|
| "Kürt sorunu neden Başbakan'ın
sorunu" |
| |
 |
Türkiye'de
son günlerde siyasi alanda, özellikle de "Kürt Sorunu" konusunda
tartışmalar derinleşmektedir. Bilindiği üzere
tartışma, Başbakan Erdoğan'ın "yurttaş
inisiyatifi" olarak kendilerini adlandıran bir grup "aydın"la
görüşmesi ve ardından Diyarbakır'a giderek, "Kürt
Sorunu"nu tanıdıklarını ve sorunun çözümünü
öne çıkaracaklarını vurgulamasıyla başladı.
1991 yılında da, kendi dönemlerinin başbakanı
ve yardımcısı olan Demirel ve İnönü'nün yine
Diyarbakır'da "Kürt Realitesini kabul ediyoruz" dedikleri,
keza Yılmaz'ın "Avrupa Birliği'nin yolu Diyarbakır'dan
geçer" diyerek benzer şekilde Kürt Sorunu konusuna doksanlı
yıllarda vurgu yapmaya yöneldikleri bilinmektedir. Devletin
siyasi arenadaki en üst yetkilileri tarafından dillendirilen
bu tür söylemlerin kendi dönemlerinde Kürt Sorunu konusunda hemen
iki kutuplu tartışma ağı oluşturduğu,
ancak iki kutuplu tartışma ağının siyasi
kanadının sorunu çözmeye yönelik kısa ve uzun
vadeli çözüm önerileri ortaya koyamadıkları ve bir süre
sonra onyıllardır süregelen baskın "Kürt Sorunu
yoktur terör sorunu vardır, bölgedeki sorun bir geri kalmışlık
sorunudur, ekonomik ve askeri önlemlerle çözülmesi gerekir" söyleminin
yeniden egemenleştiği de bilinmektedir. Dolayısı
ile en yetkili siyasi ağızlar tarafından dillendirilen
bu türden söylemler başlangıçta konuya ilişkin
olumlu gelişme olarak algılansa da, sonuçta, kısa
vadeli gündem oluşturma ve Batılıların "think-tank"
kuruluşlarının yaptığı bir tür konuyla
ilgili hızlı düşünme ve kamuoyunu yeni fikre alıştırma
etkinliğinin ötesine geçememektedir. Dahası içi doldurulamayan
bu türden söylemlerin bölgede yarattığı düş
kırıklıkları nedeniyle, insanların sorunun
muhatabı olarak gördüğü kişilere güvenmelerinin
önüne de geçebilmektedir. Bu kez Başbakan Erdoğan'ın
sorunu "Kürt Sorunu" olarak nitelemesinin, sorun konusunda ne
türden politik açılımlara yol açacağını
henüz kestiremezsek de, Türkiye'de başbakanın bu nitelemelerinin
genel olarak Kürt kamuoyunda ve demokratik sivil toplum örgütlerinde
olumlu bir beklenti oluşturduğu bir gerçektir.
Bugün Türkiye'de genel olarak barıştan, demokrasiden,
insan haklarından yana olan kesimlerin onyıllardır
süregelen Kürt Sorununun, genel olarak Türkiye'de özelde bölgede
yarattığı korkunç tahrifatın bitirilebileceğine
ilişkin umutlandığı ve nihayet sorunun adının
doğru konulmasının çözümü de kolaylaştıracağına
ilişkin iyimserliğe kendini kaptırdıkları
bir dönemden geçiyoruz. Ancak, bölgedeki sorunların çözülebilme
olasılığı sadece umudu yada iyimserliği
değil, umutsuzluk ve kötümserliği de içinde taşıyor.
