“Yeni yıl yeni umutlar getirir
Ve her yeni yıl yepyeni bir umut demektir. Her yeni yı,l eski yılın acılarını unut demektir aslında ve aynı zamanda” diye düşündürüldük yıllarca ve öyle inandırıldık –sanırım yüzyıllarca-.
Ve öyle düşündürülen ve sürekli kendini tekrarlatan inançlarla büyüdük biz…
(Biz diyorum ama kimler benimle aynı şekilde düşündürüldü ve inandırıldı yada aynı şekilde büyütüldü bu süreçte bilemiyorum… )
Gene de ben, düşündürüldüğüm ve inandırıldığım bir nostalji üzerinden konuşmak istiyorum:
Her yeni yıl; yeni-yepyeni bir umut getirir diye öğretmişlerdi bize. En çokta yeni bir binyıl çok daha güçlü umutlar getirir diye belletilmişti; çocukluğumun geçtiği köylerde. (Ve ben çocuk aklımla yeni bir binyıla kavuşacak kadar ömrüm olduğunun bilinciyle sevinir, coşardım…)
Çocukluğumun geçtiği köylerde, karanlık-kapkaranlık zamanlardan çıkar gelirdi yeniyıl. Dehşetengiz gelirdi hem de, hiçbir yetişkinin tasavvur bile edemeyeceği hayallerle ve umutlarla birlikte gelirdi biz çocuklara.
Öyle dehşetengiz ve hiçbir yetişkinin tasavvur bile edemeyeceği suretiyle görünürdü ki bize yeni yıl, biz çocuklar yeni yılın dehşetli umutlarına gömülürdük.
O yüzden, tam olarak ailelerimizde neler yaşanırdı hatırlamazdık yada ben hatırlamıyorum ailemde neler olduğunu her yeni yılda yada yıllarda…
Ama karanlık gecelerin içinde elektriksiz evlerde fiskiye lambaların ve zemheri soğuğunun karlı buzlu gecelerinin altında, biz çocukların yarı gerçek yarı hayali kahramanların bizim umutlarımızı gerçekleştireceğini düşündüğümüz konuşmalarımızı hala aynı fısır fısır ses tonuyla hatırlıyorum/hatırlarım.
(Komşu kızlarını Tanrı’nın bize yazması için dua ettiğimizi hatırlarım örneğin,
gırtlak sesinden gelen fısır fısır ses tonlarıyla bile değil, dudak izinden bıdır
bıdır edilen dualar eşliğinde Tanrı’ya yalvardığımızı hatırlarım…
dualar ki, ancak dudak okumayı becerebileceklerin niyetimizi anlayabilecekleri
dualar, ama o günleri bilmeyenler bu çocukça dualardan NE ANLAR…)
Büyüklerimizin, birazda kendileri de ÇOCUKKEN ve yılbaşı gecelerinde benzer duaları dudaklarından bıdır bıdır okumalarından bizim dudaklarımızdan türeyen bıdırtıların anlamlarını bildiklerinden OLSA GEREK, bizim dudaklarımız ne zaman bıdır bıdır dualar etmeye başlasa, aslında bizleri utandırıp bu tür dileklerden vazgeçirmek için BİZİ, bize takıldıklarını ve şakayla karışık döverek bizi bu türden dualardan vazgeçirmek için bizimle hasbihalleştiklerini hatırlarım…
* * *
hep yazıyorum; AYRINTILAR, okurken usandırıyor bizi. O yüzden ayrıntıların yazılmaması gerek…
(ve aslında ayrıntı şeytandır ve ASLINDA AYRINTI bilinmesi gereken tek gerçek…)
Ama gene de, AYRINTI şeytandırya;
( yani, her şeyi ters yüz etmek,
Yani tanrı tarafından her şeyin bilinir olan olduğundan
Yani tanrı tarafından bilinir olanı şeytan katında yeniden bir başka şekilde
bilinebilecek olarak tasavvur etmek, yeniden biçimlendirmek…
Ve, yani bilinenden ve bilinebilir olandan vazgeçmek)
ve tanrıdan ve şeytandan bile bilineni ve bilinebilir olanı gizlemek –ki bundan sonra söyleyeceklerim şeytana bile çarığını ters giydirmek yada şeytan zaten azapta gerek-
(bir ayrıntı olarak söylüyorum; duam kirvem kızının benim karım
olması üzerineydi çocukluğumdaki yeni BİR yılda gazla yanan fiskiye
lambası altında… ve yaşım henüz sekizine bile varmamıştı ömrümün…
Ve bıdır bıdır dudaklarımda çıkarken KİRVEM KIZININ KARIM
OLMASINI tanrıdan istediğim dua; şeytan bende gizliydi ben de
şeytanda yada
duam ise sırra kademdi Tanrı’da )
** ** **
Böyle başladı giz işte…
Sır böyle başladı; yani bilinen ve bilindiği halde sır olan
ve bilindiği halde bilinmez olan yada bilinmediği halde bilinir kılınan şey böyle başladı tarihte.
