Bülent Ersoy,geçenlerde TV’de bir magazin programında, “çocuklarımız ölmesin” dedi. Kızılca kıyamet koptu gene. İşbilir savcılar “halkı askerlikten soğutma” gerekçesiyle harekete geçtiler. Ancak bir gün sonra Bülent Ersoy, “ölüm değil çözüm istiyorum, suçsa asın beni” deyiverdi ve şaşırtmaya devam etti, bir çok kişiyi. Bir çok kişiye göre ise zaten o ibnenin tekiydi ve bu sıfatına bir de vatan hainliği eklenmişti.
O magazin programında Ebru Gündeş “Allah bana asker anası olmayı göstersin, şehitler ölmez…” minvalinden bir şeyler söyleyerek Ersoy’a karşı çıktı.
* * *
İnsan zihni garip. Zihnim gerilere kaydı. Kulaklarıma, Ahmet Kaya yıllar yıllar önce “bir kaset yapacağım, Kürtçe parçada olacak ve bunu yayınlayacak yiğit televizyoncular da var” şeklindeki sözleri takıldı. Sonra, Serdar Ortaç diye bir adam, asker kaçağı olan, yarı kırıtkan bir adam fırlamıştı sahneye. Elinde mikrofon başlamıştı ulumaya (bir kurt tasviri buradaki, kuduz it değil…) “çıktık açık alınla…”
Aslında Ortaç’ın kırıtkanlığı yada feminenliği kendisini ilgilendiren bir konu. Kendi cinsine duyduğu gizil ilgi kendi bileceği şey. Ama insan keşke Ortaç’ta, Bülent Ersoy’un eşcinselliğini açıkça, ikiyüzlülüğe başvurmadan yaşaması kadar bir yiğitlikle yaşamış olsaydı demeden edemiyor… Çünkü o zaman, bastırılmış duygularının etkisiyle, bu kadar saçmalıklar yapmaya kalkışmaz ve Ahmet Kaya’nın sesini boğmak için, “çıktık açık alınla…” diye başlayan kahramanlık destanını söylemek için bu asker kaçağı feminen zat, kırıtkan edalarıyla sahneye koşmaz ve o günkü provokasyonu derinleştirmezdi belki… Ama o kendi iç çelişkilerini ve aslında toplumun dışında kaldığını hissettiği eğilimlerini gizlemek için, toplumun en fazla kutsadığı değerlere sığınmayı uygun görmüş, kendini kendi şerrinden korumak için toplumun önkoşulsuz kabul ettiği, adına “değerler” denen sakin limana kendini atmıştı. Ne var ki benim kafası kalın halkım, adamın asker kaçağı olduğu bilgisini bile umursamamıştı. O açık alınla savaşlarda çıktığını bir kez söylemiştiya, ne yaparsa yapsın o “koyunadam”, kendisi gibi “koyunadamlardan” oluşan sürünün bir parçasıydı artık. Hatta bu kez sürünün başına geçmiş, diğer “koyunadamları”, yazın sıcağında “gürneş tutmuş” koyunlar gibi peşine takarak sürüklemeye başlamıştı bile.
Gittiği yön belliydi feminen adamın “koyunadam” kılığında. Varacağı yer belliydi. Ama diğer “koyunadamlar” gürneşe tutulmuşlardı yazın sıcağında ve onlar kafalarını gömerek bu başkoyunadamın” kıçının dibine, gidiyorlardı burunları taşa toprağa değe değe, ağızları burunları toz toprağa bürünmüş şekilde, o “başkoyunadamın” kuyruğunun dibinde gılıklarının kokusunu soluyarak.
Ne oldu sonra? Ahmet Kaya, yurtdışında sürgünde öldü. Ortaç adı pek duyulmasa da, ortaç gibiler çoğaldı giderek. Nerede biri bir halt yese bu tip kişilerin hemen başlıyorlar aynı nakaratlara, “ çıktık, açık alınla….”
İnsanların, içleri bu kadar kapalı, yürekleri bu kadar kirliyken alınları nasıl açık olur? diye kimse sormadan onlar gene koşturuyor, a magazin senin bu magazin benim diyerek. Ve benim kalın kafalı, aklı başında değil –ESKİDEN- uçkurunda, ŞİMDİYSE bu uçkur işinden de hal çare bulamayınca kendi iç karanlıklarına, akıllarını ölümle bozmuş, başkalarının çocuklarını öldürmenin derdinde … olan benim halkım, bu “koyunadamların” izinde yürüyor gene…
* * *
Geçen gece, bu Ebru Gündeş hanımefendi, sen güzel söyledin, sen kötü… sen iyi giyindin sen paçoz falan diyerek ve bir iki saat gülüp eğlenmesinin karşılığında gecede 20 milyar TL para kazanarak, Bülent Ersoy’un “çocuklar ölmesin” diyen sesine karşı çıkıyor. “Ah !...Bir asker annesi olsam” falan türünden bir şeyler böğürüyor.
