Tayyip Erdoğan başbakan olup, “Kürt Sorunu benim sorunumdur” dediğinde ne yalan söyleyeyim ben bu dilden korkmuştum. Kürtlerle ilgili ne zaman ki, devlet zevatından birileri çıkıp, benim sorunumdur dediyse önceki zamanlarda da ürperdiğim gibi…
O zaman Kürt sorununun neden başbakanın sorunu olduğunu da kendimce açıklamaya çalışmış ve bazı dengelerden bahsetmiştim. Bunun, 1991 deki Demirel İnönü hükümetinin “Kürt realitesini kabul ediyoruz” demesi benzeri bir manevra olmaması temennisini de ekleyerek…
Kürt sorunu benim sorunumdur diyip bundan iki yıl önce Kürtlere gül atan başbakan, şimdi cumhurbaşkanı seçtirdiği Gül’ün ve diğer tüm milliyetçi kurumların da desteğini alarak top güllesi göndermenin hazırlıklarını yapıyor…
Kürt sorunu başbakanın sorunu olduğunda, korktuğum dil Erdoğan’ın hamilik edebiyatıydı. Üslup hamilik üzerine kurulunca ve dil de düşüncenin/zihnin aynası olunca, bir sorunu çözmek için kendinden başka kimse muhatap kabul edilmiyor. Tıpkı 1920 li yıllardaki “bu ülkeye komünizm gelecekse biz getireceğiz” diyen Ankara valisi gibi… Siz kim oluyorsunuz vehmi… Her şey bizle başlar bizle biter anlayışı…
Tayip Erdoğan bu dile en yatkın başbakan oldu benim aklımın kestiği dönem içinde… Nitekim gittiği her yerde herkese kızdı, sövdü, külhanbeyi gibi davrandı ve benden sonra tufan’ı oynadı… Kullandığı dil her zaman biz ve ötekiler üzerine oturdu… Bizi değişti Erdoğan’ın zaman içinde ve doğal olarak ötekileri de değişti… Mesela, bizi Müslümanlar olarak kabul ettiği dönemde ötekiler tüm gayri Müslimlerdi. Sonra, bizi batı değerleri olarak tanımladı ve öteki batı dışıcılar, yani yereli savunanlar oldu.
Hakkını yemeyelim, zaman zaman yereli de savunuyormuş gibi yapmadı değil. Mesela yerele sahip çıkmak için alt kimlik üst kimlik dedi. Hemen arkasından çark etti ama olsun… Bir ara azcık yerele de oynadı.
Dolayısı ile “Milli Görüşten koptuk” derken de doğru söylüyordu Erdoğan. Çünkü Milli Görüş, görece en azından Batı Emperyalist işleyişe yada kuşatmaya karşıydı. Gerçi savundukları suni geleneğe dayalı din anlayışlarını da işin içine katıp, Arap Kültür Emperyalizminin maşası olmada ve Arap sermayesinin yerli işbirlikçiliğini yapmada bir mahsur görmediler. Ama gene de Batı Emperyalizmine görece karşıydılar.
Erdoğan ve taifesi öncelikle, 1930lardan itibaren, bu ülkenin kapitalist yolla kalkınma sevdasına destek veren ve Menderes ve Özal’la daha da güçlenen; batı sermayesiyle iç içe geçme yani sömürge kapısını ardına kadar dayama işlevine soyundular… Yani, yereli güçlü olana devretme; bu bağlamda elde avuçta ne varsa sermayeye peşkeş çekme politikalarına o kadar sıkı sarıldılar ki, Batılıların öngördüklerinden daha kolay bir biçimde bu ülkenin tüm kaynaklarını sömürüye açtılar ve Batı tarafından sürekli alkışlandılar. Güven kazandılar, iyi dostluk ilişkileri geliştirdiler. Sonra giderek Türkiye’de şu yada bu politikalarını hayata geçirmeyen yada hayata geçirmelerini engelleyen tüm oligarşik/bürokratik kurumlarla didişmeyi göze aldılar ve en son en güçlü kurum orduya karşı bile direnme cesaretini gösterdiler. (Milli Görüşçüler hiçbir zaman bunu yapamamıştı çünkü arkasında Batı desteği yoktu ve Araplarla da bu iş olmazdı.) Ve kamuoyunda sanal bir istikrar edebiyatı yaratmayı becererek, sorunları ancak kendilerinin çözebileceklerine inandırdılar…
Asıl tehlike de kanımca bundan sonra başladı. Zaten 80 küsur yıllık dönem içinde ülkedeki bir çok kesimle kavgalı olan oligarşik/bürokratik yapılanmaya öfke duyan kalabalıkları, bir yandan mağduriyet edebiyatıyla, diğer yandan güçlülük gösterileriyle hokus-pokuslayıp kendi iktidarlarını pekiştirdiler. İktidar pekiştikçe Erdoğan’ın diktatoryal kişiliği daha çok öne çıkmaya başladı. Önce çiftçilere sövdü, donra memurlara, gazetecilere, rektörlere, derken muhalif olan herkese…
Şimdi, ikinci hükümet döneminde %47’lik oy oranını da tutturunca, bu hokus-pokusla gözleri şapka altında çıkacak tavşana kilitlenmiş, zaten hiçbir zaman düşünme cesaretini bulamayan, hakkaten en az kullandıkları organları yani akılları tutulmuş kalabalıklardan da aldıkları destekle, daha büyük kahramanı ve totolateri oynuyor sayın Erdoğan.