Yani sırla gerçek arasındaki bölünme; yani sırrın gerçek, gerçeğin sır olduğu bilinmezlik böyle başladı… Ve tarih hep kendi kurgusu üzerinden böyle başlayıp sırlarla çevrelemesine rağmen, başlangıçsız ve sonsuz olarak bizlerin belleğinde böyle aşikarmış/sırsızmış işledi…
O yüzden tarih sürekli olarak kendini yeniden doğurtan bir ebe
kılığına büründü ve biz tarih denilen o ebenin elinden doğan
çocuklar olarak çok acı çektik…
Ve o yüzden tarih denilen o ebenin elinden hep ölüm şerbetleri içtik
** ** **
Derken aradan binyıllar geçti (kısaltıyorum yazacaklarımı, yazılanların okunmadığı bir kültürde tüm o tarihsel süreci zaten anlatacak değilim)
Ve ben de tarihin bana çizdiği yoldan yürüyerek bugünlere geldim. Çocukken fiskiye lambalar altında kirvemin kızının benim karım olmasını, çarpılırım diye korkmama ve gene de gönlüm öyle istiyor diye ısrarla dilememe rağmen büyüyünce yılbaşlarının o bilinen ama bilinmez kılınan umutlarından dahi vazgeçtim...
** ** **
DERKEN (gene kısaltarak söylüyorum ne de olsa tarih kısaysa tapınılabilinen ve anlaşılamayan bir şeydir ve o yüzden sürekli tekrarlanan acılara gebedir) dinci iktidarlar işbaşına geldi ülkemde.
Ve, tarih böyle tekerrür etti benim vatanımda hem de benim kişisel tarihimden başlayarak.
Ve tarih 2005te, altıda, yedide ve sekizde ve sanırım benim ülkemde ikibinellide de, yılbaşını yeni fantezilere gebe kıldı…
Yani tarih tüm bu yıllarda tüm dehşetiyle SADECE kendi seyrinde işledi/işleyecek…
Tarihi değiştiremedim ben yani, hatta değiştirmeye DAHİ yönelmedim/yönelemedim…
çünkü yönelseydim kendi kişisel tarihimi ifşa edecek ve kirvemin kızını bir yılbaşı gecesinde tanrıdan dilediğimi aleme bildirecektim… -Ki sadece bir korkaktım ben kendi huzurumda bile- O nedenle teşhir edemezdim kendimi ve aleme hiç bildiremezdim… Ne teşhir edebilirdim tarihimi yani, ne de ahlaklılığa teşvik edebilirdim kendimi…
Çünkü ben, kişisel tarihimi teşhir edecek yada yeni bir ahlaka kendimi davet edecek kadar barışık değildim kendimle/kendi tarihimle… O yüzden kendi kişisel tarihimle barışamayacak kadar korkaktım ve o yüzden çocuklarıma cinselliği insan olarak yaşamaları gerektiğini öğretemediğim için onlara tecavüz dışında bir miras bırakamadım…
** ** **
Şu ana kadar söylediklerim serkeşçe bir dilemma –söylediklerimden vazgeçin sizler- Siz bundan sonra söyleyeceklerime yani bildiklerinize odaklanın…
Ki bundan sonra söyleyeceklerimi hepiniz biliyorsunuz… O YÜZDEN bilebildiklerinizle yetinin ve önceden söylediklerimi yok sayın.
