Beşikler
vermişim Nuh'a
Salıncaklar hamaklar.
Havva anan dünkü çocuk sayılır
Anadolu'yum ben, tanıyor musun?1
Anadolu tarihi Havva ana öncesine gider mi, bilemem.
Ama onlarca uygarlığın kendini var ettiği
bir tarihe Anadolu'nun şahitlik yaptığı
hemen herkes tarafından kabul edilir. Kabul edilir
edilmesine de, yine de birileri tüm bu tarihe sahip çıkmak
ve bir bütün olarak bu harmoninin bir parçası olarak
kendini algılayıp, kendi tarihine güzellikler
eklemeye çalışmak yerine, kendini bu toprakların
evveli ve ahiri olarak görmeye devam eder. Birileri, tarihi
kendileri ile başlatmaya ve kendileriyle birlikte bitirmeye
yönelir. Onlar kendilerini, kendilerinin yok olduğu
andan itibaren tarihin ve kültürlerin de yok olacağına
inandırmışlardır. Bu, bir "muktedirlik vehmi"dir. Bu, bir gerçeklikten kopma, yarım yamalak
bir çarpıtılmış zihinle dünyaya meydan
okuma budalalığıdır. Ve bu vehim nedeniyle
birileri kendilerinin olmadığı her durumda,
kendilerinden bağımsız olarak olup bitenlerin
ve olup biteceklerin de var olamayacaklarını sanır.
Onlara göre, her şey kendileri ile başlamıştır
ve her şey kendileri ile son bulacaktır.
Bu tarihi ve evreni kendi ile başlatıp kendi
ile biteceğine inanma "muktedirlik
vehmi", çocukluk
çağı zihninin önemli bir parçasıdır.
Bu "muktedirlik vehmi", bir çocuğun oyun oynarken, ayı yada
güneşi peşine takıp koşturduğuna
ve ayı yada güneşi
kendisi durduğu zaman durduracağına
ilişkin inancına benzer bir inançla işler.
Çocuk için nasıl ki bir nesne gözünün önünden kaybolduğunda
o nesne yok olursa, bu vehme sahip olan insanlar içinde,
kendileri (ister kişi, ister ulus yada kültür olsun)
yok olduklarında, her şey yok olacaktır.
O nedenle, kendileri ile ilgili her türden "düşsel
yokoluş" çağrışımları bile
bireyleri tedirgin eder, öfkelendirir ve saldırganlaştırır
.
Kendileri yok olduğunda her şeyin yok olacağına
ilişkin bir inançla tarih sahnesine çıkanlar ve
bu nedenle var olmak için "öteki"ni yok etmeyi "yokoluşu
engelleyebilmenin tek geçerli yolu olarak görenler", ne
yazı ki tarihte paradoksal biçimde, hem kendilerini
hem de kendileri dışında kalanların
yok etmeyi genellikle başarmışlardır.
Ve ne yazık ki bu başarı(!), özellikle doğu
toplumlarında daha fazla pratik bulmuştur. Bu
pratikler gerçekten hemen hiç kimsenin lehine olamayan ve
çoğu kez herkesin aleyhine olan bir sürece tekabül
etmiştir. Fazla uzağa gitmeden Anadolu'da, son
elli yıllık zaman diliminde bile bu pratiklerin
herkesin aleyhine olan yanlarına tanıklık
ettik. Sözgelişi, kendileri dışında
etnik unsurların var olduğunu kabullenmek sanki
kendilerinin yok olmasını doğuracakmış
gibi bir fantazi ile yola çıkan Türkçü yaklaşımlardan
beslenen politikalar, hem Türkler dışında
kalanların hem de Türklerin yıkıcı ilişkiler
ağı içine çekilmesine önayak olmuştur. Ve
ne yazık ki son elli yılda bile, Nuh'a beşikler
veren Anadolu, kendi tarihsel gerçekliğini gören zihinlerin
olmaması neniyle, acı yumağına dönüşen
coğrafya halini almış; üzerinde yaşayan
bütün halkların kendi vatanlarında cehennemvari
ilişkiler sürdürmesine yol açmıştır.
Doğa ve evrenin kendi dinamiğinde işleyen
yanlarını göremeyen, bu nedenle tarih ve evrenin
doğal işleyiş dinamiklerinin kendi kurgusal
dünyasına denk düşmeyen yanlarından ürken
bireyler, kendi zihinsel gelişimine dönüp, kendi zihinsel
süreçlerinin eksikliklerini tamamlamak üzere harekete geçmek
ve kendiyle yüzleşerek olgunlaşmak yerine, gerçeği
ters yüz etmeye yönelmekte ve "salt kendisi var olduğu
için her şeyin var olduğuna" inanması yüzünden
(toplumları acıdan kurtarmak idealiyle hareke
geçtiği her durumda bile), yeni acılara kaynaklık
edecek şekilde tarih sahnesinde varolmakta; tarihi
ve evreni iyiden güzelden yana olanlarla değil, kendinden
yana olan ve olmayanlarla yeniden kurgulamaya çalışmaktadır.
Böyle bir kurgu,ne yazık ki bir tercih değildir.
Bir tercih olsa değiştirilmesi daha kolay olacaktır.
Bu türden bir kurgulama bir bilişsel/zihinsel zorunluluktur.
Bu zorunluluk çocuk zihninin, binlerce kültürel engel yüzünden
zamanında serpilip gelişememenin; yetişkin
zihnine zamanında dönüşememesinin bir sonucudur.
