| Bundan 10-15 gün önce
Navkurd’da, Kürtlerle Türkler: Birlikte
Bir Yaşam Mümkün Mü? başlıklı ve B.
Şilan imzasıyla yayınlanan bir yazıda ilginç olduğunu düşündüğüm bazı konular
üzerinde durmayı gerekli görüyorum. Hemen belirtmem gereken yazıda ileri
sürülen görüşlerin çoğuna yazıya bir bütün olarak bakıldığında katılmamak
mümkün değil. Sözgelişi, Ortadoğu ne zaman kızışsa Kürt Sorunu ile neredeyse
özdeşleştirilen “terör” durumu içiçe geçirilerek Türkiye kamuoyunun gözüne
sokuluyor ve PKK üzerinden Kürtlere gözdağı verilmeye çalışılıyor ve Türk
şovenizmi güçlendiriliyor… Türkiye dahil bölgedeki diğer egemen güçlerin
egemenliklerini aldıkları statükonun değiştirileceğine dair her yeni işaret bölgedeki
bütün egemenleri tedirgin ediyor ve paranoyalarını da güçlendiriyor. Bu bağlamda,
Güney Kürdistan’daki her bağımsızlık temelindeki güçlenme Türkiye’de birçok
çığırtkanın savaş tamtamları çalan seslerini yükseltmesine; bir bataklık olarak
bölgenin değerlendirilmesine ve bataklığın kurutulması tezlerinin sürekli
yeniden güçlendirilmesine kaynaklık ediyor vs… türünden görüşlere elbette
katılmak mümkün. Hatta bir adım öteye geçerek, yeni Kürt
Bölgesi anayasasındaki “bir bölgede yaşayan etnisitelerin çoğunluğunun dili
o yerleşim yerinin resmi dilidir” türünden en demokratik ilkelerin anayasaya
koyulmasının bile Türkiye’de bir çok yazar ya da görüşçü tarafından
sulandırılabilmesini ve Kürtlerin ezici çoğunlukla yaşadığı bu bölgede
Kürtçe’nin, Arapça ve Türkmence ile birlikte resmi dil olarak kabul edilmesine
bile tahammül edilememesini de dikkate alarak, Türkiye’de soruna ne denli ilkel
biçimde yaklaşan görüşçü ve yazarların varlığından rahatsız olmak ve bu
ilkelliğin doğuracağı sorunların/sonuçların üzerinde de durmak mümkün. Bu en
demokratik işleyiş sürecinin bile Türkiye’de Kürt düşmanlığına dönüştürülebilmesinin
perde arkasındaki çıkar ilişkileri konusunda kamuoyuna daha geniş bir
çerçeveden bilgi akışının sağlanması için de mücadele etmek hem mümkün hem
gerekli….
Gene yazının temel olarak
ele aldığı, Kürt Sorununun PKK dan bağımsız bir sorun olduğu yada PKK öncesinde
de sonrasında da bu soruna adil bir çözüm getirilemezse sorunun varlığının
devam edeceği; Kandil dağına düzenlenecek operasyonlarla olsa olsa Türkiye’de
şovenizmin ve Türkler ve Kürtler
arasında giderek artan düşmanca
tutumların güçlenebileceği; Türkiye’de devletin istisnasız bütün kurumlarına
sirayet etmiş ve her deşifre edilmeye kalkışıldığı durumda “vatan-millet-ordu”
söylemleriyle üstü örtülmeye çalışılan çeteleşmenin ve çeteler ittifakının
devamı açısından Kürt Sorununun çarpıtılarak kamuoyuna sunulmasının sorunu
derinleştirmek ve halkları düşmanlaştırmak dışında işe yaramayacağı şeklinde
özetlenebilecek yazarın görüşlerine katılmak ta gerekli. Ve kanımca yazar Ortadoğu Sorunu yada Büyük Ortadoğu
Projesinin halkların ümüğünü sıkmaya yönelik durumu karşısında çok önemli
gerçekliklerin altını çiziyor yazısında…
Yazar, PKK ile
mücadelenin Güneyde yapılmasına yönelmenin ardındaki gerçek niyetin PKK ile
mücadele olmadığını; eğer mücadele edilecekse, bunun öncelikle Türkiye içinde,
giderekte belki bütün bir Avrupa’yı da kapsayacak şekilde yapılması gerektiğini
söylerken de, yine, bölgede meydana gelen olayların tamamının PKK’nin üstüne
yıkılmasının doğru olmayabileceğini, olaylarda “derin devletin” parmağının
nerelere kadar uzandığının bilinmesi gerektiğini ifade ederken de kanımca
önemli gerçekçi saptamalar yapıyor ve sanırım bu saptamalara Ortadoğu’da
oynanan emperyalist oyunlar üzerinden kafa yoran hemen herkeste katılmaktadır.
