Kültürel dönüşümün kapitalist evrimi son yirmi yıldır her yeri biraz vuruyor doğrusu. En çok ta Türkiye gibi “geç kapitalist” toplumları ve bu toplumların anti kapitalist bireylerini vuruyor.
Anti kapitalist bireylerin bir çoğunun bu gibi ülkelerde siyasal sistemle başları dertte. Gaddarlıkta sınır tanımayan, kurbanları üzerinde her türden bedensel ve psikolojik işkence yapma hakkını kendinde bulan bu türden ülkelerin siyasal karar mekanizmalarının başında bulunanlar, büyük acı çektiriyorlar kendi karşılarında duran ve mücadele etmeye çalışan insanlara. Bu gaddarlık ve insafsızlık karşısında anti kapitalist bireyler çoğu kez yüceltme mekanizması aracılığı ile kendilerine destek bulabiliyor ve ayakta kalmayı deniyorlar. Bu bağlamda, “örgütlülük” hatta çoğu kez “ait hissettikleri örgütün gücü” yüceltiliyor mesela… Yine mesela bu bağlamda önderlik yapan bireyler yüceltiliyor ve önderlerle özdeşimler kuruluyor: Yer geliyor önderler için kendi ölümlerini göze alıyorlar bu bireyler. Mücadele süresinde her yok olan bireyin “öcünün alınacağına” dair düşlemler kuruluyor, türküler bestelenip “dost sohbetlerinde” yanık yanık söyleniyor bu türküler. Yetmiyor, düşen bireyin saflarının sıklaştırılacağına dair yeminler ediliyor. Bunların gerçekleşmediği her durumda bu bireyler “ışığıyla aydınlatılmış yolda sonsuza kadar ilerlenileceği” düşüne sarılıyor. Olmayınca, başarısızlıkların suçluları aranıyor. İçe dönülüyor, hesaplaşılıyor ve derin bir kopuş yaşanıyor. Bu kopuşta herkes kendini haklı görüyor ve diğerinin ne denli alçak olduğunu kanıtlamaya girişiyor. Kimse dönüp kendi zihin kalıplarına bakmıyor. Herkes toplumun yeniden inşası için yeni bir örgütsel inşanın gerekliliğinden yola çıkarak kendi “yeni” örgütsel inşasının eski sorunların aşılmasında ne denli güçlü bir deneyime sahip olduğu savlamasıyla “yeniden” ama “eski” yola koyuluyor.
Hani Nevzat Çelik diyorya: “Bu ne yaman çelişki anne” “Kurtlar sofrasına düştüm, hani benim gençliğim nerde?”. İşte o misal, ama sadece kapitalist devlet ilişkilerinin egemen güçlerinin sofrasına değil, kapitalizmin egemenlik sisteminin parçalamak için en az kapitalist egemenler kadar kurtlaşan bir sofrada buluyor kendini bu bireylerin bir çoğu. Gerçekten de derin çelişkiler içinde kıvranıyor. Kapitalizmin bireyi, toplumu, kültürü yıkan, unufak edip dağıtan; kültürü, toplumu ve bireyi atomize edip parçalara ayırtan müthiş yıkıcı gücü karşısında çaresizleşiyor bu birey. Düş dünyasının da sözgelişi örgütte özendiği liderlerin ele geçirildikten sonra kişinin kafasındaki şablona uymaması nedeniyle, sözgelişi yücelttiği örgütsel mekanizmanın tıpkı kapitalist devlet aygıtları gibi alabildiğine kirlenmiş/kirletilmiş olduğunu gördüğünde, sözgelişi toplumun emekçi insanları yapamıyor diye, kendini bazen “dıştan zorlamalarla/grup baskısıyla” bazen “gönüllü bir çilekeş” olarak perhize soktuğu tüm dünya nimetlerinden kendi şeflerinin ne kadar da açgözlüce faydalandığını her fark ettiğinde,… dağılmasıyla bu bireyin çaresizliğinin içine derin hayalkırıklıkları yerleşiyor. Çoğu kez tüm bu kavrama sürecinin kırklı yaşlara kadar sarkması nedeniyle ömrünün törpülendiğini hisseden birey, ya kendiside dahil bütün bir sürece küfre yöneliyor yada eğer zamanında yaşamışsa, kendini en özgür hissettiği anıların nostaljisinde kendi zihnini sürekli yeniden ve çarpık biçimde inşa ederek hasretle kendi geçmişine yöneliyor.
