesi yoktur. O dönemde Roma
İmparatorluğu bölgeye genel anlamda egemendir.
Ancak bu egemenlik doğrudan işgal değildir.
Bölge Roma'ya bağlıdır ve bu bağlılık
yılda bir kez Roma tarafından atanan bir valinin
büyük tapınakta (Davut Peygamberin yaptırdığı
Sion Dağının üzerindeki tapınaktır
ve bu tapınak Yahudiler için kutsaldır, ama
ne Roma resmen Yahudi'dir ne de Büyük Roma İmparatorluğu'nun
din devleti kurma diye bir derdi vardır.) verdiği
kurban törenlerinde kendini belli etmektedir. Yani çok
büyük sorunlar olmadığı sürece yılda
bir kez Roma "ben buranın hükümranıyım"
diyebilecek sembolik şeyler yapmaktadır bölgede
ve bölge kendi inanç sistemleriyle yaşam sürdüren
(günümüzdeki kavramsal anlamıyla) bir tür federasyondur
sadece.
* * *
Annesi ve kızkardeşi dışında
kimsesi olmayan (Peygamber) İsa ilk gençlik döneminde
Celile'de çobanlık yapar. Çobanlık, o
dönemin gözde mesleklerindendir. Yarı yerleşik
hayata geçen bugünkü Filistin/İsrail toprakları
içinde kalan Nasira'da çobanlar, her yıl yapılan
dini sınavlarla Yahudi din adamı olabilme şansına
sahipler. Ancak bu çobanların Yahudi Yüksek Kuruluna
seçilme şansları neredeyse yok. Çünkü, bu Yüksek Kurul soylu ailelerden gelen din
adamları tarafından oluşturuluyor. Dönemde
kölecilik yaygın. Yahudi toplumu kendi inanç sistemleri
içinde bir Mesih beklentisi içinde. Mesih, yani seçilmiş
kişiye yüklenilen olumlu anlam, nedeniyle zaman zaman
kendilerini Mesih ilan edenler var. Bu Mesihlerin çoğu
çeşitli mucizelerde bulunuyorlar. Dönemde Kudüs civarında
yaşayan Araplar ve Babillerde var ve bu gruplarla
Yahudilerin arası genellikle inanç sistemlerinin
farklılıkları nedeniyle açık. Dolayısı
ile dönem, bir yandan göçebe ve yarı yerleşik,
ama aynı zamanda ticaretin olduğu, Roma'nın
bölgede sembolik krallığının varlığının
hemen tüm bölge sakinleri tarafından tanındığı,
kendine göre inançları olan gruplarının
birbirlerini fazla sevmeseler de bir arada bulundukları
bir görüntü içinde.
İsa kendisinin Peygamber olduğunu iddia
etmeden önce ilginç ruh halleri sergiler. Yahudilerin
Mesih beklentisi nedeniyle sağda solda dinsel söylevler
vererek dolaşan bazı Mesihlerle karşılaşır
ve onlardan etkilenir. Giderek kendisinin yeni gelecek
bir Mesih'e "yol açan kişi" olduğunu düşünmeye
başlar. Biraz meczup hallere zaman zaman kapılır
ve doğaya çıkar; dağlarda, çöllerde dolaşır.
Zaman zaman gaipten çağrılar alır. Bazen
küçük kalabalıklara mesaj iletmek için Celile'yi
terk ettiği de olur. Giderek küçük kalabalıklarla
gerçekleştirdiği toplantılarda mucizeler
gösterir. Sözgelişi, bir toplantıda/düğünde
şarap ister ve şarabın kalmadığı
söylenir. O suyu şarap testisine doldurur ve kadehlere
döktüğünde su şarap olur. Bir başka sefer
kalabalık bir kitlenin önünde hasta ve felçli bir
kadının kendisinden yardım dilenmesine
"dilenme, artık kutsandın kalk yürü" diye karşılık
verir ve kadın kalkıp yürür. Bu türden mucizeler
hem İsa'nın ününü arttırır, hem de
Mesih beklentisi içinde olan halkın İsa'nın
Mesih olabileceğine ilişkin inancını
derinleştirir. İsa başlangıçtaki kendini
bir Rab, bir öğretmen ve kendinden sonra gelecek
olan "büyük seçilmiş kişiye" yol açan biri olarak
görme fikrinden vazgeçip, giderek çevresinde ona inanan
Havarilerinin de baskısıyla/zorlamasıyla
kendisini Mesih olarak görmeye başlar. Sonrası.
tutuklanma, havarilerinin kendini terk etmesi, Yahudi
yasalarınca yargılanma ve çarmıha gerilme.
Peygamber İsa'nın hayatı etkileyici
ve trajik. Belki de hayatının trajikliği
etkileyici. Sözgelişi, Ferisiler (Yahudi inancına
göre tecrit edilmiş ve arınmış kimseler)
ve rahipler tarafından ölüme mahkûm edildiğinde
henüz otuz yaşında ve ölümden korkmuyor, çünkü, inancı tam. Çünkü yaptığı
şeylerin doğruluğu konusunda en ufak bir
kuşkusu yok. Dönemin idam hükümlülerine uyguladığı
genel bir kural dahilinde, kendi çarmıhını
sırtlıyor, kalabalıklar arasından
yaş odundan yapılması nedeniyle epeyce
ağır olan çarmıhı zorla taşıyarak
geçiyor. Her kafadan bir ses çıkıyor kalabalıkta.
