|
|
| Karaoğlan’ın veda hutbesiyle laikler vedalaşırken |
|
|
 |
1970’li yıllarda en azından genç olanlar ve politikaya birazcık ilgi duyanlar, bugün ölüm döşeğine düşmüş olan ve söyledikleri hala bazı çevreler için nostaljik değer ifade eden Karaoğlan (Bülent Ecevit)’ın o günlerdeki görkemini ve karizmasını hatırlarlar. O günlerde Karaoğlan’ın liderliğinde sosyal demokratlar, 1946’dan sonra ilk kez %40’ların üzerinde oy potansiyeli yakalamış, tek başına iktidar olamasa da iktidarın büyük ortağı olarak iki dönem (1974 ve 1978 seçimlerinde) hükümet kurma görevini üstlenmişti. Yaman bir ulusalcı ve bağımsızlıkçı görüntüsü vardı doğrusu Karaoğlan’ın. Sözgelişi, Karaoğlan Türkiye’de afyon ekimine sınırlama getirmek isteyen ABD’ye “Türkiye’nin neresinde ne yetiştirileceğine Türklerden başka kimse karışamaz” sloganıyla karşı çıkmış, sonraki yıllarda sürekli Türkiye’nin başını ağrıtacak olan Kıbrıs’a asker göndererek Kıbrıs’ı parçalamış, iç kamuoyunun desteğini sürekli yanına çekecek fedai rollerine bürünmüş ve…
Herneyse, o günlerin şair, hatip, entelektüel yanları güçlü ve Türklerin son ikiyüz yıldır dünya karşısında yaralanmış onurunu onarmak için fedailik rollerine soyunmuş lideri, 12 eylül cuntasının ardından kendisini yalnız bıraktıklarını düşündüğü solculara bir süre küsmüş, Atatürk’ün kurduğu ve cumhuriyetin kurucu kadrolarının görev yaptığı CHP’nin dışında bir parti (Demokratik Sol Parti- DSP) örgütlemiş, bu partiyi de 1999 seçimlerinde koalisyon iktidarına taşımıştı. 1998 yılında REFAHYOL hükümetine karşı girişilen “post-modern askeri darbenin” ardından Karaoğlan, Abdullah Öcalan’ın da Kenya’dan Amerika Birleşik Devletleri tarafından yakalanıp Türkiye’ye teslim edilmesinin rüzgarlarını da arkasına alarak hükümet etme olanaklarını genişletmişti.
1976 da o zamanlar adı Milli Selamet Partisi olan, kanımca Türkiye’nin muhafazakarlaşmasında ve dinci bir partinin ülkede kadrolaşarak 12 eylül sonrasında cunta lideri Kenan Evren’e Türk–İslamcı kadrolar devşirme olanağı vermesinde önemli rol oynayan ve başında 2000’li yıllara kadar milli görüşe şeflik yapan Necmettin Erbakan’ın bulunduğu partiyle kurduğu hükümetin bir benzerini bu kez Milliyetçi Hareket Partisi ile kurdu. Bir zamanlar ABD’ye posta koyan, şimdiki Avrupa Birliği’nin atası Ortak Pazar’a Türkiye’nin üyeliği tartışılırken, “onlar ortak biz pazar” diyerek Ortak Pazar’ı elinin tersiyle iten, yurtsever-ulusalcı Karaoğlan, bu kez Türkiye’nin satış belgesi yada sömürge siyasetinin ana metni olan Tahkim Yasalarını ülkücü-milliyetçi Milliyetçi Hareket Partisi’nin lideri Bahçeli ile birlikte imzaladı. Aynı dönemde, bu ülkede yoksul insanların “körinançlarından” beslenen ve yoksul insanların cahilliklerinden faydalanarak yirmi yılda küçük ölçekli birkaç ülkenin sermayesi kadar para aşırtan dinci hareketlerle flört etti ve Fetullahçılarla özellikle Ege bölgesinde işbirliği yaparak onlardan aldığı destekle “laik cumhuriyeti koruma görevini” üstlendi.