Ancak yazarın tüm bu
doğrulardan yola çıkarak vardığı bazı sonuçlar üzerinde yeniden düşünmek
gerekiyor. Yazar yukarda özetlemeye çalıştığım ve belki bir kısmını
özetleyemediğim (atladığım temel düşünceleri varsa şimdiden özür dileyerek) görüşlerinden
yola çıkarak önce şöyle bir saptama yapıyor: “Çok ürkekçe de olsa gidişata karşı çıkan yazı ve yorumlara rastlansa
da, basın asıl olarak kışla talimnamesi olma rolünü hakkıyla oynamaya devam
ediyor. Ölen gençlerin hayatı, ailelerin acıları bile savaş çığırtkanlığı
uğruna en rezilce yöntemlerle istismar ediliyor, malzeme olarak kullanılıyor.
Kürtlere yönelik yalan, hakaret, kin ve düşmanca kışkırtmaların ise sınırı yok.
Bu olay, kemalıstlerin Kürt düşmanlığının, nazilerin Yahudı düşmanlığını geride
bıraktığının çok açık bir göstregesidir” (yazım hataları yazara ait)…
Bu satırlarda altını
çizmem gereken temel durumlardan biri, yazarın basının rolü konusunda yaptığı
temel doğru saptamaların hemen ardından gelen “Bu olay, kemalıstlerin Kürt düşmanlığının, nazilerin Yahudı
düşmanlığını geride bıraktığının çok açık bir göstregesidir” (yazım
hataları yazara ait) saptamasyla ilgili. Elbette burada Kemalistlerin Kürt
düşmanlığının Nazilerin Yahudi düşmanlığıyla ne derece boy ölçüşüp
ölçüşmediğini tartışacak değilim… Hatta bu konuda Kürt düşmanlığı yapanlar
içinde Kemalistlerin ne oranda olduğunu da soracak değilim. Bu konuda Kemalistleri savunmak bana düşmez…
Yine de Kürt düşmanlığının kışkırtılmasının tüm faturasını Kemalistlere
kesilmesinin bana adil gözükmediğini söylemeden geçemeyeceğim. Kürt
düşmanlığını örneğin bölgede genel olarak İslami söylemler üzerinden politika
yapmaya çalışan çeşitli partiler ve toplumsal örgütler ve bunlara bağlı medya
kuruluşları da yapmaktadır. En basitinden Said-i Kürdi’nin Külliyatından yola
çıkan ve yıllardır cemaatleri içinde Kürdi adını bile Nursi’ye çevirerek
icraatta bulunanları gözününe aldığımızda bile bu durum açıkça gözükür. Yine
bugün ülkeye hükümet edenlerin İslami meşreplerine ve Kürt Sorunu benim
sorunumdur demelerine rağmen Kürtlere yönelik tutumlarında ki ikirciliklere
bakmakta faturanın sadece Kemalistlere kesilmesinin eksikli bir bakış olduğunu kanıtlar.
Kaldı ki Türkiye’de genel
olarak bu türden konulara bakarken, olayları salt Kemalistler üzerinden
değerlendirmek doğru olmadığı gibi, salt Kürtler üzerinden değerlendirmek de
doğru değil kanımca. Yüzlerce yıldır Anadolu’da yöneten yönetilen ilişkisi
bağlamında altta kalanın canının çıktığı politikaların hep uygulanageldiği, ve
son 100 yıldır yöneten unsurlar olarak Jön Türklerin ve bir devamı olan
Kemalistlerin (ama Kemalizmden ne anlaşılması gerektiği bile hala benim kafamda
ciddi bir soru iken, sözgelişi Menderes’in Demirel’in, ya da onların uzantıları
olan Kemalist yaklaşımlarla, İnönü, Ecevit ve onların uzantıları olan
Kemalistleri Kürt Sorunu ya da sadece çıplak Kürt vatandaşına yönelik tutumlarında
aynı kefede değerlendirmek; ya da Evrenci cuntayı bu bakışın neresine koyarak
Kemalistlerle ilgili bir sonuca varmak gerek… Kaldı ki, bu siyasal
yapılanmaların farklı dönemlerde hatta iki seçim arasında bile Kürtlerle ilgili
tutumlarının değiştiği de biliniyor…) altta tuttukları tüm grup ve kültürlere
karşı acımasızca davrandığı bilinmektedir. Böyle olmasını iddia etmek durumu meşrulaştırmak
anlamı taşımaz. Elbette yöneten/yönetilen ya da ezen/ezilen ilişkisi her ortaya
çıktığında kendine insanım diyen herkesin safını ezilenden yana belirlemesi en
etik olanı… Bu bağlamda Türkiye’de kendine demokratım diyen herkesin ezen/ezilen
ilişkisi temelinde Kürtlerden yana tavır almaları da en doğru olanı… Ancak ezen
ezilen ilişkileri üzerinden yola çıkıldığında bu ülkede Kemalistlerin ya da