Çünkü, onlarca yıldır kendi bölgesel ve iç sorunlarını
çözememiş, yıllarca sorunların üzerini dogmatik
bir tarzda örtmüş, sorunların adından bile korkarak
siyaset yapmaya yönelmiş, kendi küçük grup çıkarlarını
geniş halk kitlelerinin çıkarlarının üzerinde
tutmuş ve en küçük demokratik talepleri bile çoğu kez
kan ve gözyaşı politikalarıyla bastırmış.
tüm bu nedenlerle kendi yurttaşları ile derin bir kök
bağı ilişkisi kuramamış hatta var olan
bağlarını bilerek yada bilinçsizce koparmış
siyasi gelenekleri nedeniyle bölge ülkeleri şimdi tamda bir
ateş yumağının içine çekiliyor. Uluslar arası
çıkar odakları kendi çıkarlarını şimdilerde
bölgenin çözümlenememiş çelişkileri üzerine oturtmakta,
bu çelişkilerden faydalanarak bölgeyi yeniden kan ve gözyaşına
boğmaya yönelmektedirler. Dolayısı ile yeni dönem
umudun olduğu kadar umutsuzluğun, iyimserliğin
olduğu kadar kötümserliğin de kapısını
bölge halkları adına aralıyor.
Öncelikle, ABD ve Batılı müttefiklerinin, Kafkasya'da
Tacikistan, Afganistan ve Pakistan'la başlattığı
Hindistan ve Çin'i (yada genelde doğuyu) kuşatma hareketinin
bir ayağını da Ortadoğu'da oluşturma
siyaseti nedeniyle, İran ve Suriye'ye yönelik tehditleri
Ortadoğu'da yeni gelişmelerin habercisi. ABD ve Batılı
müttefiklerine yönelik Irak'taki özellikle Sünni direnişinin
ABD'nin beklemediği şekilde gelişmesi nedeniyle
ayağına yeteri kadar Irak'ta yer edinemeyen ABD ve Müttefikleri,
şimdilik bu planlarını askıya alsa da, gerek
dünyanın gelişmiş Kuzey ülkelerinin enerji sorunları,
gerek bu bölgedeki işlenebilir ham (kimyasallarla henüz fazla
kirletilmemiş ve organik tarıma uygun) toprakların
ve su yataklarının cezp ediciliği nedeniyle, adına
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) dedikleri projeden vazgeçemeyeceklerini
bize gösteriyor. Bu projenin bölgenin siyasi coğrafyasını
değiştireceği proje sahipleri tarafından dillendiriliyor.
Açıktır ki, ABD ve Batılı müttefiklerinin
Ortadoğu'da yeni bir siyasal coğrafya hedefi, bölgede
yeni sorunların kaynağı olacak gibi duruyor. Bu
sorunlu durum yeni çözümleri de bölge halklarının önüne
koyuyor. Dolayısı ile bölgede önümüzdeki birkaç yılda
şimdiden pekte tasavvur edilemeyecek yeni yıkım
ve yeniden inşa süreçlerine kaynaklık edebilir. Bu
yüzden bölge, hem bir umutsuzluk hem de yeniden umut kapısı
olarak değerlendirilebilir.
Bölgede umut vadeden gelişmelerin başında, Ortadoğu'da
Filistin-İsrail Sorununun yeni döneme girmesi geliyor. Gazze'nin
ve Batı Şeria'nın İsrail yerleşimcilerinden
arındırılması ve o bölgelerin Filistinlilere
devri ile yeni bir çözüm aşamasına girilmiş olması
bölge için umutlu olmamızı sağlayan önemli bir
gelişme. Bu hem İsrail devletinin Araplarca tanınması,
hem de Filistinliler üzerinden Arapların yıllarca sürdürdükleri
Yahudi karşıtlığı propagandalarının
daha az taban bulacağı anlamına geliyor. Daha açık
bir anlatımla Araplar, Filistinlilerin uğradıkları
haksızlıklar yüzünden Yahudi düşmanlığı
yapmak için daha az imkana sahip. Bu durum Arapların gerek
ülkeler arasında gerekse her bir ülkenin toplumsal katmanları
arasında var olan ve Filistin sorunu nedeniyle sürekli gölgelenen
çelişkilerin daha fazla ortaya çıkmasına yol açabilir
ve bu çelişkiler Arap ülkeleri toplumsal yapılarında
özgürlükler lehine bazı gelişmeleri gündemleştirebilir.
Bu yüzden Ortadoğu'da genel olarak Arap ülkelerinde yoksul
olan ve özgürlük alanları daraltılmış toplumsal
katmanlar lehine bazı özgürleştirici gelişmeleri
umut etmek mümkün.