Karaoğlan son dönemlerinde ne kadar yalpalasa da, gene de cumhuriyetin kurucu kadrolarıyla birlikte çalışmış olmanın, örneğin İsmet Paşa’yla aynı parlamentoda ve aynı parti içinde görev yapmanın; yine1960’lı yıllar boyunca ABD’nin Uzakdoğu’da giriştiği katliamlara yönelik dünya sol hareketini yakından izleme olanakları bulması nedeniyle halen ABD’nin ne denli zalim olabileceğini ve çıkarları uğruna pervasızlaşabileceğini bilmenin ve dahası belki böyle bir “kuzu postuna bürünmüş kurt”la sınır komşusu olmanın Türkiye’ye verebileceği zararları hesaplama yeteneğinden henüz kopmamış olmanın getirdiği politik bilinçlilikle, ABD ve müttefiklerinin Büyük Ortadoğu Projesine sıcak bakmamış ve bu nedenle 2001’de uluslararası “komplocu ekonomik güçlerin” birkaç günlük ekonomik operasyonuyla başlayan sürecin altında kaldı. Dünya Banka’sından devşirilen “Ortadoğu bölgesi ekonomik ajanı” Kemalist görünümlü Kemal Derviş’in de ihanetiyle 2001 seçimlerinde gerçekten büyük bir yenilgiye uğradı hem kendisi ve hem de hükümet ortakları…
Kanımca bu tarihten sonra Karaoğlan bütün bir dünya görüşünü ve politik geçmişini yeniden gözden geçirdi. Cumhuriyetçi biri olarak “laik cumhuriyetin” altının, düne kadar kendisinin ortaklık kurmadan asla çekinmediği dinci unsurlar tarafından nasıl oyulduğunu gördü. Ve yine kanımca, sadece kişesel olarak dünya görüşüyle değil bütün bir geçmişiyle hesaplaşma yoluna gitti ve artık Türkiye’nin bir rejim bunalımıyla baş başa olduğunu; bu bunalımın sanıldığı gibi Kürtlerden değil dincilerden geldiğini; çünkü bölgede 1960’lı yılların ortalarından başlayarak sosyalist ülkelere ve her hangi bir ülkenin sosyalist gruplarına karşı yürütülen Yeşil Kuşak İslam Projesinin, Büyük Ortadoğu Projesiyle birleşerek Türkiye’yi hızla muhafazakarlaştırıldığını anladı. Bu nedenle solda birlik oluşturulmasını belki kendi sağlığına yeniden kavuşmasından daha fazla ister hale geldi. Bu yüzden olsa gerek yakınında durduğuna inandığı “sahabelerine” bir dönemin efsanevi adamı, siyasal vasiyetini bildirdi.
Ecevit’in anladığı sol elbette hiçbir zaman Marksist temellere oturtulmuş bir sol olmadı. Hatta 1970’li yıllarda CHP Gençlik Kolları içinde çalışan Marksist gençlerin çoğu kez partiden dışlandığı/kovulduğu da oldu. Ecevit, daha çok Türkiye’nin muhafazakar eşraf kadroları karşısında, dönemin dünya konjektöründen de beslenerek, daha çok iç dinamiklerden gücünü alan bu bağlamda daha millici, belki dönemin genel muhafazakar kadroları karşısında biraz daha liberal ve belki biraz daha toplumcu politikaları Türkiye’de var etmeye çalıştı. Ama tüm bunları yapmaya çalışırken en çok ta gerçekten ulusalcı bir özle hareket etti. O’na komünist diyip taşa tutanların çok önemli bir kısmı Ecevit’in komünist yada sosyalist olmadığını çok iyi biliyorlardı. Ama komünizm öcüsüyle insanların korkutulduğu bir dönemde, bu söylem pirim yaptı. Ecevit komünist olmadığını defalarca dillendirdi. “Aşırı sol”un tehlikelerine “aşırı sağ”ın tehlikelerinden daha fazla dikkat çekti, hatta “aşırı sağ”cılardan daha fazla “aşırı sol”cuları teşhir etti.
