2002
genel seçimlerinde AKP tek başına iktidar olduktan
sonra, Türkiye'de genel
olarak "ülke nereye gidiyor" sorusu gündeme oturdu. İslamcı
gelenekten gelen AKP kadrolarının ülkeyi "sağa"
çekeceğine dair kamuoyu endişeler uzun zaman
manşetlerden inmedi. AKP'nin, ABD'nin Ortadoğu'da "Ilımlı İslam"
projesini yürüteceği konusunda neredeyse herkesin
hemfikir olduğu bir dönemde AKP, kendini "muhafazakar
demokrat" bir parti olarak tanımladı. Türkiye'nin
rejimiyle bir sorunları olmadığını
kamuoyuna deklere etti. Kendilerinin "Milli Görüşten"
koptuklarını ve değiştiklerini savladı.
Sonraki süreçte, Türkiye'nin onlarca yıldır
varolan kronikleşmiş sorunlarının
önemli bir kısmının üzerine gitti. Özelleştirme
alanında müthiş bir performans gösterdi. Uzun
vadeli borçlanma kredileri buldu. İMF ile önceki
hükümet tarafından başlatılan ekonomik
programı "tavizsiz" sürdürdü. Bu sayede enflasyonu
otuz yıl aradan sonra tek rakamlı hanelere çekti.
Kamuoyunda ekonomik alanda genel bir güven ortamı
oluşturdu. Avrupa Birliği ile başarılı
görüşmeler sonrasında "müzakere sürecini" başlattı.
Geniş bir yurttaş kitlesini önümüzdeki dönemlerde
ülkenin daha iyiye gideceğine inandırdı.
Kürt sorunu konusunda cesur açıklamalarda bulundu.
Kürtlerin desteğini aldı. En son Hakkari ve
ilçelerinde meydana gelen "çete" olayları ile ilgili
açıklamaları ile Türkiye'de, "sivil otoritenin
tesis edilmesi" konusunda
önemli değişmeler yaşanacağının
ipuçlarını kamuoyuna sundu.
AKP'nin dördüncü yılına giren icraatları
konusunda epey olumlu şey söylenebilir. Bu icraatlar
sürecinin iç ve dış kamuoyundan kaynaklanan
nedenleri ile ilgili farklı görüşler de öne
sürülebilir. Sözgelişi ekonomik alanda tüm iyileşme
görüntülerine rağmen, işsizlik olgusunun hala
yaygın bir sorun olmasından; son üç yılda
ülkenin neredeyse kümülatif olarak %30 civarında
büyümesine rağmen, çalışan kesimin reel
olarak ücretlerinin gerilemesinden, ülkeye giren yabancı
sermayenin 26 milyar dolara ulaşmasına rağmen,
yatırımların yetersiz oluşundan; yine
hem cari açık ve hem de borçlanma rakamları
konusunda ülkenin
tarihindeki en yüksek rakamlara ulaştığından
vs. yola çıkılarak, AKP'nin ekonomik alanda
gerçekleştirildiği varsayılan tüm iyimserliklerin
bir illüzyon olduğu öne sürülebilir. Yine Kürt sorunu
konusunda, AKP'nin tüm cesur çıkışlarına
rağmen, uygulamada yeterli iyileştirmenin yapılmadığından;
sözgelişi, anadilde eğitim yapılmasını
ilke olarak kabul eden ve tüzüğünde buna yer veren
Eğitim-Sen hakkında açılan kapatma davasından
(Eğitim -Sen tüzük kurultayı yapıp, anadille
ilgili tüzük maddesini tüzüğünden çıkararak
kapatılmadan kendini kurtardı- bunu yapmasının
doğruluğu tartışılabilir-); yine
sözgelişi, hala Kürt kimliğini ifade edenlerin
karşılaştığı kurumsal sorunlardan
(örneğin, üniversitelerde Kürt öğrencilerin
kendilerini ifade etmeye kalkıştığı
her durumda yaygın şiddetle karşılaşmalarından,
Kürtlerin politik alanda örgütlenmeye Kürt kimliği
ile yöneldiklerinde, yasal olarak bunu yapabilme şanslarının
hala olmadığından vs.); koruculuğun
hala lağvedilemediğinden ve bölgede çetelerin
üzerine yeteri kadar açık biçimde gidilemediğinden
yola çıkılarak, Kürt sorunu konusundaki iyileşmelerin
de bir illüzyon ötesine taşınamadığından
da bahsedilebilir. Demokrasi alanında iyileşmelerin
olduğu iddiasına rağmen, çeşitli yazarların
ve yayıncıların (Orhan Pamuk, Hrant Dınk,
Rakıp Zarakolu örneklerinde olduğu gibi) yaptıkları
açıklamalardan dolayı halen yargılanmaya
devam edilişlerinden; Türk Kimliği ile ilgili
en ufak bir eleştiri olduğunda, "ayranı
kabaran Türk'lerin" hiçbir yaptırımla karşılaşmadıkları
gibi, onlarla ilgili yapılan eleştiriler dolayısı
ile çoğu kez gönüllerinin alınmaya çalışılmasından, kendi
demokratik ve ekonomik hakları konusunda gösteri
yapmaya kalkışanların hemen bastırılmaya
çalışılmasından ve "dış
mihrakların oyununa gelen insanlar" olarak değerlendirilip
dışlandıklarından vs. yola çıkarak,
demokrasi konusunda da güçlü bir illüzyon yaratıldığını
savlanabilir. Kanımca yoksul kesimler açısından
bakıldığında, Türkiye'de ekonomik
alanda, Kürtler açısından bakıldığında
kimliklerin kurumsal alanlarda ifade edilmesi bağlamında
ve demokrasi talepçileri açısından bakıldığında
da düşüncelerini açıkça ifade etme konusunda hiçbir engelle
karşılanmaması konusunda karşılaştığı
engeller gözönüne alındığında, bu
türden eleştirilerin haklı ve doğru olduğu
da görülebilir.