cumhuriyetin kurucu kadrolarının (–ki kurucu kadrolar arasında da epey çelişki
olduğu bilinmektedir ve bu kadroların hepsinin Mustafa Kemal daha hayattayken
bile Kemalist politikalara harfiyen destek verdiğini savlamak mümkün değildir-)
Kürtlere yönelik inkarcı politikalarının doğurduğu olumsuzlukların yanı sıra,
tüm ezen ezilen ilişkilerini birlikte değerlendirmekte gerekir. Örneğin
Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde feodal zihin kalıpları ve İslam’ında
etkisiyle sınıf ilişkilerini yada cinsiyet ilişkilerini yada yetişkin çocuk
ilişkilerini veya marjinal gruplarla egemen değerlere bağlı kalanlar arasında
sürdürülen ilişkileri bir bütün olarak ele aldığımızda, tüm bu ilişkiler
yumağının dezavantajlı gruplar, (emekçiler, kadınlar, çocuklar yada diğer
–özürlüler, homoseksüeller, alt kültürel anlamda marjinaller- ) aleyhine
işleyen yanlarını da Kemalistlere mi bağlayacağız ya da hangi Kemalizme
bağlayacağız? Tüm bunların faturası da Kemalistlere kesilecekse bunlar hangi
Kemalistlere kesilecek…
Yazar Kemalistlere
ilişkin yukarda ki değerlendirmelerinden yola çıkarak şunu iddia etmektedir. “Kanımca bu durum, Kürt sorunun çözümü ve
Kürt-Türk ilişkilerinin geleceği konusunda yeni degelendirmeleri gerekli
kılıyor. Özellikle Kürt yurtsever hareketi, bu güne kadar ki kimi tezlerini
gözden geçirmek durumundadır” Anladığım kadarıyla yazar, madem Kemalistler
bu kadar geniş zulüm politikaları uyguluyor bizim artık bu adamlarla işimizin
olmaması gerekiyor diyor. Ama dedim ya hangi Kemalistler, bu konuda net bir
tanım var mı? Varsa yazarın tanımlaması ne?
Kürt yurtsever
hareketlerinin bugüne kadar kendilerin dışında olduğunu algıladıkları diğer
unsurlarla sürdürdükleri ilişkilerini gözden geçirmeleri gereğine katılıyorum.
Ama bu yazarın ileri sürdüğü gibi sadece Kemalistlerle ya da Türklerle ilişkilerini
kapsamamalı. Kürt yurtsever hareketlerinin bugüne kadar ülkenin tüm
egemenleriyle (istisnasız tüm egemenleriyle; yani Kürt aşiret ağalarıyla,
şeyhleriyle, seyyitleriyle; ülkenin her yerinde, bir ayağı uyuşturucuda bir
ayağı çocukların dilendirilmesinde olan Kürt çeteleriyle; Kürt erkeğiyle kadını
arasındaki ilişkilerinde Kürt erkeğiyle; Kürt baba çocuk ilişkilerinde Kürt
babalarıyla ve de bu arada egemen söylemi destekleyen Kürt ve Türk kökenlileriyle)
sürdürdükleri ilişkileri gözden geçirmesi gerektiğini biliyorum ve Kürtlerin
doğrudan Kürt kimliği üzerinde politika yapmalarını destekliyor ve istiyorum… Bu
ülkede kendilerin nasıl hissediyorlarsa o hissettikleri kültürel ya da etnik ya
da her ne ise o kimlik üzerinden herkesin sahnede boy göstermesi gerektiğine,
dahası ancak böyle bir durumda farklılıklar üzerinden bir birlik
oluşturulabilme olanaklarının yakalanabileceğin inanıyor ve Türkiye’de yaşayan
tüm dezavantajlı grupların, (kadın, alevi, Kürt, çocuk, gay, lezbiyen, engelli,
sivil, emekçi, vs…) kendi dezavantajlı konumlarından kurtarmalarının yolunun
öncelikle kendilerine unutturulan ve dayatmalarla bazen da utandırılarak yok
saydırılan ve hatta karşı kampın borazanlığına kendilerini adattıran tüm
insanların/grupların kimlikleri ile yeniden buluşmadıkları her durumda, bu
ülkede demokrasinin işleyemeyeceğini ve hoşgörü kültürünün yaygınlaşamayacağını
da biliyorum… Ancak yazar sanırım bu temel inançlar üzerinden yola çıkıp öyle
bir noktaya vardırıyor ki işi: Kemalistler diye başladığı -ki çekingelerimi yukarda ifade etmiştim- Kürt
düşmanlığı fikrini derinleştiriyor ve bunu Türklere yayıyor. Geniş
alıntıladığım yazısında şöyle diyor yazar: “Kendi hesabıma şunu rahatça
söyleyebilirim. Biz Kürtlerin Türklere veremiyeceğimiz bir hesabımız olduğu
kanısında değilim. Biz kimseyle anlaşıp onların ülkesini paylaşmadık, işgal etmedik.