Zamanında gelişmesi engellenen bu zihin formu,
"bedeni büyümüş zihni cüce kalmış" insanlar
kümesinden oluşan toplumların oluşumunda
ciddi rol oynamıştır. Bu cücelik nedeniyle,
bu zihin formunun beslediği toplumların algı
alanları dardır. Gerçeğin kavranılması
eksikli ve çarpıtılmıştır. Dahası,
zorlandığı her durumda yeni bir algı
dünyası oluştururken bile bu zihin, kusurlu ve
çarpık işlemektedir. Bu nedenle zihin, ayrıntılamak,
gerçekçi verileri önceki bilgilerin
içine katarak yeni bilgileri öncekilerle uyuşturmak
ve önceki bilgilerde gerektiğinde değişiklik
yapabilmek kapasitesinden çoğu kez yoksundur. Yeniyle
karşılaştığı her durumda,
eskiyi mutlak olarak olduğu biçimiyle korumaya yönelmek
bu türden bir zihin için daha kolay olduğundan, müthiş
bir değişim karşıtlığını
ve tutuculuğu içinde barındırır.
Bu işleyiş gerek kişisel dünyayı
gerek toplusal hayatı daha fazla acıya boğar.
Toplumsal olgular karşısında kendi zihinsel
yetmezliklerini sorgulamak yerine, tüm toplumsal olguları
kendi çocuk zihin yasaları çerçevesinde işletmek
ister. Dolayısı ile toplumsal gerçekliklere hatalı
müdahalelerde bulunur. Kendisine eklemleyemediği tüm
toplumsal olguları bir tehdit olarak algılar ve
onları yok etmek üzere her tür yolu dener.
Bu zihinsel formla tarih sahnesinde var olmaya devam
eden toplumlar, bütünlüklü bir tarih ve kültür mirası
oluşturmada zorlanır. Bu nedenle parçalı
ilişkiler kurar yada her parçaya bütünün dışında
bir anlam yükler. Kendisine ait bir değer olduğunu
düşündüğü tüm parçaları yüceltir. Onları
erişilmez kılar. Aynı işleyiş tarzıyla,
kendisine ait olarak görmediklerinin yok oluşunu da
hızlandırır.
Bir bulmacanın her parçasının bütün
içinde bir yeri olabileceğini, parçanın tek başına
bir anlamı olamayacağını kestiremediğinden,
her parçaya "benim olan ve
benim olmayan" diye ayrı anlamlar yükler. Bu
anlamlar bireyin kendi kafasındaki fantastik anlamlardır
ve çoğunlukla gerçeği temsil etme gücünden uzaktır.
Birey, parça bütün ilişkisini göremediğinden,
yeni bir parçayla
karşılaştığında bu parçaya
anlam yüklemekte zorlanır
ve çoğu kez saldırganlaşarak kendi
kafasındaki anlamla örtüşmeyen parçaları
yok etmeye kalkışır. Zorunlu olarak kendisi
de bütünün tüm parçaları da acı çeker.
Anadolu açısından bu zihinsel işleyiş,
sözgelişi Bizans Uygarlığının bu
topraklarda inşa ettiği değerleri görmezden
gelir. Ya da bir Likya yada Helen yada Suryani vs.izleri
taşıyan değerler çoğu kez bütünün bir
parçası olarak algılanmaz ve yok edilir. Bu bağlamda,
sözgelişi Anadolu'da eski uygarlık kalıntıları
yeteri kadar önemsenmez ve korunmaz. Sözgelişi bu yüzden
Zeugma'nın sular altında kalmasının
bir önemi yoktur yada Fırtına Deresinin. Keza
bu türden nedenlerle Munzur Vadisinin yok olması ve
bu yok oluşla birlikte en basitinden bir sürü canlı
türünün yok olacak olması insanlar için bir önem teşkil
etmez. Zeugma'nın, Fırtına Deresi'nin yada
Munzur'un yok olmasıyla birlikte, o coğrafya da
yaşayan binlerce yıllık kültürel örüntülerin
yok olması da bir önem arz etmez. Bugün o topraklarda
yaşayanların kendileri için kutsal gördükleri
mekanların yok olacak olması, bu yok oluşla
birlikte bütün olarak toplumsal ilişkilerin, inanç
biçimlerinin ciddi sorunlarla karşılaşacağı
da görmezden gelinir. Bu kültürel mirasların yok olması
ile birlikte insanların yok olan anılarının,
düşlerinin, aşklarının ya da öfkelerinin
temsilcisi olan sembollerin o insanlar üzerinde oluşturacağı
yıkıcı etkiler atlanır.
Bu türden yıkıcı süreçlerin toplumlara
hiçbir şey kazandırmadığının
yıllarca denenerek görülmesine rağmen ısrarca
sürdürülme çabası, gelecekte ister asimilasyonla, ister
entegrasyonla yada sözgelişi ekonomik nedenlerle açıklansın,
her yok edilen değer sadece "bir parça" olarak yok
edilmez, "bütünün bir parçası" olarak yok edilir. Bu
nedenle her yok edilen bütünün parçası, bütüne de zarar
verir.
Kendi bedeni üzerinde, sözgelişi midenin yada
karaciğerin yok edilmesinin, sadece midenin yada karaciğerin
bir sorunu olmadığını,
bir bütün olarak insan bedeninin bir sorunu olduğunu
keşfetmeyi başarmış olan insan zihninin,
kültürel ve toplumsal olaylara da benzer bir forma ulaşamadığı
her durumda, bir bütün olarak acı çekmeye ve acı
çektirmeye devam edeceği aşikardır. Bu gerçeği
gören insan zihni, yok edilen her değerin bir bütün
olarak evrenin yok edilişine tekabül ettiğini,
gün gelecek anlayacak.
Umut odur ki, o zamana kadar "bütün" var olmaya, parçalanmadan
kendini koruyabilmeye devam eder.