Ancak bu yazı, AKP hükümetinin yukarda ifadesini
bulan Türkiye'nin temel sorunları konusunda öne sürülebilecek
görüşlere katılmakla birlikte, bunun ötesinde
olan bir zihin formunun AKP aracılığı
ile nasıl işletildiğini öne çıkarmayı
hedeflemektedir. Bu nedenle muhafazakar demokratların
demokrasiden ne anladıklarına bazı gözlemlerden
yola çıkılarak aşağıda yer verilmiştir.
İlk olarak AKP'nın, iktidarını güvence altına aldıkça
icraatları konusunda giderek daha fazla kimseyi tanımaz
ve muhalif kabul etmez bir mezrada kürek çekmeye başladığının
ve giderek bu tarzını derinleştirdiğinin
altının çizilmesi gerekmektedir. Çoğu kez
başbakan Erdoğan'ın üslubuna yansıyan
bu tarz-ı siyaset, tüm demokratik kurumları
dışlama ve dışladığı
kurumları kamuoyu gözünde küçük düşürme siyasetini
içermektedir.
AKP'nin muhatap kabul etmezliğinin en önemli
mihenk taşlarından biri üniversitelerle girdiği
kısırdöngü oluşturan tartışmalarıdır.
Bunun en açık örneklerinden biri YÖK-Hükümet tartışmaları
içinde görüldü. Üniversite rektörlerine, YÖK başkanına
"yahu, bunlara koyun vermez güdemez" mealinde sözler söylemeye
kadar işi vardıran başbakanın kullandığı
dil ve üslup; muhalif kabul etmez, ben bilirimci, kendi
yaptığının mutlak doğruluğuna
inanan, dahası Türkiye'de değişimin ancak
ve ancak kendi istediği doğrultuda gelişmesini
talep eden bir anlayışı yansıtıyor.
Bu bağlamda, Van yüzüncü yıl üniversitesinde
"tarihi eser kaçakçılığı" iddiasıyla
başlayan ve "ihaleye fesat karıştırma"
iddiasıyla sürdürülen, Rektörün tutuklanmasını
da içine alarak yayılan olaylarda, "yargının
işine karışmayız" denilerek geçiştirilmek
istenilen olaylar zincirinde, AKP'nin muhalif tanımaz
üslubunun ciddi payı vardır. TÜSİAD'ın
Türkiye gündemine ilişkin açıklamalarında,
Rektör Yücel Aşkın'ın tutukluluğunun
demokrasi adına sağlıklı bir durum
olmadığını açıklamasını
bile içine sindiremeyen AKP ve onun başkanı
ve Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Erdoğan,
"TÜSİAD yaptığı açıklamalarla
anayasa suçu işlemektedir"
diyerek soruna yönelik eleştirileri sadece
görmezden gelmemekte, eleştirileri "anayasa suçu"
olarak değerlendirip, aba altında sopa göstermektedir.
Kızıltepe'de Kaymaz ailesinden bir baba ve 12
yaşındaki oğlunu öldüren polislerin tutuksuz
yargılanmasını içine sindiren Erdoğan,
bu konuyu eleştirenlere de "yargının işine
karışmama" konusunda uyarmakta, adaleti yargıya
indirgemektedir. Oysa aynı Erdoğan, kendisinin
yargılandığı ve mahkum edildiği
dönemlerde kendisini yargılayan yasaları hem
eleştirmiş hem de değişimi konusunda
mücadele etmeyi bilmişti. Ne var ki şimdi başkalarını
adil olmayan yöntemlerle yargılayan hukukun olumsuz
yanlarını eleştirenlere Erdoğan, tahammül
edememekte ve hiçte adil olmayan, sürekli çifte standart
oluşturan yargıyı kutsamaya devam etmektedir.