Ortadoğu'da Kürtler açısından bakıldığında,
Irak'ta bugünlerde anayasal çerçevesi çizilen bir federe devletin
inşa edilmesi, Kürtlerin neredeyse bütün tarihleri boyunca
gerçekleştirdikleri en önemli toplumsal gelişme. Her
ne kadar sol siyasal çevreler ve eski solcu yeni ulusalcılar
ABD'nin Ortadoğu'daki işgalci konumu nedeniyle Irak'taki
gelişmeleri emperyalizmin yayılma çabası olarak
görse ve bir yere kadar bu söylem doğru olsa da, Kürtler
için 1991'de başlayan ve giderek kendileri yönetebilme gücünü
dünyaya daha fazla gösteren yaklaşık 15 yıllık
bir dönem, Özellikle Güney'deki Kürtler adına önemli kazanımlar
sağlamıştır. Bugün Güney'li Kürt liderlerin
onayı alınmadan ABD ve Batılı müttefiklerinin
Ortadoğu'da kararlar alma ve uygulama şansı neredeyse
imkansız hale gelmiştir. Kürtlerin tarih sahnesine
"şimdilik" federe bir devletle çıkışı,
elbette Ortadoğu'da taşların güçlü bir biçimde
yerinden oynamasına yol açacak. Bölgede özellikle Kürt nüfusunu
barındıran ülkelerin bu yeni dönemden en fazla etkileneceği
muhakkak. Güney'de kurulacak bağımsız bir Kürt
Devletinin bu coğrafyayı nasıl etkileyeceği
şu anda yeteri kadar öngörülemese de, hiçbir şeyin eskisi
gibi olamayacağı, statükonun çözüleceği ve yeni
dengelerin bölgede oluşacağını söyleyebilmek
mümkün.
Başbakan Erdoğan'ın "Kürt Sorunu benim sorunumdur"
diyerek başlattığı tartışma, önemli
oranda Ortadoğu'nun değişen dengeleriyle ilgili.
Kürt Sorunu gibi onlarca yıldır bu ülkenin sürekli en
önemli gündemi olan bir konuda başbakanın bu çıkış
kararını bir gün içinde kendi başına almadığı
açık. Kapalı kapılar ardında asker-sivil bürokrasinin
ve bu bürokrasilerin bir şekilde ilişkili oldukları
yurtdışı merkezlerinin birlikte oluşturdukları
yeni Kürt politikalarının, Ortadoğu'da yeni bir
Federe Irak Devletinin kurulmasıyla yakından ilgili
olduğu da açık. Yeni Irak Devletinin anayasal bir çerçeveye
oturması ve uluslararası tanınmasının
ardından Türkiye'deki Kürtlerin Türkiye ile sürdürdükleri
ilişkilerin eskisi gibi olamayacağı, Türkiye'de
yaşayan Kürtlerin gerek bireysel gerek etnisiteye dayalı
haklarının ihlal edildiği her durumda yeni Irak
Devleti ile Türkiye'yi sık sık karşı karşıya
getirme olasılığı oldukça yüksek. Ortadoğu'da
daha şimdiden yeteri kadar sorun içine gömülmüş olan
ABD ve Batılı müttefiklerinin bölgede olası bir
Irak-Türkiye gerginliğine tahammülü olmayacak. Özellikle
İran üzerinden Çin'i kuşatma politikaları önünde
zaten yeteri kadar başı dertte olan, bir türlü İran
üzerinde uluslararası örgütler aracılığı
ile istediği yaptırım kararlarını aldırtamayan
ABD, stretejik açıdan müttefik gördüğü Türkiye ile
Irak'ın gerginleşmesinin kendi elini kolunu bağlayacağının
farkında. Türkiye'deki Kürtlerin gelecekte sorun oluşturmaması
için, şimdiden askeri önlemlerin dışında bazı
önlemlerin alınması gerektiğini gören ABD, Kürt
Sorununu Türkiye başbakanının sorunu katına
yükseltmiş vaziyette Kürt Sorununu başbakan katına
yükselten ikinci bir dış kuvvet Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne
girme düşleri. Bu düşün gerçekleşip gerçekleşmeyeceğı
ayrı bir tartışma konusu. Ancak Avrupa Devletlerinin
ve özellikle Almanya ve Fransa'nın, ABD ve İngiltere'ye
bölgenin egemenliği kaptırması Avrupa Birliği'nin
aleyhine bir gelişme olacağından, bir yandan ABD
önderliğinde yürütülen Ortadoğu Projesine bu ülkelerin
kısmi destek vermesine ama diğer yandan bu projenin
içinde kendilerinin olmadığı her durumda projeyi
üstü örtülü biçimde de olsa engelleme girişimlerine yol açmaktadır.