Onların köylerini yakıp yıkmadık, evlerini, hatta ormanlarını ateşe vermedik.
Onları sürgünlere yollamadık, dillerine kilit vurmadık, düşüncelerini zincire
bağlamadık, kültürlerini ve kimliklerini yasaklamadık, onlara işkene etmedik,
en doğal ve sıradan talepleri nedeniyle kendilerini zindanlara atmadık, idam
sehpalarında sallandırmadık, yaşam olanaklarını yok ederek açlığa mahkum
etmedik, doğal kaynaklarını talan etmedik vs. Ama T.C. yi kuran ve yönetenler
83 yıldır, günün 24 saatinde bize karşı bütün bunları yapıyorlar. Bu süre
içerisinde, onlardan görmediğimiz kötülük yok bizim”.
Bu değerlendirme üzerinde
epey uzun durmak ve tarihsel arka plana odaklanmak gerek ama bu yazı
sınırlarında bunu yapmam mümkün değil… Gene de oldukça tehlikeli bulduğum bu
söylem tarzının biraz deşifre edilmeye ihtiyacı var. Bir kere teknik olarak
sorulması gereken sorulardan biri, “Biz
Kürtlerin Türklere veremiyeceğimiz bir hesabımız olduğu kanısında değilim” kanısını
yazar neye dayandırıyor. Mesela, biz Kürtler derken kimleri kasdediyor?
Örneğin, Özal, Ecevit, İnönü, Ağar, Aksu, Karman İnan ve aklıma gelmeyen birçok
cumhuriyet yöneticisinin etnik olarak en azından bir soy kütüklerinin Kürtlere
dayandığı biliniyor… Keza Alaattin Kanat yada Yeşil gibi faili belli
cinayetlerin failleri yada bugün Türkiye’nin her tarafına çöreklenmiş Kürt
kökenli mafya gruplarının adlarına da yazar hesap verme gereği duymuyor mu?
Bunların Türkiye’de yaşayan bütün ezilen gruplar üzerinden yaptıkları
kötülüklerin hesabını da Türklerin mi vermesi gerekiyor? Açıkçası Kürtleri
temize çıkarmaya çalışırken yazar, Kürtlerin karşısında Türkleri
ötekileştiriyor ve teknik olarak Türklerin Anadolu’da ki kötülüklerin ve
özellikle Kürtlere yönelik tüm kötülüklerin kaynağına oturtuyor –ki bu tür bir
ötekileştirme ya da “tu kaka” politikası otoriteryan bir zihin kalıbının ipuçlarını veriyor. Ayrıca yazarın “Biz kimseyle anlaşıp onların ülkesini paylaşmadık, işgal etmedik.” cümlesi de kendi içinde mantık hatalarını
barındırıyor. Bu cümle sadece teknik olarak bakıldığında bile mantıksal olarak
kusurlu. Mesela, benim bu cümleden anladığım Türklerin Kürtlerle anlaşıp
onların toprağını işgal etmesi ki, bu, özünde anlaşmış iki grubun birbirinin
toprağını işgal etmesinin mümkün olmadığı anlamına geliyor. Yani ortada anlaşma
varsa işgal yoktur ya da işgal olduğu iddia ediliyorsa, o zaman anlaşmayı yapan
Kürt önderleri işbirlikçidir – ki işbirlikçi önderlerin emperyalist emelleri
olan bir başka grubun önderleri ile anlaşmasının faturası Türklere değil
işbirlikçi olan Kürtlerin önderlerine ve emperyalist olan Türklerin önderlerine
ve bu önderliklerin iki grubunda halkına da nelere mal olduğuna odaklanmak ve
soruyu bu önderliklerin kimlerin çıkarı üzerinden ve ne pahasına anlaştıkları
üzerinden sormak gerekir. Ancak tüm bunlar üzerinde durmaya da fazla
gerek yok kanısındayım, çünkü yazar asıl bundan sonra iddia edilmesi hayli zorlamalı
olan ve dahası tehlikeli iddialarda bulunuyor.