Bu kutsama açıktır ki yargıya olan güvenin
bir gereği değildir. Sadece, yargının
aldığı kararların şimdilik Erdoğan'ın
yada AKP hükümetinin işine gelmesi yüzündendir.
AKP hükümetinin görünürdeki tüm demokrasi havariliğine
rağmen tahammül edemediği, muhatap kabul etmediği
diğer alan eğitim alanıdır. Eğitim
alanında var olan sorunları önemsemeyen, özgürlük
alanları üzerine söylemlerini çoğu kez "başörtüsü/türban"la
sınırlayan, ülkede devasa eğitim sorunları
konusunda öne sürülen görüşleri görmezden gelen,
sendikaların, özellikle Eğitim-Sen'in eğitimin
eşit ve ücretsiz olması konusunda direnen ve
özelleştirilmelerin durdurulmasını talep
eden görüşlerini es geçen, dahası alaya alan;
Eğitim-Sen'i çağdışı politika
yapmakla itham eden görüşleri. Ve en son basın
açıklaması yapmak için Ankara'da toplanmak isteyen
Eğitim-Sen üyelerini Ankara'da coplayan, yaralayan,
Ankara'ya öğretmenleri sokmayan polisle ilgili, külhanbeyi edasıyla "ne var su sıkmışlar,
sıkacaklar" diyerek sürdürdüğü tartışmalar
da, yukarda ifade edilen kendi dışında
kimseyi tanımaz totaliter biz zihnin emareleri..
Aslında gerilere gidildiğinde, AKP genel
başkanının, gazetecilerin sorduğu
"işine gelmeyen sorular" karşısında
gazetecileri paylayan, onları yok sayan, aşağılayan
tarzı; özelleştirme ve yabancı sermayenin
ülkeye girişi konusunda yapılan eleştirilere
karşı verdiği yanıtlar; bölgede Türkiye'nin
ABD çıkarlarını temsil eden politikalarına
yönelik eleştirilere yönelik sert açıklamaları
vs. ülke ile ilgili kararlarda kendisine ve kendi politikalarına
başat rol yüklemesinin kimseyi muhatap almadan kendi
bildiğini okumasının göstergeleri olarak
uzun süreden beri var. Sıkıştığı
zaman, kabadayı edasıyla sağa sola saldıran
Erdoğan, İzmir'le ilgili "Gavur İzmir'i
kurtaracağız" derken de,
hala geldiği Milli Görüş tabanının
Müslüman olmayan unsurlara ayrımcı yaklaşımının
"ilkel"liğini koruduğunu göstermektedir. İnsan
olmayı Müslüman olmayla sınırlayan bu tarikatçı
anlayışların Müslüman olmayan, hatta Müslüman
olsa bile kendi mezhep yada tarikatlarından olmayanları
bile çoğu kez insan olarak değerlendirmeyen
genel totaliter zihin kalıpları aynı gelenekten
gelen ve Türkiye'yi yönetenleri ne yazık ki hala
kuşatmaktadır. Bu zihniyet nedeniyle her gördükleri
boş alanları kendi mabetlerini dikmeye yönelen,
başka inançların mabetlerine saygı duymayan
tarzlarını da, İstanbul Göztepe parkına
yapılması planlanan cami aracılığı
ile göstermektedirler. Cem evlerine diyanetten yardım
talep eden Alevilerin taleplerini "Alevilik bir mezhep
değil folklorik bir yapılanmadır" deyip
geçiştirirken de AKP kendi totaliter zihnini Alevilere
dayatmakta, her tür etnik yada dinsel yada başka
türden grupları kendi kafasına göre tanımlayıp,
onlarla ilişkilerini kendi kafasında tanımladığı
biçimle sürdürmeye çalışmaktadır. Tüm bu
tanımlama ve kendi tanımı dışına
çıkanlara hadlerini bildirme girişimleri AKP'nin
totaliter zihinsel formlarını göstergeleri olarak
değerlendirilebilir.
Parti içi ilişkiler açısından da Erdoğan'ın
sözünün üzerine kimselerin söz söyleme hakkının
olmadığını gösteren ipuçları
mevcut. Erdoğan partide tek adam ve bir çok konuda,
sözgelişi geçen yıl "emekli ücretlerinde yapılan
artış" konusunda ve "Avrupa Birliği müzakerelerinin nasıl
götürüleceği" konusunda teknik heyetin değerlendirmelerine
bile müdahale etme biçimi Erdoğan'ın tek adam
özelliğini koruma girişimleri olarak ele alınabilir.