Güzel iş değil mi?. Memelerim sarkar diye çocuk yapmaktan bile kaçınan, tüm varoluş sebeplerini, derileri soyulduğunda sadece kan-yağ ve et olduğu bilinen ve özünde tiksinti verici bir nesneden ibaret olan bedenlerinin imajı dışında hiçbir şeye bağlayamayan bu pespaye kadınların, “ah bi oğlum olsa da, onu askere göndersem, şöyle bir ezip büksünler onu… Ateşler içine atsam oğlumu ve her gün ölüp ölmediğinin telaşıyla yaşasam”…” hele bi de şehit olsa da, ben bu şahadet mertebesinden bir süre daha nasiplensem” feryadı figanları. Bu nasıl bir ana yüreğidir ki, var ettiğinin başkalarını yok etmesini erdem sayıyor. Ve hatta, var ettiğinin yok olmasından bile böbürlenecek bir yan buluyor? Bu nasıl bir kadınlık ki, doğururken çektiği fiziksel acıyı kutsamadan daha derin bir kutsamayı, çocuğunun ölümünde ve birilerini öldürmesinde yeniden var edebiliyor? “Böyledir bizim kahraman kadınlarımız” diyecek ve bu vicdansızlığın körlüğünü büyük insanlığın “deruni” büyüklüğüne bağlayacak birileri. Ve o deruni büyüklükten kendi çıkarlarına su taşıyacak, “büyük-büyük” yöneticiler.
Şimdi o “koyunadamların” yanında bide böyle “koçkadınlar” türedi işte. Sadece Gündeş değil bu… O ve onun gibiler zaten bir şovun peşinde. Yoksa oğlunu savaşın ortasına gönderecek kadar kendini, kendi çıkarlarını unutmuş değil O ve O’nun gibiler. Vicdanları gelişmemiş olsa da bu gibilerin, çıkarlarına korkunç düşkün olduklarından, oğullarının cephede olmasının da karına ve zararına bakacak onlar. İşlerine gelmeyince de, ülkelerini de başka şeylerini de bir anda satacaklar. Ama O’nları modelleyenler var bu ülkede. Oğulları gerçekten cephede ve oğulları gerçekten “şahadet mertebesinde” olanlar. Ve ne yazık ki, onlar da çoğunlukla öyle düşünüyor.
Analar, “birini daha doğuracağım ve onu da yollayacağım cepheye” diyorsa, böbürlenerek ölen oğlunun ardından; varolma sebepleri var kılma olan kadınlar, çığlık çığlığa ölüme çocuklar doğuruyorsa, artık ortada olan bir çıldırı bile değildir. Ortada cinnet kol gezinmektedir.
* * *
Bir ana bir oğul doğuruyor, oğlun Tanrı kadar kutsal olduğu topraklarda. Çileyle, açlıkla, sefaletle büyütüyor oğlunu. Ve gün geliyor evinin direği ilan ettiği oğlunu kaybediyor. Evinin direği çöküyor yani orta yerinden ve altında kalıyor kadın.
Kadın için çileli günlerin yeniden başladığı zamanlar. Yalnız kalıyor kadın. Hatta yalnız bile kalamıyor, geçmişin iyi anıları çıkıp çıkıp geliyor kadının zihnine. Kadının zihninde kötü karabasanlara dönüşüyor geçmişin iyi anıları. Kadın, varetme üzere varolduğu kimliğini bırakıyor geride. Ve yok etmeye yönelen acılı bir koçkadına dönüşüyor bunca acı içinde; hasreti kendine, derdi içinde, öfkesi yaşayana dönük bir canlıya dönüşüveriyor acılı kadın.
Her söylediğimde, bilirim, söylediklerim bir ütopya, ağırbaşlı kederimden türemiş can yakıcı bir hülya… Ama gene de, söylemekten vazgeçemem işte…: Acılı kadın yeniden yaşama dönmedikçe; el atılıp acılı kadına, o kadın yeniden “derdi varetme olan” olan bir canlıya dönüştürülmedikçe; yani koçkadın olarak kaldıkça o kadın ve yeniden sadece kadınlaşmadıkça … ve koyunadamlar yeniden kadını dölleyerek varolma ve var kılma sürecinin bir eri olduklarını bilmedikçe ve yani bir yaşam eri olarak değil de ölüm neferi gibi davranmaya devam ettikçe, tersine dönmeye de devam edecektir ne yazık ki bu ihtiyar dünya…
|