Bazıları acıyor bazıları küfrediyor
ve bu sürede zarfında ara ara kırbaçlanıyor.
Bunlar İsa'yı fazla üzmüyor. İsa'yı
üzen o acılı durumda gözlerinin aradığı
havarilerin çevrede görülmemesi. İsa havarilerinin
bir peygamberin son nefesinde neler söyleyeceğini
merak edip yanında yöresinde olmamasına içerliyor.
Bir de her halükarda kendini terk etmeyeceğine inandığı
"babasının" yardıma gelmemesine. Ve de,
büyük bir ızdırap içindeyken çarmıhta ve
bütün yaşamı gözlerinin önünde geçerken, çarmıha
yaklaşıp "madem Mesihsin, Yahudilerin Büyük
Kralısın neden çarmıhtan inemiyorsun" diyen
meraklı birkaç kişiye bir şey söyleyememesine
tüm kalbiyle içerliyor.
* * *
Bir insan için kendisinin çivileneceğini ve ölene
kadar büyük bir ızdırapla orada kalacağını
bildiği bir ölüm aletini kendi sırtına
vurarak taşıması ne hazin. Bir halk için
ise durumun böyle olması hazinlik ötesi bir boyut.
Belki ne korkunç.
* * *
Ortadoğu halklarının kaderi Peygamber
İsa'nın kaderinden hiç farklı değil.
Onların önderleri de kendilerine inanan insanların
kendilerini sıklıkla terk etmesiyle sıklıkla
yüzyüze kaldı/kalıyor. Ve halklarda çoğu
kez dışa vuramasalar da kendi önderlerine sahip
çıkamayan Havariler misali çoğu kez iç dünyalarında
suçlanmış, bu suçlulukla farkına varmadıkları
bir çileli yaşama kendilerini çoğu kez mahkum
etmişler. İhanetlerinin bedeli olarak gördükleri
çileli yaşamlarını üstü örtülü biçimde
de olsa, kendi vicdanlarının boğucu suçluluk
duygularından kurtulmak için bir savunma olarak kullanmışlar.
Ancak asıl önemlisi, kendilerini ölüme götüren çarmıhlarını
Peygamber İsa gibi bir kurtuluş umudu olarak
sırtlarında taşımışlar/taşımaktalar.
Ortadoğu halklarının çarmıhı
çoğu kez onların Tiranları olmuş.
En otoriter ve zalim kişilerin çoklukla iktidarın
tepsinde olması ve çoklukla kendi kişisel çıkarları
için kendi halklarını kullanması Ortadoğu
halklarının değişmez makûs talihine
dönüşmüş çoğu kez. Tiranlıkların
yıkıldığı ya da tek kişilik
Tiranların yerlerini kurumsal Tiranlıklara bıraktığı
dönemlerde de Ortadoğu halkları kendilerini
ölüme taşıyan bu kurumsal tiranlıkları
da kendi çarmıhları misali sırtlarında
taşımaya devam etmiş. Otorite temsilleri
olan Tiranlıklara sığınmayı ve
onlardan medet ummayı değişmez kader olarak
algılamış ve kurtarıcı gibi onlara
yaslanmış.
Bugün
Ortadoğu halklarının ağırlıklı
otoriter militarizme yaslanmaları, otoriter militarizmi
yaş ağaçtan yapılmış ve taşınması
zor olan bir çarmıh misali kendi sırtlarında
taşımaları ve kurtarıcı mitine
dönüştürdükleri bu otoriter militarist kurumlardan
bir an bile olsun kurtulmayı düşünmemeleri,
belki Ortadoğu'nun bu mitolojik kahramanlarının
yaşam biçimleriyle ve geriye bıraktıkları
dünya anlayışlarıyla ilişkilidir.
Belki de, binlerce yıla yayılı tüm toplumsal
tarihleri boyunca, önderlerinin ölüm zamanlarında
bile onların yanında yer alamamalarının
oluşturduğu suçluluk duygularından arınmak
için kendilerini cezalandırma çabalarıyla ilgilidir.
Ama hangi sebeple olursa olsun, Ortadoğu halkları,
kendi çarmıhlarından kurtulmanın bir yolu
olarak kendi suçluluk duygularıyla ve kahramanlarının
yaşam tarzları ve felsefeleriyle yüzleşmek,
içsel dünyalarında bu yüzleşmeler aracılığı
ile yeni keşifler yapmak ve taşıdıkları
çarmıhların kendilerini ölüme sürüklediğini
görmek durumundadır. Aksi taktirde o çarmıhlarda
bazen tek tek, bazen toplu biçimde ölümle kucaklaşmaya
ve sonraki kuşaklara da bu geleneği bırakmaya
devam edecekler.