Nitekim parti politikalarına karşı çıkan
milletvekilleri ile ilgili olarak Maliye Bakan'ının
" o bunları bıraksın da kimle nasıl
anlaşmış onu açıklasın" türünden açıklamaları da, parti içi muhalefet oluşumlarına
izin verilemeyeceğinin, dahası muhaliflerin
hemen karalanacağının
göstergeleri.
Görünüşte tüm demokratikleşme söylemlerine
rağmen icraatta var olan tek adam olma özlemi ve
kendi geleneksel anlayışlarının dışında
duran tüm anlayışlara yönelik tavrı nedeniyle,
AKP başkanının ve AKP'nin parti olarak
kendisinin demokrat olma anlayışlarının
"kendileri gibi olanların tüm kötülüklerini ört bas
etme" "kendileri gibi düşünmeyenlerin başlarına
gelenler konusunda kılını kıpırdatmama"
eğilimleri benzer bir çok olayla açığa
vurulabilir. Ancak bu yazı çerçevesinde söylenilmesi
gereken iki önemli şey var.
İlki, AKP hükümetini oluşturanların
geldiği Milli Görüş cephesi ağırlıklı
olarak kendi gibi olmayanlara hasımdır ve
kendilerini tanımlama biçimleri dış grupların
/"ötekilerin" kötülükleri üzerine kuruludur. Daha açık
anlatımla bu gruplar kendilerini tanımlarken,
kendi dışında kalanların çoğu
kez mesnetsiz olan "kötülüklerine" vurgu yapmakta; tüm kötülüklerden sorumlu tuttukları gruplara karşı
düşmanlık ederek kendi gruplarını
bir arada tutmayı denemektedirler. Bu çerçeve de
tüm kötülüklerin kaynağı Müslüman olmayan, yada
kendileri gibi Müslüman olmayan unsurlardır ve "Deccal
yeryüzünden yok olana kadar onunla savaşmak" baş
görevleridir. AKP hükümeti açısından kendileri
gibi düşünmeyenler ve kendi gidişatlarını
engellemeye yönelecek olanlar birer "deccaldırlar"
ve onlarla mücadele etmek esastır. Bu bağlamda
kendi varoluş taleplerini dillendiren YÖK, sendikalar,
dernekler, siyasi partiler ve dahası işadamları
denekleri (TÜSİAD'a yönelik AKP'nin son çıkışları
örneğinde olduğu gibi) dahi kendileri gibi düşünmüyorsa
onların hizaya sokulması gerekir.
İkinci olarak, AKP kendisini tanımlarken
"muhafazakar demokrat" söylemiyle, demokrasinin sınırlarını
muhafaza edeceğini zaten deklare etti. Bu sınırları
öyle görünüyor ki, Türkiye'de Alevileri ve solcuları
dışında tutmaktadır. Sosyalist ve
Kızılbaş olmayan Kürtlerle bile, çoğu
kez zinde güçleri karşısına (ama ABD'yi
yanına) alarak, anlaşma zemini arayan AKP, iş
Alevilere ve solculara gelince şahinleşmekte,
bu gruplara karşı geleneğinde var olan
mevcut totaliter ve inkarcı politikalarını
sürdürmektedir. Sanıyorum AKP bu iki grubun "kurdun
kuzu olmayacağını bildiğini" biliyor.
O yüzden, gerçekten bu ülkede herkes için demokrasi isteyenlerin
değil, kendi kafasındaki "muhafazakar demokrasiyi"
savunanların sınırları içinde demokrasiyi
savunmaya devam ediyor.
Bu nedenlerle AKP'nin demokrasi anlayışı
kusurludur. AKP tektipçi ve ben bilirimci olma ötesinde
siyaset üretemez. Esasen Türkiye'de bunun ötesinde (hükümet
etmeye yönelme anlamında) siyaset üretimine gerek
de yoktur. Çünkü gerçekten demokrasi istemek Woltaire'in
söylediği gibi "senin gibi düşünmüyorum, ama
senin düşüncelerini serbestçe söylemen için senin
yanında mücadele etmeye hazırım" diyebilecek
bir bilinç ve yürekliliği gerektirmektedir. Bu ise
Anadolu aydınlaması ile mümkündür ve aydınlamayı
siyasilerin başardığı tarihte görülmemiştir.
Bu aydınlanma ancak ""aydınlanmaya su kadar,
ekmek kadar ihtiyacı olanların" talep edeceği
bir şeydir. Milli Görüşten gelip "değiştim"
demekle bunun olmayacağı gibi, AKP'nin sadece
ABD patentli Türkiye tahlilleri ile de bunun gerçekleşmeyeceği
aşikardır.