Gene de Ecevit belki politik tırmanışını 1972’de “ortanın solu” kavramına oturtarak gerçekleştirdiğinden dolayı kendini hep solcuların durması gereken “solculuk mihenk taşı” olarak gördü ve kendi gibi düşünen solcuları biraraya getirmek için son vasiyetini yaptı. Eşi bu vasiyetinden hızını alamadı ve sadece solcuları değil “tüm laik cumhuriyetçileri” kapsayacak yeni bir partinin yada cephenin oluşması için kolları sıvadı. Rahşan Hanım, Demirel’le görüştü. Demirel’in her zamanki muzipliği ile karşılaştı: Şartlar olgunlaşsın, görev tevdii edilirse neden olmasın? Baykal’la flört etti. Baykal her zamanki hizipçiliğini konuşturdu: Atatürk’ün partisinde herkese yer var. İsteyen gelir ve mücadeleye devam edilir. Bahçeli’ye mesaj gönderdi. Randevusu reddedildi. Bahçeli her zamanki gülmez yüzüyle: Kendileri için endişeleri olanlar birlik oluşturur, biz zaten ülkücülerin birliğini sağlamış vaziyetteyiz. Vs… vs…
Ecevit’in solculara vasiyeti, karısı tarafından tüm laiklere yapılmış bir çağrı gibi değerlendirildi. Tüm laiklerin kapıları çalındı. O laikler ki, “bana bu ülkede sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz” diyerek faşist cinayetlerin üstünü örtmüşlerdi geçmişte. O laikler ki Sünni İslam’ın bu ülkede yayılması için okuldan çok camii açmış, camii imamlarının maaşlarını onyıllardır fakir fukaranın gırtlağına çökerek aldıkları vergilerden ödemiş ve bunda bir gariplik görmemişlerdi. O laikler ki, zorunlu Sünni İslam din derslerini din eğitiminin bir gereği ve ahlakın koruyucusu olarak yaklaşık otuz yıldır bu ülkenin Sünni İslam’la hiçbir bağları olamayan insanlarına, mecburen okutmuş, dahası, bütün Kızılbaş köylerine camii yaptırılması için seferber olmuşlardı son otuz yıldır. O laiklerin iktidarında Sivas’ın göbeğinde daha dün on üçüncü yılını doldurduğumuz 37 canın yakılarak izlenmesine tanıklık ettik… O laiklerin dönemlerinde üniversitede öğrenciler oruç tutmadıkları için dövüldü, horlanıldı…. Malatya’da ve Van’ da öldürüldü... Çorum, Maraş ve Sivas’ta büyük katliamlar o laiklerin hükümet ettikleri zamanlarda gerçekleştirildi…
Şimdi o laikler, AKP hükümetinin anti-laik kadrolaşmaları karşısında benim ülkemin bütün kesimlerinin umudu olmak için yeniden yola çıkıyorlar ve “ellerini yeniden taşın altına koyuyorlar”… Şimdi kendilerinin Milliyetçi Cephe hükümetleri aracılığı ile 1970’lerde yaptıklarını, şimdilerde daha güçlü gerekçelerle yapmaya kalkışan AKP karşısında bu laikler “laik cumhuriyetin” bekçisi olmaya soyunuyorlar. Toplumu yeniden laik anti-laik bağlamında hizipleşmeye götürüyorlar… Üstelik bu toplumun gerçekten dini kişilerin özel yaşam alanları kabul edip bunu anlama, onaylama, buna saygı duyma yada en azından bundan gocunmama bağlamında gerçekten laik olma diye bir derdinin yüzlerce yıldır hiç olmadığını bilmelerine rağmen, suni/yapay bir laik kitle yaratmaya çalışarak bunu yapıyorlar… Bu aptalca sürekli tekrarladıkları oyunun baş rol oyunculuğuna da kitlesel taban olarak yeniden Kızılbaşları soyundurmayı hedefliyorlar. Düne kadar yok saydıkları, tekkelerini zaviyelerini kapattıkları, cemlerini yasakladıkları, cem evlerinin bacalarını söküp boğazlarına geçirdikleri, fetvalar çıkarıp “tiz elden tepelene” diye fermanlar gönderdikleri, “mum söndü ayinleri yapıp ana bacı tanımıyorlar” diyerek ensest ilişkilerin merkezine koydukları ve aşağıladıkları, önderlerini anma törenlerine katılan aydınlarını yaktıkları… Kızılbaşları bugün laik cumhuriyetin koruyucu katına yükseltiyor ve Kızılbaşlara tüm bunları layık gören “sağcı-laik” kadrolarla işbirliği yaparak laikliği korumaya çalışıyorlar…
Bugün Türkiye’nin toplumsal tabanı neredeyse Osmanlı’nın son dönemi kadar muhafazakarlaşmıştır ve hızla muhafazakarlaşmaktadır. Bunun başlıca sorumluları ise kendilerini laik sanan, daha doğrusu toplumun tarihsel olarak büyük travmalar atlatmış (Kızılbaşlar gibi) olması nedeniyle kafası karışık olan kitlelere kendilerini böyle sunan Ecevit’ler dahil tüm “solcu-laik” kesimlerdir. Bu “solcu laik” kesimlerin, Sünni İslam kontrollü laiklik anlayışlarından icazet umdukları “sağcı laikler” pirim bulamaları, “sağcı laik”lerin ellerinin tersiyle Ecevit’in “veda hutbesini” itmeleri, belki de bu iki yüzlü laiklik anlayışından ve Kemalist tabanlı “anti-demokrat” laiklerden bu ülkenin (muhafazakarlaşarak ta olsa) kurtulması açısından bir şanstır.
|
|
|