Kürtlerin Türklere
veremeyeceği hesabı yoktan yola çıkan yazar Türkleri hesaba çekiyor. Sanırım
kastını aşan bir ifade olsa da ve sonunda tüm bu yapanları T. C’ yi kuran ve
yönetenlere bağlasa da yazar, cümlenin başında biz kimsenin vatanını işgal
etmedik diyip, Türklere – (o günkü ya da bugünkü iktidar odaklarına değil
doğrudan Türklere yani etnisiteleri Türk olanlara, nitekim bunun açık
anlatımını daha sonraki satırlardaki “Türklerin
Önasya`daki bin yıllık tarihi, baştan sona işgal, yağma, yakıp-yıkma ve soykırımlar
tarihidir. Böyle bir tarihi ciddi bir eleştiri süzgecinden geçıremeyen,
başkalarına ait toprakları zapt etmeyi, onlara zulmün her türlüsünü yapmayı
kendisi için doğal bir hak olarak gören, hatta bunu şan, şeref ya da
kahramanlık şeklinde algılayan bir toplumun, çevresiyle barışık şekilde
yaşamakta zorlanması doğaldır. Türkler, sadece kendileri öldüklerinde ölümün
acısını hişediyorlar” ifadelerde buluyoruz)- veryansın ediyor. Ve yazar Türklerle ilgili
gizli öfkesini Önasya’daki bin yıllık yağmacı tarihlerinden yola çıkarak şu
sözlerle açığa vuruyor. “Onların köylerini yakıp yıkmadık, evlerini,
hatta ormanlarını ateşe vermedik. Onları sürgünlere yollamadık, dillerine kilit vurmadık,
düşüncelerini zincire bağlamadık, kültürlerini ve kimliklerini yasaklamadık,
onlara işkene etmedik, en doğal ve sıradan talepleri nedeniyle kendilerini
zindanlara atmadık, idam sehpalarında sallandırmadık, yaşam olanaklarını yok
ederek açlığa mahkum etmedik, doğal kaynaklarını talan etmedik vs. Ama T.C. yi
kuran ve yönetenler 83 yıldır, günün 24 saatinde bize karşı bütün bunları
yapıyorlar. Bu süre içerisinde, onlardan görmediğimiz kötülük yok bizim”.
Şimdi, ilkin T:C’yi kuran
ve yönetenler sadece Türk değil Kürtler de… Bu geçmişte de böyleydi bugün de
böyle. Efendim Türkiye’deki kendi kimliklerinden koparılmış Kürt yöneticiler
işbirlikçidir diyerek bu işin altından kalkılmaz. Böyle bir durumda, iyi
Kürtler bizim kötü Kürtler T.C’nin ya da onları asimile eden Türklerin
mantığının işe yaramayacağı açık. Yani bu ülkenin o günkü kurucuları arasında
da bugünkü yöneticileri arasında da Kürtler azımsanamayacak oranda. Nitekim
Kürtler Cumhuriyet’in kuruluşuna verdikleri desteği o zamanki egemenleri
aracılığı ile Lozan müzakerecilerine bildiriyorlar ve bugün Kürtlerin yurtsever
cephesi bile Cumhuriyet’in kuruluşunu iki kurucu topluma sıklıkla bağlıyorlar.
Dolayısı ile T.C’nin günahlarını T.C’nin kurucusu ve yöneticilerine kesildiği
durumda bile bunu salt Türklere mal etmek kanımca hatalı bir girişim ve önceden
de belirttiğim üzere Türklerin ötekileştirilmesinin otoriteryan tarzda sürdürülmesi
dışında işlevi olmayacak bir çaba… Ama üzerinde fazla durulmaması gerekiyor en
azından bu yazı özgülünde…
İkincisi sosyolojik
anlamda geç uluslaşan bir toplum olarak Türkler ve daha da geç uluslaşma
sürecine giren Kürtler bir vaka iken ve bu yüzden bu iki toplumun Osmanlı’daki
diğer tüm uluslarından daha geç (belki Müslüman toplumlar olmanın ve