Nitekim İran'da uranyum inceltilmesi çalışmaları
nedeniyle İran ve ABD arasında yükselen gerilim politikalarına,
AB üyeleri sessiz kalmakta, daha doğrusu ABD tezlerini desteklememektedirler.
Bu koşullar altında, AB üyeleri Ortadoğu'da çıkarlarını
koruma ve kısmi olarak geliştirmenin yolunu Türkiye'nin
üye ülke sıfatını elde etmelerinde arıyorlar.
AB'ye girmiş bir Türkiye, Kafkaslardaki etnik temele dayalı
tarihi ilişkileri nedeniyle, bölgenin doğalgaz, petrol
ve altın yataklarından AB'nin daha kolay faydalanmasının
önünü açabilme şansına sahip. Yine AB'ye üye Türkiye,
Ortadoğu'daki gelişmelerde AB'nin muhatap olmasını
kolaylaştıracak. Ne var ki Türkiye'nin AB üyeliği
sürecinde, Avrupa'nın ve Türkiye'nin değer sistemlerinin
önemli oranda farklı olması, AB içinde özellikle Batılı
Hıristiyan değerler üzerinden politika yapan muhafazakar
kanatın yoğun bir karşı çıkışına
da yol açmaktadır. Yani AB, hem Türkiye üyeliğinin yanlısı
hem karşıtı olan, çıkarları yüzünden
Türkiye'den vazgeçemeyen ama kültürel uyumsuzluk nedeniyle de
bir türlü kısa süreli tam üyeliğini kabul edemediği
bir açmazla yüzyüze. AB'nin bu açmazı nasıl çözümleyeceği
uzun vadede görülecek. Ama Türkiye'nin şimdiden dillendirilen
ucu açık üyelik müzakerelerin kabulü ve belki sonuçta "ayrıcalıklı
ortak" statüsü ile AB ile ilişki sürdüren bir ülke olma konumu,
AB üyeleri için daha kabul edilebilir bir konum olarak görülüyor.
Her ne kadar tam üyelik hedefi dışında hiçbir farklı
statüyü Türkiye kabul etmeyecekmiş gibi gözükse de uzun vadede
bu durumun değişme olasılığı da
yüksek.
Elbette bu dış kuvvetlerin tazyiğinin yanı
sıra Türkiye'de onlarca yıldır başlangıçta
sol siyasal muhalefetin, sonraları Kürtlerin sürdürdüğü
mücadele ve artan demokrasi talepleri, özellikle enfermasyon olanaklarının
genişlediği ve dünyanın gözünün bölgeye çevrildiği
bir dönemde kendi demokratik taleplerini daha demokratik temelde
yeniden sürdürme olanaklarına da yol açtı. Sol muhalefetin
özellikle Kürt Sorunu konusunda çok net bir programının
olmaması, yada genellikle geçmiş illegal geleneklerinden
beslenen programlarını Kürt Sorunu'nun çözümü için
öneri olarak günümüze taşımaya çalışmaları,
sorunun çözümünde ciddi bir açılım yaratamadı.
