Malatya
çocuk yuvasında çocuklara yönelik fiziksel şiddet
görüntüleri günlerdir tüm basının manşetlerinden
inmiyor. Bütün medya kanalları bu olayın peşine
takılmış; "vahşet işçilerinin" yaptıkları
işin ne denli insanlıkdışı olduğunu
savlıyor. Kendilerine teslim edilen "zaten feleğin
sillesini yemiş çocuklara" birde "vahşet işçilerinin
sille yapıştırmasının tahammül edilemez
infiallere yol açtığını" sürekli geniş
kitlelerin gözlerine
sokuyor. Ve tüm bunları yaparken belli ki medya kuruluşları
epey doğru bir rota izlediklerini düşünüyorlar. Avrupa
Birliği müzakerelerine başlamış bir ülkenin
bu tür görüntülere artık sahne olmaması için mutlaka
kelle alınması gerektiğini düşünüyor olmalılar
ki, sorumluların gerekli cezalarla karşılaşması
için sürekli kamuoyo oluşturmaya çalışıyorlar.
Anlaşılan alınan kelle ne kadar büyük olursa
sorunun halledilmesine o kadar büyük desteği olacağını
düşünüyorlar ve "kelle avcıları" bakanın
kellesini almak istiyorlar. Sanırım bin yıllardır
bu topraklarda yaşayanların sürekli benzer olaylarla
ve çok daha derin yıkımlarla kirlettiği ruhlarımızın
hazır Avrupa Birliği müzakereleri de başlamışken
temizlenmesi için bu görüntüler iyi bir fırsat oluşturmuş
vaziyette.
Malatya çocuk yuvasında meydana gelen fiziksel
şiddet görüntüleri kelimenin tam anlamıyla korkunç.
Ve yine kelimenin yetersizliği bağlamında gerçekten
insanlıkdışı. Sorumluların cezalandırılması
talebi gerçekten doğru ve haklı bir talep. İlgili
kişilerin bu sorunların yaşanmasında payları
olduğu da gerçek ve herkes sorumluluğu oranında
cezalandırılmalı. Ama "şeytanın avukatlığını"
yapma bağlamında, bazı şeylerin düşünülmesinin
ve medyanın kamuoyu gözüne soktuğu bu görüntülerin
detaylandırılmasının da bu süreçte önemi
büyük. Bu çerçevede şöyle bir düşünelim:
İlkin, yetimhanelerde yada bakımevleri ve
çocuk yuvalarında var olan ve yıllardır gizli
kapaklı sürdürülen ama son zamanlarda Malatya çocuk yuvasında
görüntülendiği için birden bizi "dehşete sürüklediğini"
(!) fark ettiğimiz bu tür görüntüleri bir kenara bırakıp,
aileler yanında yaşayan ve kendi öz ana babalarıyla
"kutsal aile" atmosferi içinde meydana gelen olayları,
her birimiz kendi ailemizden yola çıkarak hafızamıza
getirmeye çalışalım. Sözgelişi,kafası
kardeşinin kafasına çarptırılarak cezalandırılan
yetişkinlerin aramızdaki
oranı üzerine düşünelim. Ve bizim bu yetişkinlerden biri olup olmadığımız
üzerine. Banyo yaparken, "anne su çok sıcak" diye titrek
ve korkulu sesle sıcak suyun derimizi yakan "vahşetinden"
kurtulmak için her serzenişimizde,
annemizin elindeki çoğu kez bakır olan banyo tasının ne kadar sıklıkla kafamıza indirildiğini de düşünelim..
Ve bu yaşantılardan bu ülkenin yetişkinlerinin
hangi oranda geçmiş
olabileceğini. Kardeşlerimizle oynarken "yaramazlık
yapmamız nedeniyle" kaç kez ablalarımızın
yada annelerimizin terliklerine bedenlerimizin herhangi bir
uzvunun geldiğini aklımıza getirelim. Kaç kez
oynadığımız oyunlardan dolayı arkadaşlarımız
arasında azarlanarak ve çekiştirilerek "kutsal ailelerimizin
sır vermez duvarları" arkasına taşınıldığımızı
ve o kutsal mekan içinde küfürler eşliğinde fiziksel
şiddete maruz kaldığımızı hatırlayalım.
Sonra, aynı manzaralara "adam olmak için" gittiğimiz
okullarda öğretmenlerimizle yaşadığımız
durumları ekleyelim. Askerde komutanlarla karşılaştığımız
durumları ilave etmeyi unutmadan. Ve eğer kadınsak
benzer durumları kocalarımızla yaşayıp
yaşamadığımızı düşünelim.
İkinci olarak bu ülkede bu şiddet kültürünün
yaşamın diğer alanlarına nasıl yayıldığı
üzerine kafa yoralım. Sözgelişi, sokağın
acımasız vahşetine terk edilen onbinlerce çocuktan
sadece birisiyle, sokaklarda her karşılaştığımızda
yaşadığımız duygulara odaklanalım.