Osmanlı’nın şeriatla yönetiliyor olmasının da etkisiyle ) Osmanlı’nın
küllerinden ulusçuluk etkisiyle kendilerini var etmeye çalışan toplumlar olarak
tarih sahnesine çıktığı bilinirken, yazarın Türkleri (T.C yöneticileri
üzerinden olsa bile) hesaba çekmesi bir kere tarihsel açıdan uygun bir saptama
olarak bana gözükmüyor. Bu bağlamda söylediklerimi genişletmek adına, Anadolu’daki
diğer halklar gibi Türklerin de, gerek Selçuklularda gerek daha öncesinde ve
sonrasında yani Osmanlılarda sadece tebaa olduğundan ve kimseyi ezemedikleri
gibi kendilerinin sürekli ezilmesine kaynaklık eden koşullardan kurtulmak için
sıklıkla isyana başvurduklarından; keza, Türklerin adının Osmanlı da Edrak
bi-idrak (Akılsız Türkler) olarak anıldığından
bahsetmek; ulus olarak tarih sahnesine Türklük bilinciyle çıkışlarının tıpkı
Osmanlı’daki diğer uluslar gibi 1800’lü yıllarda başladığını yazara hatırlatmak
yazar için bir şey ifade edebilir mi bilmiyorum. Ama, örneğin Osmanlı’da daha
çok mezhepsel temelde haksızlığa uğramışlık duygusuyla ve çoğunlukla konar-göçer
Kızılbaş olmaları nedeniyle ayaklanan ve her ayaklanmaları kanla bastırılan,
bugünkü Türkçe’nin atası olan dille yazılmış isyan türküleriyle dağlarda
savaşan Türkmen Kızılbaş boylarının durumu bile, Türklerin Önasya’daki bin
yıllık tarihinin öyle işgal, yağma,yakıp-yıkma ve soykırımlar tarihi olmadığını
gösterebilir. Ha, Osmanlı diyeceksiniz, Osmanlı yöneticilerinin Türk
olmalarından bahsedeceksiniz, Kürt yurdunun Safavilerle Osmanlılar arasından
paylaşılmasını öne mi süreceksiniz? Yada İdris-i Bitlisi’den mi yada Yavuz
Sultan Selim diyip Kastr-i Şirin anlaşması ile Kürtlerin yurtların
parçalandığından mı bahsedeceksiniz… O zaman, niçin Türk etnisitesinden gelen
ve daha çok İslami konumlamasını “Haricilerden” yada “Ali yanlılarından” yana
koyan, bütün şiirlerini Türkçe yazan bugünkü İran Hükümdarı Şah İsmail ile,
Türkmen boyundan bir ailenin onlarca yıl devşirilerek “soy ağacına” bir sürü
batılı ülke kanını(!) karıştıran (bu cümlede bir kan ırkçılığı sakın
sezilmesin) Arap-Sünni İslam gelenekleriyle
hareket ederek bir tirana dönüşen ve bütün şiirlerini Osmanlıca (yada Peştun
kökenli bir dille) yazan Yavuz Sultan Selim arasında kavganın sürdüğüne ve
Şafii Kürtlerin bu kavgada bir tavır alıp almadıklarına, almışlarsa tavırlarını
neden yana aldıklarına; Celali İsyanları olarak bilinen Türkmen Kızılbaş
isyanlarının bastırılması için sürdürülen mücadele de Şafii Kürtlerin bir rol
oynayıp oynamadığına bakacaksınız.
Neyse sadece vurgulamak
istediğim, bir etnik gruba bir şeyleri mal etmeden önce, o etnik grubun iktidar
odaklarıyla yada o etnik grubu kendi çıkarları için her türden kullanıma
yönelen tüm kesimlerle ilişkileri üzerinden ve tarihsel bir perspektifle değerlendirmeye
tabii tutmak gerektiği. Diğer türlü, aynı mantıkla, Osmanlı’nın son dönemindeki
Ermeni katliamı Kürt Hamidiye alayları üzerinden Kürtlere fatura edilebilmesi yada
bir sürü başka şeyler anlamsız bir şekilde tartışılır hale dönüşür.