Kürtlerin örgütlü yapılarının kendi içlerinde birbirlerine
karşı dostane olmayan, hatta zaman zaman keskin düşmanlık
ifadeleri içinde barındıran, tek yetkili olarak kendilerini
gören ve kendi içlerinde bir türlü "demokratik merkeziyetçiliği"
işletemeyen yanları nedeniyle de, Kürt Sorunu'nun bugün
geldiği noktada çözümüne dair bir ulusal ve uluslararası
merkezi oluşum gerçekleştirememeleri, sorunun çözümü
için ne yazık ki, iç dinamiklerden ziyade dış konjektörü
daha önemli hale getirdi. Bu nedenlerle, Kürt Sorunu bölgenin
en yakıcı sorunlarından biri olarak gündemde var
olmaya devam etse de, çözümü için nelerin gerçekleştirilebileceği
halen iç dinamiklerden ziyade yukarda ifade edilmeye çalışılan
dış dinamiklerin etkisiyle gerçekleşecekmiş
gibi görünüyor. Bu dış dinamiklerin nasıl hareket
edeceği ise önemli oranda egemen dış odakların
kendi çıkarlarına en uygun çözümün ne olacağı
konusunda alacağı kararlara bağlı olacak.
Ayrıntılandığında, gerek bölgeler arası,
gerek ülkeler arası, gerekse her ülkedeki etnik yada sınıfsal
dinamikler nedeniyle başka bir çok çelişkinin de görülebileceği
bu genel çerçeve, Türkiye'deki demokratik gelişmeleri besleyen
ana kaynaklar. AB üyelik sürecinde Türkiye altına imza attığı
uluslararsı anlaşmalar, Türkiye'nin demokratikleşmesi
için önemli metinler. Bu metinlerin, onyıllardır birey
karşısında devleti yücelten ve bireyi devlet karşısında
önemsizleştiren geleneğine ters durduğu da bir
gerçek. Bu nedenle Türkiye'de yurttaş lehine kağıt
üzerinde de olsa gelişen her durum kendi karşıtını
da doğuruyor. Süreç devlet kavramının yeniden tanımlanmasını
ve devleti hizmetkar olarak görme eğilimini yükseltiyor.
Bu durum Türkiye kamuoyunda ikili bir siyasetin doğmasını
hızlandırıyor. Dolayısı ile devlet-yurttaş
ilişkilerinin tanımlanmasını belli çerçevelerde
değiştiriyor. Devlet şeffaflaştırılmak
isteniyor ama bu çabalar, yüzyıllardır süregelen bürokrasiye
tosluyor. Yetkileri sınırlandırılan bürokratik
kurumlar, kendi ellerinden alınmış olan yetkiler
nedeniyle işlerini sürdürme konusunda mızıkçılık
yapıyor. Alınmış yetkilerinin bir kısmını
geri istiyor. Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) hükümeti
tüm bu yeni dönem ve denge durumunu sağlayabilmek için deyim
yerindeyse çok ciddi cambazlıklar yapıyor. Milliyetçilik
dalgasının yayılmasına yönelik çabalar, devletin
bölünebileceğine ilişkin fantezilerle güçlenidiriliyor.
Sorunlar üzerinde konuşmaya yönelen gerek hükümet kanadı
üyeleri olsun gerek sivil toplum örgütleri olsun bölücülükle itham
ediliyor. Ve genel olarak bakıldığında, insanlığın
tarihsel birikiminin ürünü olan tüm kavramlar sulandırılıyor.
Kısaca değinilmeye çalışılan bu karmaşık
ilişkiler ağı içinde Kürt Sorunu bir kez daha en
yetkili ağızlardan telaffuz edilmeye başlanıyor.
Bu konudaki samimiyet üzerine söz söylemek için henüz erken olsa
da, umarız bugün başbakan tarafından dillendirilen
"Kürt Sorunu benim sorunumdur" açıklamaları, 1991'de
Ortadoğu'nun içine girdiği yeni dönemden daha az etkilenmek
için bir manevra olarak Demirel ve İnönü tarafından
dillendirilen "Kürt Realitesini kabul ediyoruz" açıklamalarıyla
aynı manevra içeriğinde değildir. Böyle umarız,
çünkü, Türkiye toplumunun yeni hayal kırıklıklarına
tahammülü olmadığı gibi, yaşanacak yeni hayal
kırıklıklarının bölge halklarını
yeni güvensizliklere itme dışında hiçbir işlevi
olmayacak bu da genel olarak bölgedeki iç çelişkileri derinleştirecektir.
|
|
|