Öyle oluyor ki, kendilerini en tutsak hissetmeleri gereken cezaevi anıları bu “yoğun bakımdaki bireylerin” neredeyse en çok beslendikleri “yaşam destek ünitesine” dönüşüyor. Henüz bize itiraf edemeseler de, bu “yoğun bakımdaki bireyler” kendilerini en çok, tutsaklık türküleri söyledikleri cezaevlerinde, kendileri gibi büyük düşler kuran arkadaşlarıyla birlikte olduklarında ve dış dünyanın tüm gerçekliklerinden kopmuş kendi düşsel dünyalarına sığındıklarında özgür hissettiklerini için için kendilerine tekrarlıyorlar. Hele işkence faslını atlatmış ve artık aldıkları yada alacakları cezalar için tahminler yapmaya ve çıktıklarında dünyayı değiştirmek için nasıl donanmış olduklarına dair düşler kurmaya başladıkları anılar yumağını anlatırken deymeyin bu tutsak olmaları gereken cezaevi mekanlarındaki bireylerin özgürlük keyiflerine…
* * *
Belleğim giderek daha belirsizleşiyor. Nostaljik özlemlerim giderek daha belirsizleşmiş bellek üzerinden kendine hayaller yaratıyor. Geçmişin muğlak anıları içinde “görkemli” gibi görünen anıları öne çıkarıyor belleğim. Yeni Dünyanın yeni değerlerine uyum sağlamak ve daha fazla kendini düşünen bir adam olmak için beni her geçen gün daha fazla zorluyor bu geç kapitalist kültürel dönüşüm modası. Anti kapitalist kimliğim giderek çaresizleşiyor. Elime geçen her kitapta ben, her geçen gün eskiyi öven alıntılara daha fazla odaklanır oluyorum. Her geçen gün bir parçam anakaradan kopan bir adacık misali daha fazla anakara ile arasını açıyor. Anakaradan uzaklaştıkça, anakara ile arası açılan parçamın, ana karaya özlemi artıyor. Geçmişe özlemim, üstelik neyini özlediğimi bile bilmediğim geçmişe özlemim, bir sevdalıya duyulan yakıcı hasrete dönüşüyor. Ve ben, gurbette köyünü… “mülteci kederli gecelerde” yurdunu özleyen insanlar gibi “kendi yurdumda sürgün ve en önemlisi kendi zihnimde bugünkü kendimi kovan bir insan modunda” yaşamın içine çekilip duruyorum.
Kendi yurdundayken insan nasıl özler yurdunu? Kendi zihninde nasıl kovmayı dener kendi bugününü, üstelik muğlak bir geçmiş anılar yumağının gerçeği temsil etme gücünü çoktan yitirmiş kırıntılarından medet umarak? Yurdumda yurdumu özlediğimin ifşası sürgündeki dostlara yapılan bir insafsızlık değil midir? Ve ihanet değil midir beni böyle boynu bükük ve çaresiz bırakan tüm sürgünlere karşı direnemeyişim? Şimdi, birileri binlerce kilometre ötelerden kalkıp kınamaz mı beni ve anti kapitalist bireylerle ilgili kendimden yola çıkarak yazdığım şeyleri? Ben böyle hasretlere gömüldüğümü söylediğimde birileri öfkelenmez mi bana sınır ötelerinden? Bilemem… Ama sevgili dost İkram’ın yazısını okuduğumda hep anlaşılması gerekenlerin sürgünde insanlar olmadığını, yurtlarında sürgünde olanların sayısının kapitalist kültürel evrim sürecinde hepimizi sardığını söylemek geldi içimden. Bir de ben kendi yurdumda sürgünken “başka toplumların yurdunda sürgünde” olan dostlarımı ne kadar özlediğimi sessizce ve kendi edebince dillendirmek.