Gerçi yazar ara ara bazı
Türk aydınlarının tüm bu olup bitenlere karşı alt perdeden karşı çıkarak
namuslu bir duruş almaya yöneldiklerini de –sağolsun- görmezden gelmiyor ve
hakkını teslim ediyor. Mesela şöyle
diyor, “Bunları yazarken, Türklerden
kimse olumlu herhangi bir çaba harcamadı demek istemiyorum elbet. Demokrasi ve
insan hakları alanında mücadele veren, Kürt halkına büyük destek sunan ve bunun
için bedel ödeyen Türkleri ve harcadıkları çabayı tabii ki gözardı edemeyiz”
Ama arkasından hemen ekliyor, “Oysa
Türk devleti, Kürtleri sindirme ve yok etme stratejisinden bir milim bile geri
adım atmış degil. O nedenle de ne sorunun varlığını kabul ediyor ne de onunla
ilgili kanuşmaya yanaşıyor. Toplum olarak Türklerin durumu da maalesef bundan
farklı değil. Ortalama bir T ürkün kafası, ortlama bir asker kafasıdır. Dikkat
edilirse Türklerin övündükleri ve güvendikleri kurumların başında sürekli ordu
geliyor. Türk toplumu, kendisi tarafından seçilen parlamentonun bile potin
altında ezilmesini alkışlayan bir toplumdur. Sözüm ona „çözüm“ arayışında
olanlar bile, dönüp dolaşıyor ve sonuçta önümüze bayat kemalist formülleri
koyuyorlar. Kendileri sıkı sıkıya sarıldıkları asgari temel hakların bile Kürt
halkına tanınmasına, bin bir dereden su getirerek karşı çıkmak, bunlar arsında
bir gelenek halıni almış. Düdük çalar çalmaz her kes ya pısıyor ya da „ulusal
cepheye“, diger bir deyişle “anti-kürt” cepheye koşuyor” (yazıdaki
yanlışlar yazara ait)
Yazarın uzunca
alıntıladığım bu ifadelerinden elbette haklı olduğu yanlar var… Bugün
Türkiye’de bir anti-Kürt cephesinin her zamankinden daha fazla işler hale
konulmak istediği bir vaka.. Bu amaçla, tüm ideolojik aygıtlar işe koşulmuş
vaziyette… Kürtlerin en meşru insani -kültürel bile değil- haklarının talebi bile Türkiye kamuoyunda
infial yaratabiliyor. Savaş çığırtkanları iki halkı boğaz boğaz getirmek için
fırsat kolluyor… Ortadoğu’da yeni dengeler oluşturulurken halkların kanı ve
gözyaşı sömürücülerin umurunda bile olmuyor ya da bu kan ve gözyaşı üzerinden
bile yazarın da belirttiği gibi arsızca faydalanma yoluna gidiyorlar. Hatta gerçekten de ortalama bir Türkün kafası
bir asker kafasına dönüşüyor ve bu konuda gerçekten de Türklerin çok önemli bir
kısmı militarist davranıyor ve giderekte daha militarist olacakmış gibi
gözüküyor. Ancak bu konularda Kürdün kafasının çok farklı olduğunu
söyleyebilmek de ne yazık ki mümkün gözükmüyor. Kanıt mı istiyorsunuz, MHP’yi
destekleyen onbinlerce Kürde veya Kürtlere karşı savaşan korucu Kürt
aşiretlerine bakın. Yetmez mi diyorsunuz, Kürt siyasal örgütleri içinde sadece
kendileri gibi düşünmüyor diye yargılanıp öldürülenlere ya da farklı Kürt
siyasal örgüt mensuplarına yönelik linç girişimlerine bakın. Kürt isyanlarında
bile birbirlerini gammazlayan, birbirlerini arkadan vuran, Kürtlere göz atın. Ve
en demokratik mevzilermiş gibi duran ağırlıklı Kürtlerin örgütlediği HEP, DEP,
HADEP vs… gibi yapılanmalarda en basitinden il yönetimleri ya da milletvekili
adayları oluşturulurken aday belirlenmesinde “niteliği ne olursa olsun ama Kürt
kökenli olsun” anlayışının derinleştirilmesine bakın… Bunlar T.C’nin
dayatmaları ya da ideolojik yapısı nedeniyle çarpıtılan zihinlerin sorunu mu
diyorsunuz –ki katılırım-, o zaman Kürtler için var olan bu çarpıtılmış zihin
kalıplarına gösterdiğiniz hoşgörüyü Türklere de göstermek en azından adaletle
davranmış olmak için gerekmez mi?
Bugün Türkiye’de varolan kötülüklerin hele
Kürtlerle ilgili olup bitenlerin tek müsebbibi Türkler değildir. Yazarın bakış
açısıyla, bu sorunların kaynağında duruyormuş gibi gösterilen Türklerin, (tüm
bu sorunların çözülmeyişinde ya da derinleştirilmesinde yoksul ve iktidardan
düşürülmüş Türklerin) tüm bu sersemce sürdürülen çatışma ortamlarında hiçbir
çıkarı yoktur. Dahası yoksul Türklerde neredeyse yoksul Kürtler kadar bu
savaşın mağduru, zengin Kürtlerde neredeyse zengin Türkler kadar bu lanetli savaşın
ganimetçisidir. Bugün bölgede “düşük yoğunlukla” sürdürülen savaş nedeniyle
Türk analarının ve Kürt analarının birlikte yüreği yanıyor. Bölgede silahlı
kuvvetler mensubu olarak ölen Kürt gençleri belki Türk gençlerinden daha fazla…
Ama yazar bu lanetli savaşta ölenlerin ana babalarının tavırları konusunda da
kanımca ajitatif ve aşırı genelleyici bir üslup kullanmayı yeğliyor ve şöyle
diyor “Dikkat edin Kürt anne-babalar,
çocukları yaşamını yitirdiği zaman „barış olsun, kimse ölmesin“ diyorlar. Türk
ane ve babalar ise tam tersine „kanı yerde kalmasın“ türünden histerik
gösterilerle intikam çağrıları yapıyorlar. Birbirine zit yönde dönen iki ayrı
düyanının insanlarıdır bunlar”(yazım hataları yazara ait).