Ve bu çocukların bizi tehdit ettiğine olan inancımızla
onlara yönelik aşağılayıcı ve dışlayıcı
tavırlarımızın onlar üzerindeki etkileri
üzerine . Sonra yine, Malatya'daki olay nedeniyle her türden
protesto hakkını kendimizde bulan birileri olarak,
yaptığımız gösteriler öncesinde çocuk yuvasının
yerini bilip bilmediğimiz ve bu yuvalardaki çocuklarla
tüm ömrümüz boyunca bir kez olsun ilgilenip ilgilenmediğimiz
üzerine düşünelim. Ve eğer bir kez bile bu yuvaların
kapılarından içeri girememiş ve bir kez bile
bu çocukların "beni sev, beni sev" diyen uysal çığlıklarına
karşılık verememişsek görüntülerden etkilenmemizin
nedenleri üzerinde duralım:
"amaç üzüm yemek değil bağcıyı dövmek"
olabilir mi? Acaba içimizde büyütülmüş kini, öfkeyi kusmak
için bir bahane bulmuş olmanın tatlı sarhoşluğuna
kapılmış olabilir miyiz? Yıllara yayılı
bütün örselenmişliklerimizin bizde oluşturduğu
tüm şiddet eğilimlerini kusmak için harekete geçmiş
olma olasılığımız ne kadardır
bu olayın üzerine giderken?
Biraz da tüm bu şiddet
kültürünün bizi politik alanda nasıl kuşattığı
üzerine eğilelim. Politik alana çekildiği her durumda,
politik nedenlerle bu ülke insanının ne türden işkencelere
maruz bırakıldığı üzerine. Zindanlarda
insanların işkencelerden kurtulmak için kendi bedenlerini
yok etmek zorunda kaldıkları her türden kendine yönelik
eylem durumlarına. Yaşlarını büyüterek salt
birilerine gözdağı olsun diye genç/çocuk yaşta
astığımız o "vahşete bulanmış"
şanlı geçmişimize.
Daha yakın zamanlarda çocuk, genç, yaşlı demeden
kendimiz gibi olmayanlara yöneltilmiş kinlerimizin "ötekiler"
üzerinde yok edici etkilerine. Tüm bunlar bizim ülkemizde olup
biterken "benimde başıma gelmesin diye kafamızı
kuma gömdüğümüz günlere ve halen orada tutmaya devam ettiğimiz
tüm bu olup bitenlere yönelik suskunluklarımızın
bu olayların gelişmesindeki payına da yer vererek
bu olaylara eğilelim.
Üçüncü olarak, çocuk yuvasında bu şiddet
eylemine başvuran "vahşet işçilerinin" içinde
yaşadığı yukarda özetlenen tüm "kurumların
tezgahından" geçtiğini, bu "tezgahların" insanda,
"insanlıkdışı varoluş yöntemlerini"
nasıl sürekli yeniden ürettiğini gözönüne alalım.
Bu "tezgahların" ne adına ve kimlerin çıkarına
bu şekle dönüştürüldüğüne odaklanalım.Ve
bu "tezgahlarda üretilen", artık kendiside birer "metaya"
dönüşmüş olan insanların "insanlıkdışılık"
yapmalarının günahına bu "tezgahların" yaptığı
katkıyı düşünelim.
Yoksulluk nedeniyle çocuk eğitimi konusunda hiçbir
sağlıklı bilgiye ulaşamamış, yine
yoksulluk nedeniyle kendi çocuklarına bakma fırsatı
bulamadan ve bu eğitimsizlikleri yada belki de "özellikle
böyle eğitildikleri" için kendi çocuklarına da aynı
şekilde yaklaşan, kendine ve kendi çocuğuna bile
yabancılaşmış kadınların bu olaylardaki
günahları ile, bu süreci sürekli yeniden üreten toplumsal
formasyonu işletenlerin günahlarını adalet terazisine
koyalım.
Belki
bu yazı bağlamında son olarak, tüm bu toplumsal
sürecin sürekli yeniden ürettiği şiddet sarmalında,
kendi uyguladığımız fiziksel olan ve olmayan
şiddet manzaralarına dışardan biri olarak
göz atalım. Bizim payımız ne diye soralım
ve ilk taşı "bir günahlıya atmak üzere" yerden
alıp almamaya karar verelim. Eğer alırsak kime
atacağımıza da.
* Rivayet odur ki, Hz. Isa birgün
bir kadının
taşlanarak
öldürülmesi için bir meydana getirildiğini
görür. Kitle taşkın
bir ruh halinde ve vecd içinde zina günahını
işleyen
kadını
taşlamak
için sabırsızlanmaktadır.
Ve Peygamberin bu törende rastlantısal
bulunması
nedeniyle daha da coşkulanmıştır.
Ilk taşı
kimin atacağı
bu şerefe
kimin önce nail olacağı
tartışılmaktadır.
Ve Hz. Isa “ilk taşı
içinizdeki günahsız
atsın”
der