* * *
Yıl 2007 yi 2008 e bağlıyor
Ve Litvanyalı bir kız dinci iktidarın turizm başkenti ilan ettiği bir megakentte, herkesin–benim çocuk düşlerimden beslenen bir günahkarlıkla hala günah işlemeye devam eden benim ülkemde benim gibi sallapati büyümüş tüm yetişkinlerin- gözleri önünde tacize uğruyor ve ağlıyor…
Litvanyalı kız sığınıyor pastaneye ve bir Alman kız sığınıyor koşturarak bir meyhaneye, ve hangi ülkeden çıkıp geldiklerini bilmediğim ve ekranlardan gözlerindeki şaşkınlığı ve acıyı izlediğim kızlar ve oğlanlar sığınıyor taksicilere. (Hiç biri polise sığınmıyor ama… çünkü polis o gecede o kadar dehşet yaşanırken bile gözleri önünde olan dehşeti değil, yasaklı ilan ettiği Kürtlerin hayali bombalarının o mıntıkada patlayabilme ihtimalini gözlüyor ve polis saldırganlara “tamam bitti gençler, artık dağılın” diyor – ki ben ekliyorum bir araştırmada kadına taciz sorgulanırken polisin fikri alınmıştı ve polislerin yarısı, giyim kuşamıyla bir kadın tacizi hak eder diye adil bir yargıya varmıştı… )
Ve Geçen sene...
Bir Rus kızı, otobüs durağının üstüne tırmanmıştı; ahtapot gibi uzanan, yılışık, arsız ellerden kurtarmak için kendini... (Kendi bedenini kurtarmıştı Rus kızı ahtapot gibi uzanan yılışık ve kendi kıçlarına taharet almak için dokunduklarında bile zevk alan kirli ellerden ama, alttan alta bacaklarından başlayarak tüm mahrem yerlerini kameraya alan arsız varoş Müslüman erkeklerinin kameralarından kendi mahremiyetini kurtaramamıştı)
Bir önceki yıl bir Azeri kadın, ergen kızını korumak için arsız kalabalıklara yem etmek istemişti kendini ve kendi bedeninden feragat ederek açmış ellettirmişti o arsız güruha memelerini…
(Bir sonraki yıl; ne pervasızca bir ayrımcılık bu bizim kavramı ama gene de kullanacağım BİZİM kadınlarımız- yani bu ülkede doğup büyüyenlerde aynı muameleye- maruz kalacak- ki kalmaktalar zaten… sadece şimdilik TV’de görünmüyorlar ve dinci iktidarın tekelleştirdiği medyada daha da görünmez kılınacaklar…-)
* * *
yeni yıl yeni umuttur…
en çokta yeni binyıl.
Yenibin yıla girmiştik sekiz yıl önce ve o yılı takip eden zamanlarda Amerika Irak’a girmişti Iraklılara ve bölge halklarına büyük umutlar aşılayarak…Şimdi Irak’ta (ne ironi ama, bu kadar yakınımızda oysa, Irak) Şiiler Sunnilerle ve Araplar Kürtlerle savaşa hazır yeni yılda birbirlerinden kendi ülkelerini kurtaracaklarına inandıkları yeni umutlar düşleyerek…
Ve ha battı ha batacak bir batağa Anadolum yeni yılda,
Anadolu halklarının birbirinin gırtlağına sarılmasına yeni yılda ramak kalmış…
Ama kimin umrunda Anadolu,
Kimin umrunda, dinci iktidarın dünya turizm başkenti ilan ettiği bir megakentte tacize maruz kalan kadınlarıyla yeniyıla giren Beyoğlu…
Kimin umrunda Kürtler ve Türkler ha birlikte dostça yaşamış ha Anadolu’da birlikte boktan bir batağa saplanmış,
Yada, kimin umrunda Beyoğlu’nda kahpe ilan edilip Litvanyalılar, Ukraynalılar, Almanlar becerilmeye kalkışılmış …
BENİM UMRUMDA AMA, –ne hazindir ki başka nedenlerle değil bu nedenle umrumda - cünkü, benim yeniyılda çocuk düşlerimde, şeytan azapta gerek diyerek ve şeytanı ayrıntıda gizleyerek fantazileyeceğim kahpe bir kirvekızım bile kalmamış
|