Aslında sadece oynamıyor, yaşıyor. Hissediyor ve inanıyor.
Kötü olan da buya…
Çünkü kurtarıcı arayan geniş kitlelere “oynayanlar” fazla tutunamıyor ve çok güçlenemiyor… Mesela, Erbakan çok güçlenemedi ve hep sınırları belirli bir alanda oynadı. Oysa Erdoğan, oynamıyor, yaşıyor ve kendi hayatlarında hiç bir baltaya sap olamamış kişiler onun yaşadıklarını kendileri yaşıyormuş gibi onunla özdeşleşip bir çığırtkana, fanatiğe dönüşüyor. Tribünlerde takımlarıyla özdeşleşmiş taraftarlar misali.
Önce demokrasi getireceğine inandırdı milleti. Bunun inanç özgürlüğünden geçtiğine inandırdı. Demokrasi adına nutuklar attı. Ve bu nutukları attığı dönemde mesela dönüp Alevileri hiç muhatap almadı, hatta aşağıladı, hala da muhatap almıyor. Korkarım muhatap alınmada ısrar etseler, huzurdan kovulacaklar.
Şimdi bir tehdit olduğuna inandırıyor yada zaten inanmış olan milletin bu inancını kaşıyor… terör diyor başka bir şey demiyor… Gözü Güneydeki Kürt topraklarında… Aslında gözü tam orda da değil… Gözü ABD ile hangi gizli planlar içinde gerçekleşiyorsa, bölgenin tamamen topyekün bir savaş batağına çekilmesinde… Petrodolarların büyük emperyalistlerin kasasına akıtılması için bölgede daha genişe yayılmış kanın sürekli akar hale gelmesinde… Yani, yeni bir hokus-pokusculukta.
Bu uğurda her tür bedeli ödemeye hazırız diyor.
Kim bedel ödeyecek diye sormuyor şapkanın altından çıkacak tavşandan başka hiçbir şeye dikkat etmeyen gözleri kör kalabalıklar. Onlar sanki, bir sirk alanında seyirdeler. Onların oğulları ölmüyor, kentlerde onlar korku içinde yaşamıyor… Onlar izleyici. Gözleri çıkacak tavşanda. Tavşan şapkadan çıksa ben ayıyım dese ona bile inanacak kadar şaşkınlar/şaşırmışlar.
Kimseler çıkıp ta, Amerika’da yaşayan oğlunun ödeyeceği bedel ne sayın başbakan, yada yeni kucağına alıp fotoğraf çektirdiğin torunun ne bedel ödeyecek Atlas Okyanusu’nun öteki kıyısında.
Ne bedel ödeyeceksin sen sayın Erdoğan? Bölgeye gidip çatışan askerlerle dağlarda korku dolu geceler mi geçireceksin? Yanıbaşında vurulan silah arkadaşının üzerine bulaşan kanının, seni cinnete götüren uykusuz geceleriyle mi bitireceksin ömrünü? Yoksa, gazi olup döndükten sonra seni dövmeye kalkan ülkenin polisleriyle sakat kalmış bir adam olarak karşılaşmış olmanın “ya ben ne yapmışım, kim için” diyen pişmanlıklarını mı yaşayacaksın? Ne bedel ödemeye hazırsın söyle de bilelim… kimse demiyor…
Erdoğan bedel ödemeyecek, taifesi de…
Fukara Kürtler ve fukara Türkler bedel ödeyecek.
Birilerinin uzun vadeli çıkarlarının kölesi olmaya gönüllü razı olmuş akılsız fukaralar…
Kürt sorununu Erdoğan’ın sorunu olmadan bir an önce çıkarmak ve sorun kiminse bu yükü onun omuzlarına vermek lazım. Sorun bu ülkenin farklı etnisitelerinin en yoksul kesimlerinin. Çözümde onlardan gelmeli… Bu savaş tamtamlarını dindirmenin ve baltaları gömmenin başka yol yok gibi…
|