Şimdi el insaf… Bu ülkede
yaşamasam ve asker olarak ölen Kürt gençlerinin ana babalarını tanımasam ve
şehit cenazelerindeki yazarın ifadesiyle “histerik gösterilere” dönüşen
durumlarını görmesem gerçekten de Kürtlerle Türklerin ölüm karşısındaki
tutumlarının bu denli farklı olmasından yola çıkarak iki toplumu ben de yazar
gibi kafamda bölüvereceğim. Ama durum böyle değil. Politikleşmiş ve gerçekten
barış isteyen Kürt ana-babalarının tavrı gerçekten de yazarın söylediği gibi…
Ama bu tavır yeni gelişen bir tavır ve bu tavrın gelişmesinde PKK liderinin
“barış politikalarını” hayata geçirme çabasının etkisi azımsanamaz ve iyi bir
şey… Ancak yarın aynı ana- babaların, intikam isteyen bir önderliğin olduğu her
durumda, bu tavırlarının yerini intikam çığlıkları atan tavırlara bırakmayacağı
maalesef belli değil. Kaldı ki gerçekten
barış isteyen ve bunun bedelini ödeyen Türk ana-babalarının olduğu da muhakkak.
Dolayısı ile sorun Türk ana-babalar Kürt ana-babalar genellemeleriyle
geçiştirilemeyecek kadar yakıcı…
Başka ayrıntılara da
girilebilir yazarın ifadelerinden yola çıkarak. Ama sözü fazla uzatmaya gerek
yok. Bir noktaya daha değinerek bitireceğim. Yazar Kürtlerle Türklerin ayrı
yaşaması gereğinin de altını “Sizi yok
etmek isteyenlerle nasıl bir arada barınabilirsiniz ki?” ifadeleriyle
çiziyor. Kürtlerle Türklerin birlikte ya da ayrı yaşaması iki toplumun yeteri
kadar olgunlaştıklarında (maalesef bu coğrafyada toplumlarda insanlarda acı
çekerek olgunlaşabiliyor) verecekleri bir karar ve ben kendi hesabıma birlikte
yaşamanın tüm koşullarını yaratmak için mücadele etmekten yanayım. Ancak
elbette gün gelip iki toplumun birlikte yaşama şansı kalmayabilir veya taraflar
zora dayalı yöntemlerle birbirlerinden kopabilirler ve bu benim hiçte arzu
etmediğim bir şey. Bunu arzulamamamın nedeni self determinasyona karşı oluşumla
ilgili de değil. Bu sürecin her iki tolumun da büyük acılar çekmesine yol
açacağını düşündüğümden. Çünkü en azından demografik olarak giderek daha fazla
iç içe geçen bu iki toplumun ayrılma macerası ülkeyi belki son birkaç yüz
yıldır görülmemiş bir felaketin içine çekebilir. Ancak yazarın ayrılma talebine
de katılmıyor değilim. Elbette Kürtler içinde de Türkler içinde de bu türden
fikirler kendilerine yandaş bulabilirler. Ancak yazarın ayrılma fikrini öne
sürerken “Sizi yok etmek isteyenlerle
nasıl bir arada barınabilirsiniz ki” ifadesinde Türklerin Kürtleri yok
etmek istediğine dair bir gönderme var ki, dedimya el insaf… Korucular da
Kürtlerin en azından bir kısmını yok etmek istiyor. Yazar ne yapacak? İroni
olsun diye soruyorum: Koruculara ayrı bir kara parçasında yaşamayı mı salık
verecek?
Sonuç olarak Kürtlerin
Türkler tarafından kötülüklerin kaynağı olarak ötekileştirilmesinin ciddi
riskleri ve açmazları kadar, Türklerin ötekileştirilmesinin risk ve açmazların
da kulak açmak gerektiğini düşünüyorum. Kürtlere yönelik tüm olumsuz
uygulamaların kaynağını Türklerde aramanı; etnik olarak Türklere ve Türklerin tarih
sahnesine Türklük bilinciyle çıkışına denk düşmediğini fark etmenin bu süreçte
önemli olduğunu biliyor ve soruna odaklanırken çıkar ve iktidar odaklarına
yönelik çözümlemeler üzerinden sorunu irdelemenin demokrasi, çokkültürlülük,
barış ve halkların ortak yaşamı adına daha uygun olacağını bilmenin ve bunu
özellikle bu dönemde savunmanın gerekliliğine inanıyorum.
|